Riyaset diyalogları: reis ve adamları

PROF. MEHMET EFE ÇAMAN | YORUM

Eski Atina’nın filozoflarıyla öğrencilerinin diyalogları, bugünün birçok siyasi sorununun bilinen ilk tartışmalarıdır aslında. Bugün kullandığımız birçok kavram, ta binlerce yıl önceki bu öncül tartışmalara ve diyaloglara uzanır, usta filozofla öğrencileri arasındaki. İyinin kötüyle savaşında iyinin tarafı akıl ve izandır. Kamu yararı ve daha iyi bir yaşamın nasıl kurulacağı gibi geneli ilgilendiren iyiye dair her şey, diyaloglarda gizlidir. Hepsine çözüm bulamamıştır sorunların, kabul – ama hiçbir sorunu es geçmemiştir! Bugün onun yansıması, akis gibi yani, başka diyaloglarda gizli. Duymak isteyen kulaklardan geçtim çoktan, anlamak isteyen yüreklerde sırrı gizli. O diyalogları ki riyasetin, aslında kendisi oldu yurdumda siyasetin. O diyaloglarda ne sırlar vardır, kulaklara fısıldanan, anlamak isteyen vicdanlara. En az olduğu kadar, Atina’nın filozoflarında! Felsefe yoktur gerçi bunlarınkinde, ticaret vardır. Birde de bolca ihanet. Bir Eflatun veya Aristo çıkmadı bu topraklardan gerçi, etkisi Ege’yi aşacak, dünyaya yelken açacak iyinin. Ama çürümüş ve çöken toplumların siyasetine iyi örnektir, reis ve adamları – işte bunları anlatır bize riyasetin diyalogları. Hikâyemiz gerçi kısadır, evet. Ama anlatılanlar, isteyene kıssadır, düşün: budur esas davet. Uzatmadan sözü, dinleyelim bakalım neymiş işin özü!

Diyaloglar başlıyor. Eski günlerde Tanrılar insanların yanında yaşarmış, eski Yunan’da. Bugün, Ankara’da işte tam böyle bir hava var. Haşmetli bir saray eğer böyle bir mit yaratmayacaksa neye yarar? Puslu Ankara günlerinden biriydi işte. O koca sarayın envai odalarından birinde, reis yine etrafına adamlarını toplamış, adamlarını özgün bilgelikleriyle aydınlatıyordu topluca kıldıkları namaz sonrasında. Ortam: Altın revaklar. Yaldızlı perdeler. Geniş koltuklar. Neoklasik dekorasyon. Neoklasik bir repertuar. Pek eski Yunan’ın tozlu yollarında filozofların yürüyüş yaptığı ve öğrencileriyle konuştuğu patikalara benzemese de, burası bir 1001 gece imitasyonudur neticede. Beklentileri ona göre ayarlayalım bu eğlencede. El pençe divan, servis yapan hizmetliler. Beyaz çay ve sade mango üzeri ejder meyveli smoothie servisiyle beraber, beyefendinin kan şekeri yükselmiş, keyfi yerine gelmişti en sonunda. İşadamı Akın İpek’in Londra’daki mahkemesinden çıkan sonuç keyfini kaçırdıktan sonra düzenlediği acil toplantı, aveneyi ürkütmüştü gerçi. Ama oh, şimdi her şey ne de güzeldi!

Sessiz ve sakin, beyefendinin beyaz çayını höpürdetmesini keyifle izliyorlardı. Süleyman’ın yandan sırıtışı her zamankinden daha içten görünüyor, Abdullah’ın ellerini önünde toparlayıp boynunu şöyle hafiften bükerek çektiği masum poz, daha verimli oluyordu. Adeta gün kötü başlamış, ama sonra bir anda bulutlar dağılmış, güneş doğuvermişti. Evet, onların güneşi beyefendiydi, velinimet, rızıklarını veren bir güç, mutlak iktidar, asırlık reklam arasının sonunu getiren bir tür mutlak otorite! Onun yanında imrendikleri güce, öykündükleri enaniyete tapınan küçük etkisiz elemanlar gibiydiler. O ise, Nazım Hikmet’in Yusuf ile Menofis’indeki Mısırlı yarı ilah gibi, “işte ben” diye kasılıyor gibiydi. Adeta yaşadığı her anın hazzını alan bir tür firavun. Her hareketiyle mevcut otoritesini vurguluyordu. Ağırbaşlı görüntüsü altında bir anda bir fırtına kopabilir, zılgıtı çekebilir, ya da öfke patlaması hafazanallah bir ani tokatla bile sonuçlanabilirdi. Mehmet’i veya Efkan’ı hırpaladığını bilen avane, en İslamcı ezik duruşu takındıklarında bile, kedi gibi çevik, av köpeği gibi aport halinde beklerler, kısık gözle onu sürerlerdi. Lafa Abdullah girerek, depresiften maniğe geçen halinden istifade etmek istedi:

İngiltere’den adalet beklemek hataydı zati. O kadar da bekledik! Yahu bari birini iade etselerdi. Üçte sıfır. Adalet bakanıyım, vallah bu minvalde bakıyorum ama göremiyorum Sayın Cumhurbaşkanım.

Açık konuşmayı severdi. Lafını sakınmadı. “Olmayan bir şeye bakamazsın zaten, sıkma canını Abdülhamitçiğim”.

Yine de içime sinmedi bu karar. O kadar koli gönderdiydik bu heriflere. Okuyorlar mı acaba bunları tümden? Okumaları zor. Okumasınlar diye dayadık o kadar kâğıdı koli-koli, hem de Türkçe yolladık! Bak İngiliz okumuş işte.

“Okusun okursa, Abdülhamit, takma kafana yahu. Herkes biliyor durumu. Çaktırmıyor sadece. Yeter ki biz içerde fire vermeyelim. Bize verilen bir lütuf var. Mundar olmasın! Bir de bu Avrupalı bize bak nasıl mahkûm!  Demem o ki, iyi ki şu Suriyeli sığınmacılar var be! Ahmet’in başımıza ördüğü çorap bak Allah’ın hikmeti, bugün bizim en büyük garantimiz! Ensar diyoruz da, sen anladın işte onu! Biliyorlar onlar, biz de biliyoruz. İyi tuttu bu iş. Aynen devam!”

Reisim, siz bir siyaset dehasısınız! Ahmet’in derinlikleri bak nerelere kadar sirayet etti.

“Yani, sizlere nazaran öyleyiz tabi. Ustalık dönemi diyelim istersen!”

Hay yaşayın siz! İlahi! Maşallah size.

“Bak. Sen çok iyi çocuksun. Ama safsın saf! Kızıyorum tabii. Türkiye’de, hatta Ortadoğu’da siyasetin temeli liyakat değil sadakattir. İdrak edebildin mi? Örnek: son 15 seneye yakın döneme bir bak. Kim yükseldi, kim bitti. Ne kadar işi bilirse bilsin, benimle uyum içinde çalışmayan gider. Hem bak, ben de askeriyedeki arkadaşlarla gayet uyumlu çalışıyorum!”

Doğru. Hakikaten. Hiç tefekkür etmediydim bunu bakın!

“Gerek yok tefekküre Abdülhamit! Tam da bundan bahsediyorum zaten ben de!”

Gayet ferasetli şey ettiniz reisim.

“Ben şey ederken bile ferasetle şey etmekle şan yapacağım! Yani hissettirmeden şey edeceğim tüm millete, gayet ferasetli şekilde! Senin millete şey ederken ne yapmana gerek yok? Düşünmene gerek yok! Benim şey ettiğim şeyleri onlara şey ederken dikkate alsan yeter.”

Başüstüne.

Süleyman devreye girme gereği hissetti:

Ben medyaya gerekli haber hiyerarşisini geçtim reisim. Yani ne o öyle, salaklar çöken viyadükü girdiler hadi anladık da! E kardeşim, bu İngiltere’deki mahkeme kararını ne giriyorsunuz! Bunlar iyiden iyiye kaptırıyor bazen. Hep diyorum, şu alt kademe çocukları uyarın! Gazetecilik yaptıklarını düşünüp cengâver haberler girmesinler! Neyse telefon ettim, duruma el attım! Akın İpek haberini hemen sildiler, yerine Adnan Hoca ve kediciklerle ilişkili bir çakma haber koydular.

“Aferin Süleyman! Bak sen bu işi en iyi kıvıransın ha. Memnunum senden! Bazen ben bile senin kadar hin düşünemiyorum.”

Estağfurullah efendim, ne demek. Siz hinlikte rol modelimizsiniz bizim. Yani sizin gibi olabilmek ne haddimize? Biz size hizmet etmek için varız. Siz bizim ezeli ve ebedi liderimizsiniz!

“Tamam tamam. Bak, dünyanın ne dediği falan önemli değil. Önemli olan bizim ne dediğimiz. Her şeyi kabullenecekler. Suriyeliler bizde. Dostum Vladimir ne diyor? Tüm silindir huzmelerine mermi girilmiş Rus ruleti gibi diyor. Âlem adam vesselam! Yani bir nevi afedersiniz joker gibi bir şey! Avrupalılar karşımda neye geçiyorlar? Esas duruşa geçiyorlar. Laf aramızda, bu adeta Kanuni’den sonra kimseye nasip olmamış bir kudret bir bakıma! Şimdi bak, esas konuya gelelim. Seçim çalışmaları nasıl gidiyor?”

Süleyman görev gereği yeniden devreye girme zorunluluğu hissetti:

Bilgi işlemci Mesut diye bir çocuk var. Bu, Rusya’da falan eğitim görmüş. Bu işin afedersiniz puş… yani ince ayrıntısını iyi biliyor. Her şeyi kontrol edeceğiz, merak etmeyin başkanım dedi. YSK’daki arkadaşlar bir önceki seçimlerdeki arkadaşlar. Bir değişiklik yok yani.

“Demokrasinin işte en takdir ettiğim şey bu. Tramvay demiştik ya. Hiç inilmeyen bir tramvay yaptık! Hani ring hatları vardır İETT’nin. Binersin, fırıldak gibi döner durur. Hiç inmeden bütün günü geçirebilirsin! Belediyede çalıştım, iyi bilirim bunları!”

Hep bir ağızdan şevkle bağırdılar: Allah sizi başımızdan eksik etmesin!

Süleyman’ın yandan sırıtışı her zamankinden daha içten görünüyor, Abdullah’ın ellerini önünde toparlayıp boynunu şöyle hafiften bükerek çektiği masum poz, daha verimli oluyordu. Adeta gün kötü başlamış, ama sonra bir anda bulutlar dağılmış, güneş doğuvermişti. Daha ne istesinlerdi!

Yeniden aperatif ve smoothie servisi başladı. Yoğun çalışınca acıkıyor insan. Atıştırmaya başladılar. Yusuf ile Menofis hikâyesindeki Mısırlı yarı ilah gibi “işte ben!” demeden, herkes ona tabii, herkes onun dediğini yapıyor, hem de sadece beynini değil, vicdanını da devre dışı bırakarak! Mısırlı yarı ilahtan çok daha etkin! Buğulu Ankara günlerinden biri daha geçti. Saray’ın envai odalarından birinde, reis ve adamları! Beyaz çay ve sade mango üzeri ejder meyveli smoothie. Beyefendinin kan şekeri yine yükseldi, keyfi yerine geldi.

Sarayın ardındaki acılar, çöken viyadük, hapisler ve zulümlerin inlemeleri, tacize uğrayan Kuran kursu talebeleri, Selahattin Demirtaş, nedir kardeşim gözlerindeki bu yaş! Sağa sola savrulan bizler – var mı senin kimin, yolunu gözler? Gülümseten acılar, hayal gücünün sınırlarında son bulsaydı keşke. Yazılanların tamamı ah sade küçük bir hikâye olsaydı! Akın İpek ve yüz binlerce mağdur insan, hakkı hukuku elinden alınmış, haksızlığa uğramış gariban. Diktatörlükte sıradan bir gündü işte. Her geçen günü dibe vuruş sanan ülke, serbest düşüşte!

2 YORUMLAR

  1. Uyanirmi acaba halkimiz , uyanmaz gorunuyor ama allahtan umit kesilmez belki gec uyanir iclerindeki gunahsiz olanlarin sabi olanlarin hatirina oyle olaylar dizisi yaratirki cenabi allah vicdanlar belki harekete gecer. silkinir bu kotu adamlardan…..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin