Prometheus’un ateşi ve Şeytan’ın kibri: Akıl, hikmet ve isyan arasında

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM

Jonh Milton’un Paradise Lost’taki (Kayip Cennet) trajik Şeytan figürü, William Blake’in ‘Cennet ile Cehennemin Evliliği’nde’ şeytanı ‘enerjinin’ kaynağı olarak olumlaması, Baudelaire’in ‘Kötülük Çiçekleri’nde’ şeytanı estetik bir figür haline getirmesi, Goethe’nin bilgi uğruna ruhunu riske atan Faust’u, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da, şekillenmiş ‘Romantik Satanizm’ hattına kapı aralamamızı sağlar.

Dücane Cündioğlu, farklı yazı ve konuşmalarında şeytan ve Prometheus ile ilgili yaptığı yorumlarda, Romantik Satanizm hattının temel argümanlarını tekrar eder. Cündioğlu’na göre de Şeytan ‘kötülük’ figürü değil, aklın ve felsefenin kaynağıdır. Ona göre Şeytan, insanın muhakeme ve kıyas yapma kapasitesini ilk kez kullanan figürdür.

“Şeytan Adem’e neden secde etmedi” başlıklı videosunda (10 Aralık 2018) Cündioğlu şöyle der: “Allah meleklere secde edin dediğinde şeytan secde etmedi. Bu bir inat değil, bir kıyasın sonucudur: ‘Beni ateşten yarattın, onu çamurdan. Ateş, çamurdan üstündür. O halde ben ondan üstünüm.’ İlk kıyas yapan şeytandır. Şeytanın en önemli özelliği aklı ve zekasıdır. Aynı Prometheus gibi. Ve ateşten yaratılmıştır. Prometheus, Yunan panteonunda insandan yana bir figürdür. Oysa semavi dinlerde Şeytan insanın ve Tanrı’nın karşısındadır. Tanrı’ya isyan eder ama insanın düşmanıdır. Tanrı’nın huzurundan tard edilmiştir. Tanrı’nın düşmanı bir kişiliği vardır Şeytan’ın. Tanrı karşıtıdır; Prometheus da Zeus karşıtıdır. Prometheus insandan yanayken, Şeytan insana düşmandır. Apaçık bir düşmandır. Peki niye düşmandır? Şeytan esas itibarıyla ne yapmaktadır ki İslâm, Hristiyanlık ve Musevilikte bu kadar düşman ilan edilmiştir? Prometheus şöyle der: ‘Ben ki karıncalar gibi mağaralarda yaşayan insana ev yapmayı öğrettim. O dilsiz, ağzı olmayan çocuksu yaratığa aklı ve düşünceyi verdim,’ der. ‘Önce sayıları sonra harfleri öğrettim,’ der.

Yani Prometheus, insana aklı, düşünceyi, konuşmayı öğreten ve dolayısıyla bütün medeniyetin, uygarlığın, insan soyunun devamını sağlayan, insanın Zeus’a rakip olmasını sağlayan —ki o kendisidir zaten— ve o yüzden Zeus tarafından cezalandırılandır. O yüzden burada aklın isyana teşvik edici, sorun çıkarıcı yanını bir kenara kaydedelim ve Kur’an’daki tasvire bakalım. Şeytan isyan eden, itaat etmeyendir. Şeytan isyanın sembolüdür. Neyle isyan eder? Kıyas yaparak. Akıl yürüterek. O yüzden antropologlar, çok tanrılı dinler ile tek tanrılı dinler arasındaki mukayeseyi yaparken, ‘yüzlerce Tanrı’dan oluşan panteondan tek bir Tanrı’ya gelindiğinde, öteki Tanrılar ne oldu?’ sorusunu sorarlar.” (Cündioğlu, 2018)

Cündioğlu’na göre Şeytan’ın Allah’a isyanı bir ‘inat’ değil, yaptığı ‘kıyasın’ sonucudur; bu nedenle Kur’an’daki Şeytan’ı, Yunan mitolojisindeki Prometheus’la özdeşleştirir. Prometheus insana ‘bilgi ateşini’ sunarken, Kur’an’daki Şeytan da insana ‘kıyas’ yapmayı, yani düşünmenin ve akletmenin yolunu öğretmiştir.

‘Zeus Niçin Akla İhtiyaç Duymaz?’ başlıklı videosunda ise Cündioğlu benzer görüşlerde bulunur.

‘Tanrı en güçlü olarak kabul edildiği için, gücü zorunlu ve süreklidir, çünkü güçlü (kadir olan) hiç kuşkusuz ‘daha güçlü’ tarafından, daha güçlü ise ‘en güçlü’ tarafından alt edilebilir. O halde ‘en güçlü’ alt edilemez olandır (kudret-kader). Zeus en güçlü olarak kabul edilir, çünkü yöneten odur. Akla gereksinim duymamasının nedeni de budur.

Buna karşın, Prometheus en güçlü olan değildir. Bu yüzden akla gereksinim duyar, çünkü sürekliliğini gücüyle değil, aklıyla kazanır. Tıpkı Şeytan ve Tilki gibi. Şeytan da en güçlü olan değildir. Gücünü aklına borçludur. Prometheus’un Zeus’a, Tilki’nin Arslan’a, Şeytan’ın Tanrı’ya yenilmesinin asıl nedeni de budur. Akıl güç karşısında kurnazlık gibi görünür. Kurnazlar bazen başarı kazansalar da başarılarını sürekliliğe dönüştüremezler. En güçlü olan onları daima yener.

Siyaset (yönetmek) Zeus’un alanıdır. Evreni gücüyle yönetir, yönetimi zorunlu ve acımasızdır. Başkalarına düşen yalnızca boyun eğmektir. Ne zamana kadar? Aydınlanma’ya kadar.’  (Cundioglu, 15 Aralik, 2022)

Bu metafizik hiyerarşi, Cündioğlu’na göre Aydınlanma çağına kadar sürmüştür. Çünkü Aydınlanma, insanın Prometheus–Şeytan hattında yükselerek, tahakkümcü Tanrı’nın gücüne karşı aklı ve bilimiyle zincirlerini kırdığı devrimdir. Böylece insan, ilk kez Tanrı’nın alanından çıkıp kendi kudretini, yani özgürlüğünü, aklında kurmuştur.

Mitolojik düzlemi epistemik düzlemle karıştırmak

Cündioğlu burada mitolojik anlatıyı epistemik bir kaynak gibi kullanır. Zeus, Prometheus gibi mitolojik figürleri birer sembolik arketip olmaktan çıkarıp, hakikati açıklayan kavramsal unsurlar gibi ele alır. Oysa mitoloji, bilgi üretmez; anlam üretir. Cündioğlu, Tanrı’nın ‘düşünmeyişini’ Zeus’un kudretiyle açıklamaya çalışırken, vahyi antropomorfik mit diline indirger.

Cündioğlu’nun Prometheus–Şeytan paralelliği, felsefi olarak çarpıcı görünse de teolojik açıdan indirgemecidir. Prometheus’un ateşi çalması, mitik bir bilgi arzusu ve özgürlük jestidir; Şeytan’ın itaatsizliği ise ontolojik bir isyandır. Cündioğlu bu farkı göz ardı ederek, isyanı bilgiyle, bilgiyi isyanla karıştırır.

Cündioğlu’nun düşüncesinin estetik gücü inkar edilemez: Zeus, Prometheus ve Şeytan figürleri üzerinden insan–Tanrı ilişkisini dramatik biçimde sahneye taşır. Ancak bu sahne epistemik bir açıklamadan ziyade siirsel bir temsil olabilir.

Nazizm, Prometheism ve Ustinsan

Alman Nazizmi, secici okumalarla Nietzsche’den devraldığı Promethean mirası kendi totaliter projesine eklemlemiştir. Hitler, tıpkı İblis gibi aynı hatalı kıyası yapmıştır: ‘Ben ondan üstünüm.’ Şeytan, ateşi çamurdan üstün görmüş; Hitler ise Aryan ırkını diğer insanlardan üstün saymıştır. Her ikisinin de kıyası hakikate değil, zanna dayanıyordu.

İblis, insana ‘Tanrı gibi olacaksınız’ ya da ‘sonsuza dek yaşayacaksınız’ diyerek yalancı bir özgürlük vaat etmiş; Hitler de Alman halkına ‘üstün ırk’ olma ve dünyaya hükmetme vaadi sunmuştur.

Günümüzde ABD’deki Beyaz Üstünlükçü hareketin önde gelen teorisyenlerinden Jason Reza Jorjani’nin ‘Prometheus’ efsanesine yaptığı göndermeler (Jorjani, 2016) ya da bu hareketin Nordik mitolojiden ‘Üstün Beyaz İnsan Tanrılar’ üretme çabaları(Emmert, 2024), Romantik Satanist şair ve entelektüellerin Antik Yunan mitleri ve panteonundan bilgi üretme gayretlerinden farksızdır.  Bu eğilim, mitleri hakikat arayışının aracı olarak okuyan Dücane Cündioğlu’nun düşüncesinde de modern bir izdüşüm bulur; çünkü o da mitolojik anlatılarda aklın ve isyanın temellerini arar.

Mitolojiden benzetmeler kurarak bilgi üretmek eğer tutarlı bir yol olarak kabul ediliyorsa ve Şeytan’ın aklı, özgür düşünceyi ve baskıcı otoriteye isyanı temsil ettiği iddiası kutsal metinlerden temellendiriliyorsa, o halde Şeytan’ın bu metinlerde nasıl anlatıldığını irdelemek, çok daha güçlü bir tutarlılıktır.

Zira Şeytan, Kur’an’da insanları emri altina alacagini ilan eder: ‘Andolsun ki, onlardan belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş umutlara kaptıracağım; onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.’ (Nisâ Suresi, 4:119)

Bu ayet, Şeytan’ın insan üzerinde hakimiyet kurma, onları yönlendirme ve kendi iradesine tabi kılma arzusunu gösterir. İnsanların davranışlarına müdahale etmeyi ve onları Tanrı’nın yaratılış düzeninden uzaklaştırmayı amaçladığı görülür.

‘Ey Ademoğulları! Size, ‘Şeytana kulluk etmeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ diye emretmedim mi?’ (Yasin 36:60)

Bu ayet, ‘Şeytana kulluk etmeyin’ ifadesiyle konuyu en açık biçimde dile getirir. Burada ‘kulluk’ kelimesi dini ibadet anlamından ziyade, irade teslimiyeti, yani başkasının iradesine boyun eğme anlamında da kullanılır. Bu yönüyle ayet, Şeytan’a itaat etmeyi bir tür köleleşme olarak tanımlar.

“[İblis] dedi ki: ‘Beni azdırmana karşılık ben de onları senin doğru yolundan saptırmak için pusu kuracağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım; sen de onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.’” (A‘râf 7:16–17)

Bu ayet, Şeytan’ın insanın bütün yönlerini kuşatan bir etki kurmak istediğini gösterir. Buradaki ‘saptırmak’ fiili, günaha düşürmekle birlikte, insanın özgür ahlaki yönelimini ele geçirmek anlamına gelir. Bu da Şeytan’ın insan üzerinde ruhsal ve psikolojik bir egemenlik kurma çabasını yansıtır.

Kur’an’da Şeytan, Tanrı’ya meydan okurken bir ‘bilgi’ savunusu yapmaz; aksine, üstünlük iddiası ortaya koyar:

“Ben ondan (Adem’den) daha hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın.” (A‘râf 12)

Bu cümledeki vurgu ‘neden Tanrı böyle buyurdu?’ değil, ‘neden ben üstün değilim?’dir. Yani Şeytan’ın isyanı epistemik değil, narsistiktir.

Dolayısıyla Şeytan, Prometheus gibi bir ‘özgürleştirici’ değil, tam aksine, iktidar saplantılı bir tiran prototipidir. Bu açıdan Şeytan, aklın patolojik biçimidir. Kendi bilincine tapmaya başlayan zihin, Tanrı’yı inkar etmez; yalnızca O’nun yerini almak ister.

Bu yüzden Kur’an’da Şeytan’ın dili felsefi sorgulama değil, iktidar retoriğidir. ‘Ben daha iyiyim’. Bu, bilgi değil, kibir dilidir ve Prometheus’un merhametli isyanından tamamen farklı bir ruh halidir.

‘Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim’.  (Hicr 15:39) Bu söz psikolojik manipülasyonun ifadesidir.

Şeytan’ın ‘insanlara emredeceğim’ (Nisâ 119) sözü, teolojik olduğu kadar politik bir beyan olarak da okunabilir. Bu ifade, Tanrı’nın kullarına özgürlük değil, itaat düzeni vaat eder. Şeytan’ın projesi, ‘özgür zihinler’ yaratmak değil, ‘itaatkâr benlikler’ toplamaktır. Bu anlamda Şeytan, tarihteki otoriter lider arketipinin metafizik biçimidir.

Bu bağlamda Şeytan, Prometheus’un anti-tezidir: Prometheus insanı Zeus’un gölgesinden çıkarır, Şeytan insanı kendi gölgesine sokar.

Eğer Cündioğlu’nun yaptığı gibi Şeytan’ı Prometheus’la değil, modern tarihsel figurlerle karşılaştırırsak, karşımıza ‘mutlak otorite’ arzusuna saplanmış bir diktatör tipi çıkar. Tıpkı modern otokratlar gibi, Şeytan da Tanrı’nın düzenini yıkmak için değil, kendisini merkeze almak için başkaldırır. Kur’an’daki Şeytan, aklı değil, aklın kendisini Tanrı yerine koyma istencini temsil eder.

Kur’an ve bilginin kaynağı

Kur’an, insanın bilme yetisinin şeytani bir isyandan ya da kendi gururundan doğmadığını açıkça ortaya koyar. Adem’in sahip olduğu bilginin kaynağı Allah’tır. ‘İsimlerin öğretilmesi’, insanın varlıkları tanıma, onları ayırt etme, sınıflandırma ve kavramsallaştırma kabiliyetine işaret eder. Bu, bilginin şeytandan gelen bir baştan çıkarma değil, ilahi bir lütuf olduğunun en açık kanıtıdır.

Felsefe, varlık üzerine düşünme; bilim ise varlık hakkında düzenli bilgi üretme çabasıdır. Bu ikisi de isimlendirme ve kavramlaştırma olmadan mümkün değildir. Adem’e öğretilen isimler, aslında insana verilen, eşyanın hakikatini tanıma ve onları kelimeler aracılığıyla zihinde yeniden inşa etme yetisidir. Dolayısıyla Kur’an’a göre felsefe ve bilim, Şeytan’ın telkin ettiği bir ‘isyan’ın ürünü değil, Allah’ın doğrudan insana lütfettiği bir kabiliyettir.

Bakara 31–33’te melekler isimleri bilemezken, Adem onları tek tek sayar. Bu kıssa, insanın meleklerden farklı olarak bilgi ve kavramsallaştırma kapasitesine sahip olduğunu gösterir.  Kur’an’ın ilk vahyi olan Alak Suresi (96:1–5), insanın bilgiyle ilişkisini en özlü biçimde tanımlar ve aynı zamanda Şeytani–Promethean bilgi anlayışına köklü bir reddiye oluşturur. ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ (96:1) ‘O, insanı alaktan yarattı.’ (96:2) ‘Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.’ (96:3–5) ifadeleri, bilginin kutsal alandan çalınacak bir güç değil, ilahi öğretimle bahşedilen bir emanet olduğunu açıklar. İblis, insanın ‘çamurdan’ yaratılmış olmasını aşağılık sayarken, Allah insana bilgi, dil ve temsil gücü vererek onu yüceltir.

Chomsky’ye göre dil yetisi, insanın biyolojik donanımının bir parçasıdır ve bu nedenle büyük ölçüde genetik olarak belirlenmiştir. Bu yeti, farklı dillerin çeşitliliğine rağmen hepsini mümkün kılan ortak bir bilişsel altyapıdır. İnsan yavrusu sınırlı bir çevresel girdiye rağmen dili çok hızlı öğrenir, çünkü zihninde zaten ‘evrensel dilbilgisi’ yerleşiktir (Chomsky, 1965).

Kur’an’daki “Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara 2:31) ifadesi, insanın dil ve kavram üretme kapasitesinin kaynağını doğrudan Allah’a bağlar. “O, insanı alaktan yarattı” (Alak 96:2) ayetinin hemen ardından gelen “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir; O, kalemle öğretendir; insana bilmediğini öğretendir” (Alak 96:3–5) ifadelerinin ardışıklığı, insanın dil yetisinin yaratılışta içkin olduğunu gösterdiği gibi, Allah’ın insana öğretme sürecinin sürekliliğini ve bunun aynı zamanda medeniyet inşa etme kabiliyetiyle de ilişkili olduğunu ima eder. Çünkü ‘kalem’, Tanrı’nın öğrettiği fakat insanın kendi eliyle sürdürdüğü yaratıcı bilgi eyleminin sembolüdür.

Bu çerçevede, Chomsky’nin ‘evrensel dilbilgisi’ teorisi ile Kur’an’daki ‘isimlerin öğretilmesi’ ayeti arasında paralellik kurmak mümkündür.

Kur’an’ın bütünlüğü içinde Şeytan aklın temsilcisi değil, aklın tek başına yeterli olmadığını gösteren pedagojik bir örnektir. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan” (Sâd 38:76) sözü, mantıklı bir kıyas gibi görünse de aslında yanlış bir kıyastır; zira Şeytan, ateşin çamurdan üstün olduğuna dair hakikî bir bilgiye sahip değildir. O, varlıkların değerini özlerinden değil, yaratılış gayelerinden okumak gerekirken yanılmış; ayrıca Allah’ın ‘Adem’e kendi ruhundan üflediği” (Hicr 15:29) bilgisini göz ardı etmiştir. ‘Adem’e secde edin” emri de bedensel bir tapınma değil, ilahî hikmete teslimiyetin sembolüdür; meleklerden beklenen, Allah’ın muradını kabullenmeleridir. Şeytan’ın hatası aklın kendisinde değil, aklın kendini mutlak ölçü haline getirmesindedir.

Kaynaklar:  

Faxneld, P. (2017). Romantic and socialist Satanism. In P. Faxneld, Satanic Feminism: Lucifer as the Liberator of Woman in Nineteenth-Century Culture (3. bölüm, s. 74-108). Oxford University Press. https://academic.oup.com/book/1486/chapter-abstract/140899795?redirectedFrom=fulltext

Cündioğlu, D. (2018, 10 Aralik). Şeytan Âdem’e neden secde etmedi? [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=hNi2hNX9M2A

Cündioğlu, D. (2020, 16 Eylül). Tanrı, Şeytan ve kötülük sorunu [Video]. YouTube.

https://www.youtube.com/watch?v=VH0bNL7xmGc&t=5109s

Cündioğlu, D. (2020, May 15). Zeus niçin akla ihtiyaç duymaz? [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=B6ibyoXCchc&t=6391s

Cündioğlu, D. (2025, Haziran). Dindar Bilinc Isyan Edebilir mi? [Video]. YouTube.

https://www.youtube.com/shorts/ubrfb-cBb-g

Jorjani, J. R. (2016). Prometheus & Atlas: An inquiry into the spectral essence of technoscience. Arktos.

Chomsky, N. (1965). Aspects of the theory of syntax. Cambridge, MA: MIT Press.

Emmert, Alison. (2024). Twenty-First Century American White Nationalism. Master’s thesis, Harvard University

Division of Continuing Education. https://dash.harvard.edu/entities/publication/db55903b-56b4-48d3-a318-cbdb5ca93a29

2 YORUMLAR

  1. Çok güzel bir pazar yazısı tadı olmuş Aydoğan Bey. Hem size, hoş kendi bu yorumdan ve belki yazıdan haberdar olmasa da, bu tartışmaya kaynak olmuş olan Dücane beye teşekkür ederim.

    Bu hayatı hepimiz yaşıyoruz, konu hepimizi ilgilendiriyor. Hepimizin şeytanı ya da şeytanları var, fısıltıları var, nefisleri var. Bu nedenle de bu konular bir şekilde NİŞ tartışma olarak görülse de, aslında hepimizin hissel olarak bir yerinden olayı kavradığı, anladığı durumdayız.

    Anladığım kadarıyla, Dücane beye göre, şeytan kıyas yaparak aklı kullanan ilk varlıktır. Bunun ispatını neye dayandırdığını bilmek isterdim. Gök sema artık ne dersek, orada aklını kıyas için kullanan başka varlıklar yok muydu? Bu kesinliğe nasıl ulaşabiliyoruz? gibi sorular geliyor aklıma. Galu bela, berzah, ruhlar alemi, Elesti bi Rabbikum ın geçtiği mekanları anlamamız buradan imkansız. Yani, bir kavram olarak bilebilsek de, o ortamların neler olduğunu, o an hangi yaratıkların olduğunu bilmiyoruz. Varlık bilerek söylemiyorum, çünkü yaratık diyerek yaratılmış olduğunu muhakkak vurgulamam gerekiyor. Allahın sadece tek kıyas eden varlığın Şeytan olmadığını düşünmekteyim. Zira yaratım bu denli sınırlı olmuş olmamalı diye düşünüyorum. İlk kıyas edene yönelik açıklamaları da bir temelden yoksun buluyorum. Kısaca hiçbirimiz oralarda değildik, bilmiyorduk, en azından şu an bilmiyoruz.

    O sürekli yaratım içindedir.. mealindeki ayet aklıma gelince, haşa, Allah işinin gücünün İnsan ve şeytan olduğunu da düşünmemek gerek. Malum Hristiyanlık teolojisinde bu tarz yorumlar olmuş, haşa ..”Bu Allaha ne oluyorda sürekli bizimle uğraşıyor, sınıyor, test ediyor” beyanında yaklaşımlarla Hristiyanlık teolojisinde bir dönem tartışılmışta. Allahı insan şeytan arasındaki ilişki yönüyle tanımak, sadece ora ile sınırlandırmak gibi geliyor.

    Kısaca yeterince bilgimiz yok. Ancak, Şeytan ile İnsan arasında geçenler ve Cenabı Hakkın buna müdahalesi, sınav imtihan elbette basit olmayacak nitelikte devasa bir olay. Basite de asla indirgenemeyecek nitelikte.

    Düşünün ki, isimleri ile, esmaları ile tecellileri ile ancak kıyas edebilme kapasitesine sahip bizler, sıfatları ve zatı ile olan bir yaratıcıyı, kadiri mutlakı, Allahı nasıl tam olarak bilemesek de, şu an ki aklımızı işlettirerek düşünürsek, öyle küçük bir hadise de değildi şeytanın baş kaldırması.

    Böylesine sınırlı eksik bilgimizle bildiğimiz Allaha şeytanın nasıl olup da kafa tuttuğunu düşündüğümde, evet bu çok büyük bir olay olarak da görülmesi lazım diyorum. Yani, buna yapabilme cesaretinde bulunmuş, ötesi Allahı hatalı davrandığı noktasında itham eden bir Şeytanın bu davranışının, o ortamlara gitmesek de görmesek de, ne kadar büyük bir infial olduğunu da düşünmeden edemiyorum.

    Kısaca, Cenabı Hakkın yarattıklarının sayısı adeti niteliği asla bizim bilemeyeceğimiz kadar iken, Kadiri mutlak olan yaratıcının bizzat yaptığı yaratıma meydan okunması yarattığı tarafından işte bu o ortamlarda da basit bir olay olmasa gerek.

    Bu nedenle, İnsanın sınavı imtihanı ve neticesi elbette basit olmasa gerek. Zira bu denli bir meydan okumanın anlamsızlığı da orta da.

    Allaha karşı çıkan başka var mıydı şeytan öncesi? bunu bilmiyoruz. Dücane beyin söylediği, kıyas yaparak aklını çalıştıran ilk varlığın şeytan olmasını mantıklı bulmuyorum.

    Hatta, kanaatim Şeytan dan önce ve hatta onla aynı zamanda kıyas yapabilen melekler de olmuş olabilir (Dücane Bey, İLK VARLIK dediği için diyorum, ilk ve sonluk da, insan olarak ZAMANSAL kıyas aklıma geliyor çünkü, yoksa bu İLK ve sonraki SON olmalarda koyduğumuz ölçü birimini ayrıyeten açıklaması gerek).

    Bu hayatı yeterince yaşamış kişileriz, bazı bilgileri bizzat yaşanmışlıkla öğrenebiliyoruz, ilmel aynel hakkel yakin derecesinde olması, kişinin tecrübesine kalmış. Ama gözlemleyerek, bazen bizzat yaşayarak fiilen, bazen de hissel olarak. Gördüğüm nokta şu ki, insan da çeşitli müesseseler var. Akıl, ruh, nefis vb.. ister id, ide, ego deyin. Çeşitlendirilebilir, ancak tanımlarla daraltılabilir da. Nörobilimcilere göre mesela, korteksle işleyen beyin ile hayvan beyin ayrımı var ki, bunun hangisinin etkisinde olduğumuz olaylara yanıtımızı etkiliyor. Korteks bu arada AKlı TEMSİL ediyor diyebiliriz.

    Akıl özünde bir mekanizma ya da fonksiyon. İsteyen başka tanım da yapabilir. Fonksiyon dedim çünkü, bir fonksiyonda iki değişkeni koyarak sonuca ulaşırsınız temel olarak. Birleştirirsem fonksiyon temelli bir mekanizma. Böyle bir tanıma uygun olduğu için, yerinde de bulduğum için Farabinin vehmi aklı ile faal aklı aklıma da geliyor tabiki hemen. OLdukça da hoşuma giden bir izahat yapmış Farabi.

    Farabi mesela, “aklı-faal” ile “vehmi akıl” dan bahsetmiş. Zan temelli bir akıl ile, bilgiye, vahye dayalı bir akıldan bahsedilmiş. Yani akıl işletilmeden önce, iki girdimiz var. Biri vahiy, bilgi.. diğeri ise Zan.. Ve işletiliyor.

    Vahiyde anlatılanları düşündüğümüzde hepimiz başımızı öne eğip evet yahu öyle demiyor muyuz. Kuranın yağmuru yağdırmasından, yerin bitkiler çıkarmasından, Allahın korumasından, kalplere itminan vermesinden tutun bir çok yere kadar Akletmez misiniz dediği ve kendini tanımamızı, düşünmemizi istediği Vahiy ile gelen bilgideki tetikleten Vahiyden kastım benim.

    Vahyi düşünen mekanizma olarak bir akıl işte burada, aklı faal oluyor ki, böyle bir aklın ürününü kenara koyalım. Peki bir vehim üzerine çıkılıp da, o vehme yönelik bir aklın işletilmesi mümkün mü.. evet mümkün. Vahyi ispat için çalışıtırılınca ona yönelik doneler veriyor akıl. Fonksiyon olarak görme demem de bu nedenle. Eğer, bir şüpheyi aklın işlemleri ile ispata kalkarsanız da, elbette bir ürün ortaya çıkacaktır.

    Şeytanın meydan okumasının nedeni de tam burada yatıyor. Kendini insandan üstün görme vehmini ispat için kullandığı kıyasın dayandığı akıl mekanizması. Bu iddianın sonuçlarına bakalım.

    Şeytan zaten baştan kaybetmiş oluyor ki, iddiası Hz. Adem üzerine idi, prototip olarak insan var olsa da, o prototipin kendisi HZ. Adem idi. Zürriyeti şeytanın o, yani hz. adem prototip olarak var edildiğinde, zürriyetini düşüneceğini sanmıyorum. Nitekim, esas olan aslı ise, iddialar asıllar üzerinden verilirse, en numune örnekler üzerinden daha iyi olur.

    Dolayısı ile Şeytan, Hz. Ademi esas almıştı diyebiliriz, daha prototip olarak. Ki Hz. Ademin yolculuğu, dünyaya gelmesi, zellesi, pişmanlığı, tövbesi, yeryüzündeki yaşantısı.. ve nihayetinde de vefatı.. Şeytanın HZ. Adem ile olan iddiası şimdiden yanlışlandı, sınandı, başarı ile yeryüzünden gitti.

    Peki onun zürriyeti.. Malum bazı dialoglarda, Cenabı Hak ile Şeytan arasında geçtiği söylenen, Ademin zürriyetinin önünden arkasından sağından solundan geleceği, saptıracağı iddiaları, şeytanın büyük güveni.

    Şimdi o süreç yaşanıyor. Bunun için sonu görmek bilmek gerekir mi peki? Ayetler ve kudsi hadisler ışığında belki de hayır. Şeytanın iddiası ile Allahın bu iddiayı sınaması şu an bizim izin vaki olsa da, ezeli ve ebedi olan Allah sonucu zaten biliyor görüyor. Kıyamet günü Ey Adem, insanlardan cehennemlikleri çıkar, diye Hz. Ademe seslendiğinde ” ne kadar Ya Rabbi?” dediğinde, “Her 1000 kişiden 999’unu” dediğini hatırlarız peygamberimizin ağzından kutsi hadis olarak. Dahası, ümitsizliğe saplananlar için, sizin üçte biriniz, yarınız.. hatta bazı anlaıtmlarda da tüm hepimiz, hatta insanlar dediğini de.. Hayatus Sahabe de böyle bir anlatımı da hatırlatmak isterim.

    (Elbet yukarda anlattıklarımın iyi bir konuya vakıf uzman bir ilahiyatçı tarafından açıklığa kauşturulması da gerekebilir, ben bir okuyucu olarak okudukalrımı aktarıyorum).

    Peki şunu diyebilecek miyiz? Eğer 1000 kişiden 999 unu cehennemlik olarak çıkar… diyorsa, bu sefer haşa Şeytan haklı olmuş olamaz mı? İşte bu neye nasıl bakmamızla ilgili noktaya getiriyor bizi.

    İnsanın cehenneme gidecek olanlarının olması, insanın şeytandan kötü olduğu anlamına mı gelir?
    Özellikle, cehenneme gönderilecek insanlarda şeytanın payının, parmağının olması, şeytanın kendisini ne derece üstün olarak gösterebilir ki? Ya da üstünlük anlayışından kasıt nedir, şeytan fısıltıları ile cehenneme götürecek eylemlere ikna ettiği insanı, aslında saflığından unutkanlığından yakalayarak aslında yüceltmiş olmuyor mu? vb.. sorular çığaltılabilir.

    Şeytanın isyan ederek, emre itaatsizlik ederek, üstünlük göstermesinde yaptığı dialaktik hata sanırım burada en kritik nokta. İnsan hataları günahları olabilir, ama pişmanlığı da çok fazla. Mesela, daha cehennemi görmeden, insan pişman olabiliyor. Yaptığını, sadece cehennem korkusu nedeniyle kötü görmüyor, pek çok girdilerin yansıması ile zatından kötü görerek , pişman olabiliyor. Hata yapabilmesi, pişman olmasını da yanında getiren, kendini gerektiğinde çamur gibi hisseden insanın kibirsizliğini de görebiliyoruz.

    Şeytanın bu güne kadar pişmanlığına dair bir rivayet okumadım. Kıyamet hariç. Ora da hoş gerçi af dileyip, bağışlanma isteyecek, ama kibrini yok etmiş olarak, gerçek bir pişmanlık mı bu yoksa cezanın korkusu mu, bilmiyorum. Sanırım o olsa gerek.

    Ancak şu var ki, kibrinde ve vehminde, vehmini ispat etmek için aklı çalıştırmasında kendisine tanınan sürenin sonuna kadar asla pes etmemesi, tövbe etme imkanı varken yapmaması bunu zaten şeytanın hanesine insan ile kıyasında büyük bir eksi olarak yeter.

    İnsanın doğasının hata yapmak olduğunu yaratıcı söylüyor. Hiç günah işlemeseydi insan, onu yok eder, yerine hata işleyip, hatasına pişman olan yenilerini yaratırdım derken, aslında ilahi bakışın perspektifini de bize veriyor. Hal böyle iken, şeytanın üstünlük yarışında ki bakışı da, ilahi bakışın kıyasının tersi.

    Hiç hata yapmam ben demek ile aynı. Yani şeytan ihtimal ben hiç hata yapmam, düşmem, sürçmem, yuvarlanmam, ama yarattığın bunu yapabiliyor diyerek üstünlüğü düşüp sürçme üzerinden yapmışa benziyor.

    Oysa yaratılış doğası, potansiyel olarak hata yapmaya odaklı bir yaratılmış insan.

    Bir çeşit mükemmellik iddiası var aslında burada şeytanın, ki işte tam burada Dücane beyin anlatımları ile paralel şun usöyleyebilirim.

    Tabi, kıyas ile aklı İLK kullananın şeytan olduğu konusu ispattan yoksun demiştim. Ancak, ilki sonu önemli değil, şeytanın aklını işleterek bir kıyasta bulunması ve bunun bir vehme dayanması.

    Diyeceksiniz ki, baştan ispat edilmemiş bir hususun vehim olduğunu girdi olarak nasıl biliyoruz.

    İddia sahibinin, yani şeytanın, Allahın Ademe secde et emrine itaat etmemesi bir cevap olabilir buna. Yani, karşısında Kadiri mutlak,ezeli ve ebedi ilmin sahibi ona secde etmesini söylemesi ile aslında bir çeşit senden de üstün bu olarak bil bunuyu kendince yorumluyor şeytan. Ve daha da farklı mülahazalar yanında belki.

    Vehim denmesinin sebebi de bu, Allahın kendi yarattığından üstün olduğunu iddia et mesi işin önemli bir yanı. Senden başka kimse önünde eğilmem mantığını gütmesi işin bir başka konusu. ama orada da akıl işletme olduğu için, akıl işletmenin ilk esas kaynağına odaklanmamız gerekir ki, konu zaten akıl işletme üzerinden gidiyor. Şeytanın ilk kıyas ile akıl işletmesi, ben ondan üstünüm sözü şeytanın, odak noktamız.

    Ve bu vehimle ispata girişmesi.

    Şeytanın belki de hatalarının en büyüğü bu. Bu bir meydan okuma. İnsandan üstünlüğünü iddia etmesi bir çeşit araçsallık. Esas olan, Allahın kendisine meydan okuma bu.

    Bu nedenle, Farabinin vehmi akıl ile vahye dayalı akıl tabirini uygun bulduğumu söylemiştim. Aklın bir araç olduğunu da elbette. bir fonksiyon, bir mekanizma.

    Elbette, bunları söylerken Salt Akılcı yaklaşımlardan ayrıştığımı da biliyorum. Labaratuvar ortamı gibi, aklı herşeyi ölçebilecek bir dışsallığa koyanlardan farklı bir yere.

    Yani kanaatimce özetlersem, Şeytanın aklı vehmi akla denk gelir. Vahye dayalı aklın işletilmesi ile vehme dayalı aklıln işletilmesindeki sonuçların farklı olması da, bize özünde mutlak akıl ve salt akıl kavramlarının doğasını dahi sarsıcı bir noktaya getirir.

    Akıl özetle, kanaatimce bir araç. bir mekanizma. Hissel olarak demiştim ilk başta hazırlarsanız Aydoğan bey. Şeytan akla bir şey getirir deriz bazen değli mi, bir hataya yöneliriz, bir eyleme yöneliriz, ve o eylemi zihnimiz gerekçelendirir, o gerekçelelndirmenin ardında ister nefsin istekleri, yani arzularımız, isterse şeytanın gerçekten onu duygusal olarak hoş göstermesi olsun, her ikisinde de tetiklenen hormonlarımız ve onların etkisi ile de işletilen bunu gerekçelendirmeye çalışan akıl ile karşı karşıya kalırız.

    Günah işlerken insanın gaflet içinde işleyeceği, asla bile isteye bir müslümanın günah işleyemeyeceği ruhu da ihtimal buradan gelir. Yani, gerekçelendiririz, ister nefis tarafından gelsin, ister şeytan.

    Burada, elbette, akıl ile ilgili önemli birşeyi söylemek gerekiyor ki, refleksiyon teorisi. dizgi, dizge-aşımı ve refleksiyon. Kendi davranışının bir matematiği olan insanın, o matematik-dizge dışına çıkıp, onu bir başka dizge-aşımı, matematik ile değerledirmesi.. ve bunun bir sonsuz döngü olarak sürdürülmesi.. mutlak akıl, dışsal olarak aklı kenara koyarsak durum bu.

    Günah işlemeye yönelecek kişinin, sonradan tövbe edersin diye düşünmesi, tövbe ile ilgili ayetlerin aklına gelmesi, vb yahut günahı küçük görmesi, büyük günahlardan saymaması vb.. pek çok destekleyici faktörlerin onu günah işlemeye itmesi,… bu işte kanaatimce Vehmi aklın işletilmesi.

    Bilgi bir girdi olarak kullanılsa da, tövbeler, affedilmelersonradan, ilk esas amacın kendisinin bir isyan olması. Ve bu amaca yönelik akıl işletilmesi.

    Kanaatimce de şeytan böyle bir süreç işletti. Bu nedenle Aklı o kadar özel bir yere koymamamız gerekir diye düşünüyorum. Vahyi destekleyecek kuvvetlendirecek verileri bize sunar iken akıl, vehmi meşrulaştıracak doneleri de sunabilir.

    Bu yönüyle ilk tetikleten değil, başlangıç niyetinin sistemsel olarak, bir matematik olarak, dizge olarak karşımıza çıkması.

    Nitekim, bu konu bizi nihai noktaya getiriyor.

    Mevlananın Mesnevisinde bahsedilir.. Hani bir yerde der Mevlana, hatırladığmı kadarıyla yazayım, orjinalini keşke şu an bulabilsem..

    Ancak şu meyandadır.. Şeytan günah işledi, bunu işletenin Allah olduğunu bildi ve yarabbi ben işledim ama bunu sen işlettin, istemeseydin işlettin, Adem ise bunu bilmesine rağmen, tövbe etti, Allahım tövbe ederim, ben nefsime zulmettim” dedi.

    (Yukardaki durumu Allahu alem diye yazayım, lütfen uzmanı olan kişiler daha doğruusunu, daha güzel sağlıklı bir yaklaşımı ar ise telif de edebilirler, yorumum uğruna, yanlış bir şey yazmaktan Allaha sığınırım)

    Dücane Beyin takıldığım yorumuna sanırım izahın da alt yapısını yukarda kurmuş oldum.

    Şeytandan başka akıl sahibi var olmuş olabilir, ancak onlar Vahye dayalı bir aklı.. işletmiş olabilirler. Bu nedenle onlar isyan olarak karşımıza çıkmamış olabilir.

    Daha önce örnekleri oldu mu bilmiyorum, Ancak, görünen ilk vehme dayalı akıl işletmesini şeytan yapmış gibi duruyor. Bu yönüyle Dücane Beyi hem doğruluyorum hem de yanlışlıyorum aslında.

    Dücane Bey evet mitolojik rasyonalizm yapmışa benziyor, sembolik düzlemi felsefik hakikatin yerine geçiriliyor kısmen.Epistemoloji ile hermenotiklik arasında bir gel gitler karmaşalar hissettim. Bunlar neler vb demek için üzerinde elbette düşünmek gerekiyor. şu an ayrıntılı birşey yazamam.

    Ancak şunu hepimiz biliyoruz ki, mit,yani temsil, hakikatin sembolik anlatımı olabilir. Bunu ibni sina da söyler, gazali de. Ancak hakikatin, gerçağin ta kendisi değlidir. yani hikmet dili mitoloji diyebiliriz. ama bilginin kaynağı olması biraz sorunsal.

    Şunu da unutmamak gerek, sizin de farklı bir şekilde söylediğiniz gibi Aydoğan bey, Prometheus un isyanı etik bir başkaldırı belki, yani aydınlatma amacı var, şeytanınkisi Ontolojik kopuş. Doğrudan Allahın varlığına , hiyerarşisini reddetmeye varıyor bu. Bizler insan olarak hissederken, ki sınavın bir yanı bu, O bizzat bildiği Allaha karşı böyle davranması ontolojik kopuş. Şirk koşmanın doğası gibi. Şirk koşanlar Yaratıcıyı yok demiyorlar, ama değişik motif faktörlerle eş koşuyorlar. Motif faktörler, kızgınlık, öfke, kıskançlık artık ne denirse. Kuranda belki fark etmesek de, bir yönüyle esas kilit nokta da burada aslında. Şirk noktası. Ateizm olarak düşünebiliriz biz Peygamberimiz dönemindeki insanların algılayışını ama birazderine baktığımızda bir çeşit Allahı kabul etme var. Biliyorlar, ama şirk koşuyorlar. Çünkü onun gönderdiği peygamberin düzeni hoşlarına gitmiyor.

    Şeytan da da bir insan olarak hissettiğim bu. İnsanım elbet, şeytan değilim, ama ortak noktalar muhakkak var. En azından insan olarak şeytanı düşündüğümde, iddiasındaki şeyin kendisi değil, arka planda daha başka bir nüve sebebin olduğunu düşünüyorum.

    Nitekim, bazıları kıskançlık diyorlar buna. Yani Şeytan Allahı en iyi bilenlerden olduğu net. Bu bilmenin etkisi,i beli onun şefkatini merhamitini bilerek bu idda da bulunuyor, bir çeşit hala rahmet ümidi de olmalı ki, kendi kapasitesine göre o kadar net bildiği Allaha bu cesaretle karşı çıkabiliyor. Konu bu nedenle Allahın hiyerarşisi, yaptığı, emrettiğinin mantığı değil aslında. Kendisinin yerini beğenmemesi, kendisini bulduğu yerden hoşlanmaması. Durup durdurken, sayısını doğasını türü var iken, doğrudan bir ilişkisini anlamak da önemli bu olayda şeytanın. Yani, neden bu konu ile bu kadar ilgilendi? Neden bunu ispat etmek istedi. Bu nedenle işte, vehim ile akıl işletme yönü çok netleşiyor şeytanın ki, İşletilen aklın bir araç olması, ama gerçaek bir ölçüm mekanizması olmaması durumu gelinen noktanın kendisi ispat ediyor.

    Dücane bey aklı kutsallaştırmıyor elbette, ancak özgüleşme yönüyle aklı kullanması, yahut çıkarımlarını o yönde yapmaıs örnekleri ile takıldığım nokta.

    Diğer bir şey de bilginin kaynağı. Bilginin kaynağı, tam da dediğiniz gibi, ” Allah Ademe isimleri öğretti” ayetinden çıkarldığı üzere, Allahın kendisi. Şeytanın hatası, bilgiyi Allahtan bağımsızlaştırması. İbni Arabi bunu İblisi Akıl olarak belirtmiş. Ki sanırım farabinin vehmi aklına denk geliyor konu bağlamında

    Niçeyi okudum, herkes gibi. Asılnda tabiri caizse, insan aklı yaratıcısına saygısızlık yapmak istese, çok niçeler çıkarabilir. Yani niçenin katkıları felsefeye, acıları, anguazları unutulmaz elbette. Bir acının, bilinmezliğin içine düşünce insanın neler çekeceğinin matematiğini yapmış birisi. Onun kızgınlığı ile nerelere çatılabileceğini, bunda da ne kadar haklı olduğunu.. bunun için de aklılnı çalıştırmış.. Ama onlarda dahi esas olan vehmi akıl ile girilen yolun içinde, doğru birşeyi çıkarma gayreti. Kötü bir yere gitmiş kişinin etrafını nasıl güzelleştiririm emeğini hissettim hep niçe de.

    Bu kötü yere gitme arzusundan kastım, insanın patalojik isteği. Anne ve babasından razı olmayan çocuğun onları inkar etmesi, yahut neden siz varsınız ki bensiz de olabilirdim demesi gibi. Tabi bir kıyas bu.

    Yani şu, niçenin üstün insanının patalojik bir yorumunu yaparsak, insan Tanrı olmak ister. Günümüzde Mehdi Mesih olmak isteyenlerle dolu ortam. Günümüzün siyasi mehdisi olarak gören, ama yaptıkları ile zulmler ile aslıda ne kadar bundan fersah fersah uzakta ve gayya da olduğunu onun yaptığından etkilenen milyonlarca kişiden biri olarak net söyleyebiliyorum.

    Oysa hem niçe de, hem de günümüzün geçmişin diktatörlerinde olan tuhaf patalojik sorun. Firavunlar örnek verilmesi bu nedenle olsa gerek Kuran da.

    Esas olan, Tanrıya benzemesi değil ki insanın, esas olan onun ahlakı ile ahlaklanması. Eskiler buna tehallükü iahakillah demişler. Onun yerine haşa geçmekk değil, ONUN Allahın iradesine bilinçli şeklide teslim olmak. Evet, özgürleşmenin doğası bu, Teslim olmak. Aklı da buna yönelik işletmek.

    Pinokyo tahtadandı, onu değerli kılanda bilinçli olmasına rağmen, milyonlarca milyarlarca insan gibi, hayali kurgu da olsa tahtadan olmasaydı. Ateşe elini uzattığında yanacağını bilmesi gerekirdi.

    Şeytanın insanı pinokyo olarak görmesi durumunu görüyorum ben Şeytan da da. Ateşten olduğu için ondan daha değerli esas olduğunu düşünmüş olsa gerek. Sonuçta, Nur u tam bilemesek te, ateşi, ışığı big bang le biliyoruz. madde en sonunda oluştu. Hala evrenin yüzde 95 inin neden var olduğnu bilmiyoruz ki, bu bizim algımızın ötesinde diyor bilim adamları.

    Evrende dahi, içinde buluduğumuz gerçekliğin içinde, evrende, atom dışı farklı yaratımlar var ise, şeytanın ihtimal bu yeniye olan bakışı da bu meyanda olsa gerek. ihtimal tabi. 13.5 milyar ışık yılı sonunda biz oluştuk. insan. bizden önce bilinçli varlıklar yok muydu mesela..(Bu arada bilimsel anlamda ki evreni, yorumumda şeytanın bulunduğu ortam, mekandan ayr ıtutuyorum, belki aynısının içinnde geçti, belki dışında bilmiyorum çnükü, ama ben ayrı tutatark yazdım bunları, bir teşbih için).
    Bu konular bir şekilde düşünülmüş aslında, sadece fazlaca dillendirilmemiş. Mevlana mesela, ..Ben Tanrı oldum…Ben Tanrıya ait oldum.. arasındraki fark ile ilişki kurar ki yukarda bir Mesnevi anlatımı da verdim kabaca.

    İslma felsefesi sanırım aklın mutlaklaştırılmasında, belki ilahlaşmayı da içeriyor bu kavram, Şeytanı anlatır hep örnek olarak. Akıl Tanrı yerine konulursa iblisi akıl olurdenmesi de ondan.

    Oysa bu yaşamı diğer insanlar gibi yaşamış, belirli bir yaşı almış biri olarak hem hissel, hem de iradi ve tecrübe ile gördüğüm nokta şu ki, akıl hakikati idrak ettii sürece nurdur, Fahraddin razi de bu meyanda söyler.

    Akıl hakikatin yerine konulacak şey değildir, çünkü bir mekanizmadır, ve girdileri onun işletimini etkiler. Hangi labaratuvar seviyesine koyarsanız aklı , muhakkak bir perspektifi vardır onun. Zaten, dizgi, dizge-aşımı, refleksiyon ile açıklarsanız da, aklın ilahlaştırılmasına götürür bizi. Aklıln ilah olmasını kabulü. Bu ise konumuz dışında.

    Akıl aklın ışığı değildir evet.. Gururudur. Adem ise, bilginin Allahtan geldiğini bilerek aklını secde ettirendir.

    Bunun nedeni özünde ne korkudur, ne sevgi. Bu bir gerçeğin ilanıdır aslında.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin