Rusya, ABD ve AB üçgeninde Türkiye’deki rejim meselesi

YORUM | MEHMET EFE ÇAMAN

İngiliz hükümeti onlarca Rus diplomatik personelini ülkeden sınırdışı etti. Sebebi, Rus istihbaratının İngiliz istihbaratına çalışan bir Rus ve kızına kimyasal madde kullanarak suikastte bulunması. Rusya Putin iktidara geldiğinden bu yana (2000’lerin başından beri) eski Sovyetler Birliği’nin kullandığı üstü örtülü ve gayrı hukuki operasyonlara sıklıkla başvuruyor. Kendi ülkesindeki tüm kurumları kendisine bağlayan Putin, iktidarına potansiyel olarak tehdit oluşturabilecek herkesi etkisiz hale getiriyor. Ya Kremlin’in siyasi gücü altında ezdiği yargı aparatı üzerinden ya da derin Rus istihbari kanalları üzerinden iç ve dış düşmanlar birer birer ortadan kaldırılıyor. Rusya’da her şey Putin’e ve onun yakın çevresi ile yürüttüğü rejime bağlı. Putin bu sistemle Rusya’yı askeri anlamda pro-aktif bir güç haline getirerek Sovyetler Birliği sonrası neredeyse sıfırlanan dünya politikasındaki Rus etkisini son yıllarda belirgin şekilde arttırdı. Gürcistan’a ve Ukrayna’ya müdahale etti, Kırım’ı ilhak etti, Suriye’ye askeri varlığını sokmayı başardı ve bu ülkede ABD’nin etki sahasını en asgari seviyeye geriletmeyi başardı. Doğu Akdeniz’de Rus etki alanını konsolide etti ve Türkiye’yi NATO yörüngesinden kopartmayı başararak çok ciddi bir stratejik artı elde etti.

AVRASYACILIĞIN İÇ POLİTİKADAKİ ETKİSİ

15 Temmuz başarısız darbe girişimi öncesinde Putin’e yakınlığı ile bilinen ve yeni Avrasyacılık stratejisinin mimarı olan Aleksandr Dugin Türkiye’deydi. Kendisinin ifadesiyle Türk makamlarını darbe girişimi hakkında bilgilendirdi. Türkiye’de darbe davalarında – Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk vs. – yargılanan Avrasyacı sol nasyonalist (ulusalcı) subaylar 1990’ların sonundan beri NATO üyeliği ve Batı yönelimli Türk dış politikasının yanlış olduğunu, Türkiye’nin Rusya’ya yönelmesi ve onunla stratejik ortaklık ilişkisine girmesini savunuyor. Bunun çeşitli nedenleri olmakla beraber, en başta Batı’nın insan hakları ve demokrasi kriterlerinden kurtulmak, Türkiye’nin bölgesinde daha pro-aktif ve etkin hareket etmesini sağlamak, ayrılıkçı Kürt hareketine karşı sert ve askeri yöntemlerle karşı durmak, iktidarlarını kaybetmemek gibi sebepler sayılabilir. 28 Şubat’ta Rusyacı birçok komutan çok etkindi. 28 Şubatçılar – tıpkı bugünkü Perinçek grubu gibi – AB yönelimi ile bu doğrultuda yapılan demokratikleştirici reformları Batı’ya verilen taviz olarak algılamaktaydılar. 1990’larda ordu siyasette çok etkindi.

Özellikle Kürt politikası ve Kıbrıs gibi güvenlikle bağlantılı gördükleri politika sahalarında sivil siyasetçiler üzerinde belirleyici etkinliğe sahiptiler. AB süreci ile beraber bu ortadan kalktı. Ulusalcı (sol nasyonalist) askerler Türkiye siyasetindeki etkilerini görece kaybettiler. Ergenekon davaları sonrasında ise etkileri tümüyle sıfırlandı. TSK içindeki Batıcı subaylar – AB yönelimini destekleyen, NATO ittifakına sadık, maceracılıktan uzak bir Türk dış politikası isteyen mülayimler – bu dönemde orduda etkin oldu. AKP’nin AB reform sürecini kendi çıkarları için gerçekleştirmesi, Türkiye’de görece bir demokratikleşme ve açık toplum meydana getirdi. Ancak Erdoğan ve AKP mutlak güce ulaşıp muktedirleşince, AB reformlarına ihtiyaçları kalmadı. Yolsuzluklar nedeniyle 17 Aralık’ta ortaya saçılan gerçekler nedeniyle, devleti kontrolüne alan Erdoğan, yargıya ve emniyete doğrudan müdahalede bulunarak sivil darbe yaptı. Ordudaki ve bürokrasi aparatındaki olası tepkileri nötralize etmek için eski derin devletle (28 Şubat-Ergenekon-sol nasyonalist subaylar) işbirliğine gitti.

Onların işbirliği şartlarını sağlayabilmek için Kürt açılımını (çözüm sürecini) sonlandırdı ve bir bahaneyle 1990’ların askeri politikalarına geri döndü. Demokratikleşme sürecinde ısrar eden Kürtlere, Cemaat’e ve liberallere cephe aldı. Onları “yola getirme siyaseti” başarısız olunca, üzerlerine giderek “Paralel Devlet” söylemine başvurdu. Bu arada darbe davalarından onlarca yıl hapse mahkûm olmuş olan tüm askerler “orduya kumpas” söylemi çerçevesinde salıverildi. Tabi esasında bu Erdoğan ile Ergenekoncuların anlaşmasıydı. Böylelikle Erdoğan ve Ergenekoncu derin yapı arasında sağlan bir ittifak kuruldu. Türkiye Suriye’de Rusya’ya yaklaştı. HDP sistem dışına itildi ve PKK ile görüşmeler sonlandırıldı. Tüm bunlar Ergenekoncuların Erdoğan’a kabul ettirdiği şartlardı. 17 Aralık suçlarından kurtulmak için Erdoğan’ın bunları kabul etmek dışında şansı yoktu. Ayrıca milliyetçi soslu bir dincilik, Erdoğan’ın İslamcılığı için arayıp da bulamadığı bir siyasi araç olabilirdi. Öyle de oldu.

SİS PERDESİ DAĞILMADIKÇA

15 Temmuz sürecinde neler oldu? Darbenin lideri kimdi? Darbecilerin amaçları neydi? Darbeye ilişkin tüm sorular gibi bu sorular da halen yoğun bir sisle kaplı. Gerçeklikle alakalı sadece küçük parçacıkları biliyoruz. Yapbozdaki resim bütününü görmemiz halen imkânsız. Fakat şu kadarı kesin ki, bu bilgilerin ortaya çıkmasını gizli bir el engelliyor. Tüm bu organizasyon çok komplike bir ilişkiler örüntüsüne işaret ediyor. Dugin’in darbe gecesi ve öncesinde Türkiye’de olması nedense Türkiye’deki rejim çevresince ve Ergenekoncularca hiç gündeme alınmadı. Neden bu kadar eminler Rusların bu işin içinde olmadığından? Bilmediğimiz bir bilgiye mi vakıflar? Bir komplo teorisi ortaya atmadan, sadece sağlıklı ve rasyonel bir kafayla şunu soruyorum: Heybeliada toplantısındaki ABD’liler darbe gecesi oradaydılar diye hemen mercek altına alındı da, neden Rus heyetine bu muamele yapılmadı? Rusların bu konuda “temiz” oldukları nereden biliniyordu?

Rusların aksine 15 Temmuz sürecinden neredeyse tüm Batı dünyası suçlu ilan edildi. Erdoğan ve rejimin bakanları açıkça – ima falan değil, doğrudan isim vererek – ABD’nin, Almanya’nın ve diğer Batılı ülkelerin 15 Temmuz’un planlayıcıları ve destekçileri olduğunu beyan ettiler. Hem de bunu sadece bir kez değil, defalarca yaptılar, hala da yapmaya devam ediyorlar. Dahası, Kürt siyaseti ve “FETÖ” gibi devlet düşmanı olarak algılanan ve lanse edilen kesim ve grupların arkasında da Batı olduğu söylemi Türk karar alıcılarınca rutine bağlanan bir anlatı. ABD Suriye’de Türkiye’ye operasyon yapan ve vekalet savaşı yürüten bir düşman olarak resmi söylemde yer alıyor. Tüm bu veriler sadece nesnel gözlemler. İnternette basit bir tarama ile tüm bu düşmanca belagatin mebzul miktarda örneğine ulaşmak olanaklı. Kısacası yeni politik diskurun dost ve stratejik ortak ülkesi Rusya, düşmanı ise başta ABD olmak üzere Batı olarak ön planda bulunuyor.

BATI KARŞITI, RUS YANLISI POLİTİKA

Rusların Ergenekoncuların has müttefiki olduğu biliniyor. Küreselci ve Batıcı Erdoğan ve AKP nasıl oldu da bir anda Ergenekoncuların jeopolitik konseptini ve siyasi önceliklerini (Kürt meselesi, Suriye’de ABD’den kopuş vs.) benimseyiverdi? Nasıl oldu da milliyetçilik konusunda alerjisi olduğu bilinen Milli Görüş ekolü, MHP’den ve Ergenekonculardan daha fazla milliyetçileşiverdi? Ergenekoncuların hapisten çıkartılması, her şeyin Cemaat yargıç ve savcılarının üzerine yıkılması, Cemaat’in bir anda ABD’nin kontrolünde bir güç olarak algılanmaya başlanması da Ergenekon’un daha önceki tasavvurlarına uyuyor. 17 Aralık sonrasında Erdoğan’ı Cemaat’e karşı radikalce bir tutuma sevk eden o soruşturmalar ve onların zemini olan tapeler nerenden geldi? Bu işlerde Ruslar ve Ergenekoncu derin yapının rolü nerede?

Ayrıca Zarrab davası kapsamında ABD’nin de elinde tüm bu bilgilerin olduğu görüldü. Davanın ileriki aşamasında çok daha “büyük balıkların” dava konusu olabileceği değerlendiriliyor. İş bu noktaya gelmeden Türkiye’de birileri adeta Türkiye’yi ABD ve NATO’dan tümüyle kopartmak konusunda çok acele ediyor. Afrin müdahalesi ve Menbiç konusundaki Türk baskısı, ABD’nin Menbiç üzerinden pazarlıklara başlaması, ABD’nin Rusya güdümüne giren Türkiye’yi kurtarma operasyonu mu? Bu pazarlık Erdoğan’la mı Ergenekon ile mi yapılıyor? Elbette birincisi daha muhtemel görünüyor. Erdoğan Menbiç ve ABD ile sorunların aşılması çerçevesinde ABD’deki realistlerle Zarrab davası da dâhil her şeyin üzerine sünger çekilmesi ve kendisinin başkanlığa devamı şartıyla Ergenekoncuların bile tasfiye edilmesi gibi bir olasılık üzerinde mi çalışıyor? Bu duruma derin yapı nasıl bir karşılık verecek?

ERGENEKONCULAR TASFİYE EDİLİRSE…

Daha da önemlisi şu ki bu duruma Rusya nasıl bir tepki verebilir? Rusya ABD’den farklı olarak kucağına oturanı bırakmaz. ABD ortaklığında rıza ilkesi önem addeder de, Ruslar rıza konusuna fazla bakmaz, ezer geçer. Zaten Rusların Türkiye’deki birincil ortağı Erdoğan ve İslamcılar değil, Ergenekon ve ulusalcılar. ABD Türkiye’yi kaybetmemek için hangi tavizleri verebilir? Erdoğan başından beri pazarlık payını arttırmak için mi tüm bu hamleleri yapıyor? Amacı Ergenekon’u da tasfiye etmek karşılığında demokrasisiz, Erdoğanist bir Türkiye’yi ABD ve Batı’ya kabul mü ettirmek? Bu senaryo belki de en az Ergenekoncu ve Rusyacı bir Türkiye kadar korkunç değil mi?

Bu denklemde AB çok zayıf ve 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı nedeniyle Erdoğan’ın mülteci rehine oyununu kabullenmiş görünüyor. Bahaneyle AB kapısına dayanan ve tam üyelik isteyen Türkiye’den de kurtulmuş durumdalar. Öyle ya, bunca demokrasi sorunu olan bir Türkiye’nin İslami aidiyeti gibi esas meselelerle kimse uğraşmıyor. Türkiye Yeşiller ve Sosyal demokratlar gibi AB üyeliğini ilkesel olarak destekleyen güçleri de mevcut şartlarda kaybetti. Çok acı, ama AB gibi normatif bir güç bile Türkiye’deki insan hakları karnesine gözlerini, kulaklarını ve hepsinden de vahimi ağzını kapamış durumda.

Tüm bu koşulların başarılı jonglörü Erdoğan, anayasasız, anayasal düzensiz, devlet mimarisini dikkate almayan, istediği şekilde hiçbir bağlayıcılığı olmaksızın başkanlığına devam ediyor. Bu oyunda en güçlü dış güç şüphesiz ki Rusya. Ardından ABD geliyor. Her ikisi arasındaki mücadele stratejik. Türkiye tıpkı Küba füze krizi esnasında olduğu gibi, salt iki gücün kendi çıkarları perspektifinden dikkate alınan bir tür “jeopolitik unsur”. AB ise çok daha pasif, mülteciler bize gelmesin de ne olursa olsun tavrı içinde. Yeni soğuk Savaş’ta Türkiye çok tehlikeli sularda riskli manevralar yapıyor. Gemi her yerinden su alırken, Rusya ya da ABD kazanmış, AB için çok önemi yok. Türkiye’deki anayasal sisteme dönüş ve normalleşme meselesi bakımından bu mevcut şartlar altında sizce umutlu olmayı gerektirecek bir şey var mı?

1 YORUM

  1. Görünen üzerinden mantıklı analizler ana esas olan devleti elegeçirenler tarafından mafyatik işler ve bu mafyatik hamlede devlet eliyle işletilen tefecilik ve devletin soyulup soydurulması insanların da gelişme medeniyet iyi yaşama reklamıyla kazananı olamayacağı devletbank oyununa sokulması ve soyulması üzerine kurulu gercek, demokrasi işlerine gelmediği anda terorle mucadele yalanıyla anti demokratik lige geçiş ve milleti uyutup soymaya orada devam. Bu soyguna monarşileri yıkıp cumhuriyete geçiyoruz yalanıyla başladılar o zaman demokrasi soylemi işlerine geliyordu Politikacı da arkadaki hırsızlar belli olmasın diye sahnede milleti uyutan hokkabazlar. Benimkisi o kadar akademik ve bilimsel ifade olmadı ama olsun, darmadağın ettikleri toplumlar bankalar a rehin olmuş hayatlara fertlere dönüşmüştür. Bankaları aradan çıkarmak için demokrasinin en ustun formu olan insiyatifi eline alan yonetilme ihtiyacını bitiren meşveretle işleyen cemaat yani ideal toplum olmaya kalkarsan topuzu kafana yer hemen teror örgütü ilan edilir , ulkende bir daha aynı şey vuku bulmasın diye guya terorle mucadele hikayesiyle yine onların olan B planına geçiverir. Bu defa demokrasiyide hur ifadeyide rüyanda görürsün. Tabi allah evet derse. Onların bir planı varsa allahında bir planı var.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin