Rejim paradoksunda 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Deutsche Welle’den tanınmış ve deneyimli gazeteci Tim Sebastian, Reis’in sözcüsü İbrahim Kalın’la Berlin’de ünlü Conflict Zone programında mülakat yapıyor. Türkiye’de anlattıkları masalları Kapıkule dışında satabileceğini zanneden şark kurnazı Kalın, muhteşem Türk demokrasisinde seçimlerle gelen seçimlerle gitmekten, icraatları beğenilmeyen halkın bir sonraki seçimlerde iktidarı değiştirebileceğinden falan dem vuruyor: “Her dört yılda bir seçim sandığı var. İşleri iyi yürütemezseniz seçilmezsiniz!”

Sebastian, sağlam mantık ve demokratik etik üzerine inşa ettiği kariyerinden gelen özgüvenle, Türkiye’deki güneydoğu belediyelerinde görevden alınan belediye başkanlarını anımsatıyor: “Siz 24 Kürt belediye başkanını seçimle işbaşına gelmiş olmalarına karşın görevlerinden aldınız”. Kalın, Türkiye masalında ısrarda kararlı: “Onlar halkın parasıyla PKK’yı destekliyordu”. Sebastian çok basit bir soruyla sıkıştırıyor: “Bunlardan kaç tanesi hüküm giymişti?” – işte can alıcı kısım bu! Son üç yıldır anlatmaya çalıştığımız işin püf noktası! Kalın ciddi bir sıkıntı hali içinde olduğunu belli edici bir kesintiyle: “O 24 tane arasından… Sanıyorum… Mahkeme süreçleri halen devam ediyor”.

Sebastian bırakacak gibi değil: “Hayır, hayır! Hüküm giymiş olan yok! Masumiyet karinesine ne oldu?”. Kalın yine aynı masalı anlatıyor: “Mahkeme süreçleri devam ediyor…”. Sebastian: “Görevlerinden alındılar. Uzaklaştırıldılar. Kalın: “Yargı sürecindeler!”. Sebastian: “Demokratik süreci çöpe attınız!”. Kalın, yapmacık özgüven ses tonunun gardını da iyice düşürerek, ağlamaklı: “Mahkûm edilecekler!” diyor. Yargı sürecinin Türkiye’deki zavallı durumunu gözler önüne seriyor bu itiraf. Sebastian yeniden, ısrarla: “Demokratik süreci çöpe attınız!” diyor. Kalın, biraz daha üzerine basarak, ama aynı miyavlayan vurguyla: “Tabi ki mahkûm olacaklar!” diyor. Sebastian, fırsatı kaçırmıyor: “Eninde sonunda herkes mahkûm olacak! Bir sonraki yönetim geldiğinde belki siz de mahkûm olacaksınız! Hiç düşündünüz mü? Siz de Gülen’ci bir gazetede çalıştınız”. Kalın: “Ben onlar için çalışmadım. Ben orada yazdım” diyor. Ne zavallı bir durum! Rejimin pantolonu Berlin’de indi! Sebastian, vurgulayarak: “Siz onlar için yazdınız!” diyor. Kalın, zoraki bir sırıtışla “Arada bir fark var!” diyor. Sebastian, “Türkiye’de bir değişim olacağından endişe duyuyor musunuz? diye soruyor ve ekliyor: “Belki bir sonraki dönemde siz mahkeme önünde olacaksınız!”. Kalın, Almanların zayıf yerinden yakalamak için bel altına vuruyor: “Belki de 5-10 yıl sonra Nazi’ler burada iktidara gelir ve sizi mahkemeye çıkartırlar!” deyiveriyor. Esasında benzetme, kaş yaparken göz çıkartıyor. Türkiye’de yaşananların NAZİ dönemiyle kıyaslanması!

Rejimin ne olduğunu, nasıl işlediğini herkes biliyor. Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinin olmadığı artık genel kabul görse de, giderek artan oranda bir dışlanmışlık duygusudur, Türkiye’deki muktedirleri endişelendiren. İbrahim Kalın gibi akademik eğitim almış, doktoralı birinin, rejimi savunmak zorunda kalarak Berlin yollarına düşmesi, bundandır. Saraylarına, satılmış yargıçlarına, üçkâğıtçı Avrasyacı askerler ve diğer derin ortaklarına, Rus ağabeylerine, cihatçı manyak ortaklarına, İran’la, Katar’la, Mağrip ve Sahra altı Afrika’sındaki bilimum İslamcı-fanatik grupla, marj nerede yüksekse oradaki komisyon işleriyle falan bir ağ kurmuş olmalarına rağmen, İslamcılar köşeye sıkıştılar. Batı ile köprüleri tam olarak atacak “mama” yok! Hergelece yedikleri birikimleri, doymayan gözleri için üç kuruşa özelleştirme ayağıyla ona-buna peşkeş çektikleri kamu kuruluşlarından elde ettikleri ganimetleri, inşaat sektöründeki arpalığı, harç-haraç, vergi-tokat ne varsa hortumladıklarını kendi zimmetlerine ve rejim finansmanına aktardılar. Cukkalar suyunu çekti. ABD ve muhtemelen diğer güçlü aktörler, yurtdışındaki “birikimlerine” yönelik hamle yapmaya başladı bile. O yukarıda saydığım “ortaklar” zaten ortak falan değil, sadece zafiyet geçiren Boğazdaki güçsüz adamın iyice takatten düşmesini bekliyor. Bunlarsa, bir avuç suça batmış harami, estirdikleri korku dalgasıyla, içeride imparatorluklarını ilan etmiş gibi bir yaklaşım içinde, bir imaj oluşturmuş durumda. Oysa Sebastian, çok önemli bir konuya parmak bastı: iktidar değişimi olunca Türkiye’de bunlara ne olacak?

İslamcıların açlığı malumunuz. Reisleri başta, çok büyük bir oranı kıt kanaat geçinen yoksul ailelerden gelen bizim İslamcı tayfa, iktidara gelince bir şekilde nasıl olduysa Karun gibi zengin oluverdi. Bunların kabileci yönleri çok enteresandır. İlke falan kalmaz – kendi aralarında yaptıkları abrakadabraları ve yedikleri naneleri anında meşrulaştırıverirler. Bir tür “süne zararlısı” ağı kurdular, ülkeyi içeriden kemirerek on yılların ekonomik birikimini ve güç bela badirelerle elde edilen istikrarı sıfırladılar. Telefon görüşmesinde bir numaranın kullandığı “sıfırlama” tabiri, sanırım bu dönemin ileriki yolsuzluk analizlerindeki kilit kavramlardan biri olacak.

Sorun şu ki, deniz bitti! Ve küresel sermayenin, AB ve AB içi resmi-özel grupların ve örgütlerin, sermaye ve siyasetin, kısacası alık tabanlarına “bunlara karşı mücadele ediyoruz!” gazı verdikleri kim varsa hepsinin karşısına geçip terlemeye başladılar. Kamuoyu çalışması, propaganda (kibar diliyle kamu diplomasisi) yapmaya soyundular. Ama ne soyunuş! İbrahim Kalın, kendisiyle karşısındaki kopya çeken öğrenciyle konuşan öğretmen edasıyla konuşan ve ciddi dalga geçen Sebastian’la konuşmaya devam etmesi, geçiştirilmemesi gereken bir hadise. Rejimin psikolojik durumu hakkında ciddi bir ipucu! Zaten köşeye sıkışınca İslamcı sırıtışıyla kendisini bir anda açığa düşüren davranış ve vücut dili, her şeyi ortaya saçıyor. En iyi savunması “siz de yapıyorsunuz, bize gelince mi aslan kesiliyorsunuz!” olan bu teslimiyet ve zafiyet tutumu, Ankara’da işlerin iyiye gitmediğinin işareti. Kalın ve diğer tayfa, ülkenin kontrolü başkalarına geçince, “FETÖ’cü” ilan edilecek. Ve çember kapanacak!

Evet, Sebastian bunu dedi tam olarak. Kalın ve Kalın gibiler, son üç yıldır “irtica ile mücadele” anlayışı altında kendilerine destek veren odakların karşısında zayıflama sürecindeler. Derinlerinden MHP’sine, oradan CHP ve İYİP’ine, sistemin bağrından çıkmış tüm odakların beklentilerini karşılama karşılığında, uzatmaları oynadılar. Filmin sonu yaklaştıkça, iyi bir finiş yapma kaygısı ortalığı sardı. “FETÖ’cü avı” için artık daha sansasyonel, daha çarpıcı büyük balıkların Tanrılara kurban verilmesi gerekiyor. Sebastian, işten bundan bahsediyor. Kalın, şahsiyeti eksik olsa da IQ’su yüksek biri olarak mesajı alıyor, bıyık altı sırıtıp, işi geçiştiriyor. Ama heyhat, o vücut dili ve o ses tonu, özellikle de İngilizce konuşurkenki hafif kontrolsüzlük, işi hemen belli ediveriyor. Her şeyi biliyor, hissediyorlar! Zaman’da yazan diğerleri ile kendi arasında fark olmayan Kalın, tik-tak ilerleyen her saniyenin, asrısaadetlerinin sonunu biraz daha yaklaştırdığının farkında!

Düze çıkmayacak Türkiye. En azından, bir sonraki vadede bu olasılık yok. Çünkü bundan sonra iktidarı elde eden kim olacaksa, onun ilk “icraatı”, bugünün iktidarını cadı avına tabi tutmak. Diskur hazır! “FETÖ” söyleminin açamayacağı kapı yok. Türkiye’nin kapalı devre sisteminde, bu söylem bir tür yeni resmi tarih şifresi! Ali Baba ve Kırk Haramiler’deki “açıl susam açıl!” gibi bir şey. Bunlar gidince, bunların yerine gelenler, kendi kafalarındaki Türkiye tasarımına uygun olarak, daha kim bilir kimlerin susamını açacak. Kalın ve Kalın gibi Şeytan’la anlaşma yaparak ruhlarını satan İslamcılar, yarın haklarını savunduğumuz yeni kurbanlar olmasın? Şaka yapıyorum! Bunca kötülüğün ve zulmün mimarları veya enstrümanları olan bir kadronun hakkını-hukukunu bu saatten sonra kimse savunmaz! Demokrasiyi katledenler, hukuku bitirenler, demokrasi diye bağırarak, hukuk diye inleyerek bugünün mağdurlarının çektiklerinin on mislini yaşayacak. Türkiye’yi “fabrika ayarlarına” döndüren, yani vesayetçi seçici-modernleşmeciler, diktatörlükle başlanılan çemberi diktatörlükle kapatacak. Rejim paradoksu!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin