Rejim savaş mı istiyor?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir savaş çığırtkanlığı, bir cengâverlik, bir saldırganlıktır aldı başını gidiyor. Özellikle konu Yunanistan olunca, radikalleşen bir milliyetçi refleks görüyoruz, küçük istisnalar haricinde tüm Türkiye toplumunda. Ankara’daki rejim, doğu Akdeniz’de ve Ege’de yayılmacı, statüko karşıtı, revizyonist bir politika izliyor. Sınırları ve teamülleri hiçe sayıyor. Dünyaya meydan okuyor. Taraf olduğu uluslararası antlaşmaları, uluslararası yazılı hukuku ve uluslararası örfi hukuku ihlal ediyor. Sert güç kullanımı tehdidi ile Yunanistan’ı masaya oturmaya ve taviz verdirmeye çalışıyor. Savaş mı istiyor? Şurası kesin ki Türk tezlerinin hukuken zayıf olmasından dolayı Türkiye haksızlığa uğrayan değil, durumdan memnun olmayan ve hakimiyet alanını genişletmeye çalışan, agresif bir görünümde. 

Bugün ne olduğunu, özellikle de kimin nerede haklı, nerede haksız olduğunu anlamamız için, duygu değil, bilgi gereklidir. Şöyle olsa daha iyi olmaz mıydı türü yaklaşımlarla diplomasi yapılmaz. Durum tahlili yapmadan ve normlarla çelişmeyen, net çıkarlar ortaya koymadan girişilecek her mücadele, eninde sonunda başarısızlığa ve hüsrana mahkûm olacaktır. Bunun için şunu hatırlamakta yarar var: Türkiye’nin sınırları 1923 Lausanne Antlaşması ile çizildi. Bu antlaşmanın 12. maddesi Çanakkale Boğazı’nın savunması için stratejik olan Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları dışında, Anadolu kıyı şeridinin 3 deniz milinden açıkta olan bütün adaları Yunanistan’a bıraktı. Buna karşılık Anadolu kıyısına 3 milden yakın olan tüm ada ve adacıklar da Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye, Lausanne Antlaşması’nın 15. maddesi uyarınca, Osmanlı döneminde kaybedilmiş olan ve İtalya kontrolünde bulunan 12 ada ( Astampalya, Rodos, Kalki, Skarpanto, Kazos, Piskopis, Misiros, Kalimno ve Meis) üzerindeki hak ve senetlerinden vazgeçmiştir. Lausanne Antlaşması’nın ayrıca 16. maddesi, bu antlaşmada yer almayan tüm topraklardan (anakara ve ada) Türkiye’nin vazgeçtiğini onaylar. Lausanne sonrasında, Lausanne sınırları dışında kalan topraklar artık Türkiye toprağı değildir. Bunlar gerçekler. Antlaşma metnini üşenmezseniz ufak bir Google taramasıyla Türkçe olarak bulup okuyabilirsiniz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Diplomasi eğer uluslararası hukuktan uzak ilkelerle yürütülürse, savaş ve yıkım kaçınılmazdır. Her ne kadar uluslararası ilişkilerde savaşlar sıklıkla olsa da, diplomatik kural ve teamüllerin, uluslararası hukukun tümüyle reddedildiği bir yöntem, uluslararası toplumca cezalandırılır. Süper güçler bile bu nedenle askeri hamlelerinden önce uzun uzadıya normatif gerekçeler bulmaya çalışır. Rusya gibi bir başka ülke toprağını işgal ve ilhak etmek önemli bedelleri göze almak demektir. Normatif olarak yanlış olan, ama çok güçlü ordularca kazanılan zaferlerden sonra bile bir gün mutlaka işgal ve ilhaklarda geri adım atılıyor. Yayılmacı ve anti statükocu politikalar, çoğunlukla Dimyat’a giderken eldeki bulgurdan da olmayle sonuçlanıyor. 

Gelelim uluslararası hukuka. Uluslararası örfi ve yazılı hukuk (Birleşmiş Milletler 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi [UNCLOS]) ana karalar gibi adaların da kıta sahanlığı olduğunu kabul ediyor. Ege’deki ihtilafın temeli, Doğu Ege’deki Yunan adalarının Anadolu kıta sahanlığının doğal uzantısı olduğuna dair olan Türk tezinden kaynaklanıyor. Türkiye bu tezle uluslararası hukuk normlarıyla açıkça ters düşüyor. Türkiye’nin esas sorunu şu: Türk karar alıcıları, doğu Akdeniz ve doğu Ege’deki uluslararası antlaşmalara ve uluslararası hukuka dayalı olan mevcut durumu ve mevcut sınırları kabul etmiyor. Revizyonist bir politika izliyor.

Yunanistan, Türkiye’nin taleplerinden dolayı Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) gitmeyi teklif ediyor. Türkiye’nin mevcut statükoyu reddeden revizyonist tutumunu kendi egemenlik haklarına karşı bir tehdit olarak algılıyor. Türkiye, ihtilafın ikili görüşmelerle çözülmesini tercih ediyor. Yunanistan ise ortada çözümlenmesi gereken belirsizlik olmadığını, Lausanne/UNCLOS’un açık olduğunu söylüyor. TR Yunanistan’ın UAD’na gitme teklifini reddediyor. Çünkü kazanma şansı olmadığını kendi de biliyor. 

Türkiye Ege ve doğu Akdeniz’deki mevcut durumun Yunanistan için çok daha avantajlı bir pozisyon oluşturduğunu düşünüyor. Ege ve doğu Akdeniz’deki Lausanne ile çizilmiş olan sınırlardan rahatsızlık duyuyor. “Yitirilen topraklar ve adalar” türü nostaljik bir milliyetçi algıya göre hareket ediyor.  Doğu Akdeniz’de fosil enerji kaynakları arama çabasının altında böyle bir bagaj olan Türkiye’nin, iç savaştaki Libya ile tartışmalı bir anlaşma yapmış olması ve münhasır ekonomik alan ilan etmesi, bu bağlamda çok problemli bir politika. Her şeyden önce, Türkiye-Libya arasında Girit ve Rodos gibi büyük Yunan adaları bulunuyor. Türkiye’nin münhasır ekonomik alanı bölgedeki Yunan adalarını yok sayıyor. Bu yaklaşım da uluslararası hukukla örtüşmüyor. Türkiye, Girit, Rodos veya diğer Yunan adalarının kendi kıta sahanlıkları, karasuları, münhasır ekonomik alanları olduğu gerçeğini bilerek yok sayıyor. Türkiye, şu ana dek gözlemlenen davranışıyla, güç politikası (askeri güç projeksiyonu tehdidi) izliyor. Karşısında ise, hem doğu Akdeniz’de ikili ve çoklu anlaşmalarla birlikte hareket eden bölgesel ülkeler (Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail) var, hem de uluslararası toplum. 

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu müteakiben 1923’ten 1950’lere kadar Ege ve doğu Akdeniz’deki statükoya karşı çıkmadı. Uluslararası antlaşmalardan doğan statükodan rahatsız olmadı. Sınırlarını ve karasularını sorgulamadı.  1950’lerden sonra kademeli olarak gündeme gelen Kıbrıs problemi sonrasında önce Kıbrıs’a müdahil oldu, sonrasında Ege sorunlarını ortaya atmaya başladı.  Karasuları ve kıta sahanlığı, FIR hattı, egemenliği tartışmalı Ege adaları gibi, Lausanne ile açıkça veya endirekt olarak çözülmüş konuları sanki ortada problemler varmış gibi birbiri ardına gündeme getirmeye başladı.  1974 Kıbrıs çıkartmasından önce ve sonra Yunanistan’ı askeri çatışma ile defalarca tehdit etti. Yunanistan ise Albaylar Cuntası esnasındaki irrasyonel ve milliyetçi politikalarıyla Kıbrıs’ta aşırı milliyetçi ve Yunanistan’la birleşme yanlısı EOKA’ya destek vererek buna çanak tuttu. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geren ana faktör Kıbrıs’tı. 1970’lerde Kıbrıs’ta meydana gelen şiddet sarmalında aşırı milliyetçi ENOSIS’çi EOKA ve başkan Makarios’a yapılan darbe sonrası Nikos Sampson’un kendisini başkan ilan etmesi büyük rol oynadı.

Ancak 1974 Kıbrıs çıkartması sadece Kıbrıs’ta sekteye uğrayan anayasal düzene geri dönüş için yapılmamıştı. Öteden beri Türk tezi olan “taksim”i gerçekleştirmek, yani adanın kuzeyinde sadece Türklere ait ve Türkiye tarafından kontrol edilen bir bölgeye sahip olmak ana hedefti.  1974 çıkarmasından sonra Yunanistan’daki Albaylar Cuntası devrildi. Ülkeye demokrasi geldi. Yunanistan AET’ye (AT/AB) tam üye oldu. Türkiye’de ise iç kargaşa arttı. Kıbrıs çıkarması ve Türkiye’nin askeri varlığını çekmemesi sonrası gelen uluslararası ambargo bunu hızlandırdı. Böylece Türkiye 1980 askeri darbesine doğru hızlı bir düşüş yaşadı. Darbeciler Generaller Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu. Ama bu uydu devleti bugüne dek Azerbaycan dâhil, dünyada hiç bir devlet (ve BM) tanımadı. 

Kıbrıs müdahalesi Türk-Yunan ilişkilerini tümüyle sıfırladı. Yunanistan Kıbrıs çıkartması sonrasında doğu Ege adalarını silahlandırdı. AET (AT/AB) ile ilişkilerde Yunanistan vetosunu kullanarak Türkiye’nin bütünleşme sürecinde ilerlememesine neden oldu. Türkiye’nin tehditkâr tutumu, Yunanistan’ın bu hamlesine dünya kamuoyunun görece anlayışla yaklaşmasına yaradı. Türkiye 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS)  imzalamadı. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeme tutumu ile, kendine güvenmeyen bir tutum izledi. 

Türk-Yunan anlaşmazlığının çözümü için öncelikle Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege adaları ve Meis için Lausanne’dan gelen egemenlik haklarının kayıtsız şartsız olarak kabul etmesi gerekir. Ardından, Türkiye “egemenliği tartışmalı ada” tezini terk etmelidir. Lausanne, yukarıda izah ettiğim gibi, 3 deniz mili sonrasında tüm adaları ve adacıkları Yunanistan’a bırakmıştır. Dolayısıyla Ege’de egemenliği “tartışmalı” bir ada yoktur. Ege’de Anadolu yarımadasına 3 deniz mili ve daha yakın olan tüm adalar Türkiye’nin, bunların dışında kalan tüm Ege adaları ise Yunan toprağıdır. Bunu tartışmaya açmak savaşçı ve yayılmacı bir tutum olacaktır.

Bugün, uluslararası hiçe sayan, kendi kurucu anlaşması olan Lausanne’ın altını oyan, irrasyonel ve cahil bir rejim var. Bu rejim, Türkiye kamuoyuna milliyetçilik pompalayarak ve savaş oyunlarıyla kendi ekonomik ve politik başarısızlıklarını ve hatalarını örtbas etmeye çalışıyor. Bu yayılmacı, anti statükocu, revizyonist politikalara cesurca karşı çıkmayan CHP/İYİP gibi partiler, rejimin değirmenine su taşıyor. Barış istemek, bir an evvel “dünyada sulh” ilkesini devreye sokmak, çatışma değil işbirliği yönelimli bir dış politika izlemek en doğrusudur.

Türkiye bir an önce bu maceracı, buram-buram İttihatçı sorumsuzluk kokan dış politikadan vazgeçmelidir. Provoke edilecek bir savaşın bedeli Türkiye için, özellikle de bu rejimin mümessilleri için, çok ağır olur. 

1 YORUM

  1. cok kotu seyler oluyor memlekette. son 10 senedir artan oranda ortaya cikan kotuluklerden anladikki, megerse halkin iradesine ragmen devlete bir gurup insan cokmus ve halk iradesini degil kendi iradelerini istediklerini (rejimlerini) isletiyorlar. Meger bu hep boyleymis , ne zaman belli oldu bu kendi iradesi ile hareket edip her yerde olmaya calisan (onlar buna sizma diyor, ama aslinda kendileri sizmis, baskasini atmayacalistiklari suclamalari aslinda hep kendileri yapiyorlarmis) bir topluluk cikip onlara inanmamaya basladiginda aba altinda sakladiklari sungu ortaya cikiverdi, rezilliklerini 15 temmuzda doktuler ortaya. Bu ser gibi gorunen olaylarin boyle bir hayri oldu hepimiz bu adamlarin oyunlarini ve sahtekarca sinsice yuruttukleri kotulukleri gorduk. Artik bu bir sehir efsanesi degil.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin