Problemlerin kaynağı kader inancı mıdır?

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN    

Başımıza gelen hadiseleri yorumlarken, insana verilen cüz-î irade ve kader hakikatlerinin yanlış kullanılmasından dolayı önemli zararlar ortaya çıkabilmektedir. İman esasları arasında yer alan bu iki hakikatın doğru anlaşılması ve kullanılması çok önemlidir.

Bu hususlar Bediüzzaman Hazretleri tarafından, Kader Risalesinde çok enfes bir şekilde ele alınmaktadır: “Kader ve cüz-î ihtiyârî, İslâmiyet’in ve îmânın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.” İman esaslarından birisi olan “kadere îmân”  ilmî ve nazarî (teorik) bir husus olmaktan ziyade hâli, vicdanî ve îmân ve İslâmiyet’le alakalı en derin bir mesele olduğu için, herkesten kader meselesinin her bir noktasını anlamalarını beklemek doğru olmaz. Buna binaen, bu yazıda kadere îmân ile ilgili her detay ele alınmayacaktır.  Onun yerine yaşanan süreçte meselenin yanlış anlaşılan noktaları üzerinde durulacaktır. Bu konuyu tam anlamak için Bediüzzaman Hazretleri’nin “Kader Risalesi’ne” ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” adlı kitabına müracaat etmek faydalı olacaktır.

Kader Risalesi’nde, kader ve cüz-î irade meselelerinin nasıl kullanılması gerektiği üzerinde durulmaktadır. İnsan imanda derinleştikçe her şeyi, fiillerini ve hatta nefsini dahi Cenâb-ı Hakk’a vermektedir. Bazı insanlar, yaptıkları kötü fiilerinin sorumluluğundan kendilerini kurtarmak için bu hakikata dayanmak istemektedirler. Bu noktada karşılarına “cüz-î irade” hakikatı çıkıyor, iradelerini kötüye kullanmak suretiyle o işe sebebiyet verdiklerini ve dolayısıyla yaptıklarının sorumluluğundan kaçamayacaklarını onlara söylemektedir. Diğer taraftan, insan cüz-î iradesinin mahiyetini tam anlamayarak, yaptığı işlere sahiplenmeye başladığında, yani kendini hakiki malik ve yapan olarak düşünmeye başladığında ise karşısına “kader” çıkıyor ve “gerçekte yapan, yaratan sen değilsin” demek suretiyle şirke düşmesinin önünü almaktadır.

Kadere iman sefahet ve tembellik sebebi değildir…

Aynı risalede bu iki hakikatın yanlış yerlerde kullanılmasına şöyle dikkat çekilmektedir: “Evet, mânen terakki etmeyen avâm içinde, kaderin cây-ı istimâli var. Fakat o da mâziyat ve mesâibdedir ki, yeisin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsi ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebeb olsun.” Geçmişe ve başa gelen musibetlere kader, geleceğe ve günahlara ise cüz’i irade perspektifinden bakmak gerekmektedir.

Manen terakki etmeyen avâm tâbiri içerisine cahil, hiç bir şeyden haberi olmayan avâm halk girdiği gibi, hizmet erleri içerisinde de bu mevzuda düşünmemiş, kaynaklarından bu meseleyi detaylı öğrenmemiş ve edindiği tecrübelerden hareketle de manevi yönden gerekli terakkiye ulaşamamış çok sayıda insan da girebilir. Maalesef onlarda sırrı kaderi tam anlayamadıklarından başlarına gelen hadiselerden sonra yapmaları gerekeni anlayamamış, geçmişten ve hatalarından dersler alamamış, gelecek adına planlar yapıp daha çok çalışmaları gerekirken, atalet içerisine girmiş, büyükleri ısrarla kendilerine aktif sabır derken, onlar bu sabrı başa gelenlere sadece sabretmek olarak anlama yanlışına düşebilmişlerdir.

Bu hakikatı tam anlamayan insanların çok sık sordukları bir soru şudur: “Kader diye diye islam alemi bu hale geldi. Kadercilik alem-i islamın geri kalmasındaki en önemli sebepdir. Başa gelen hadiselere hep kader dendiği için, müslümanlar çalışmıyorlar, sorumlulukları üstlerine almıyorlar ve dolayısıyla meselelerini çözebilmeleri için gerekli olan motivasyondan mahrumdurlar.”

Günümüz müslümanlarının kader meselesini yanlış anlayıp uygulamalarından hareketle bu tenkitler yapılmaktadır. Yanlış uygulamalar üzerinden mesele değerlendirildiğinde tenkitler haklı gözükmektedir. Gerçekten de müslümanların önemli bir kısmı sahip oldukları mesuliyetten kurtulabilmek ve yapmaları gerekeni yapmadıklarından dolayı başlarına gelen felaketlerin yol açacağı vicdan azabının baskısından kaçabilmek için  kader meselesininin bu yanlış kullanımına başvurmaktadırlar. Böyle olunca da bu yanlış kader anlayışı islam aleminde müşahede edilen sefahet ve atâleti netice veren sebebler arasında yerini almaktadır. Hem bu soruyu soranlar, hem de bu hatalı uygulamaların sorumluları kader meselesini  yanlış anlamaktadırlar.

Halbuki kader meselesi maâsi (günahlar) ve istikbaliyatta (gelecek ile ilgili şeyler) kullanılmamalıdır. Hadiseler meydana gelmeden önce, öncelikle, cüz’i iradenin hakkı verilerek, sebepler açısından yapılması gereken her şey yerine getirilmeli ve ondan sonra neticenin elde edilmesi Allah’tan beklenmelidir.

Kader meselesine sığınarak maâsinin yani günahların sorumluluğundan kurtulamayız. İşlediğimiz günahlar cüz-î iradenin kötü kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Hesabı sorulacaktır. Geçmişde yaptığımız ister bireysel, isterse kurumsal/hizmetsel hatalardan dolayı sorumluluğumuz vardır. Bu yanlışlarımız ve kusurlarımızdan kader bizi kurtarmaz. Burada karşımıza cüz-î irade çıkar ve sorumlusun der. Dolayısıyla geçmişte yapılan hata ve kusurlar usulunce sorgulanmalı, yanlışlar tesbit edilmeli ve tekrar aynı hatalara düşmemek için gerekli dersler çıkarılmalıdır.

Kadere iman doğru kullanıldığında yeis ve hüznün ilâcıdır…

Kader meselesi geçmiş hadiselerde ve başa gelen musibetler noktasında kullanıldığında yeisin ve hüznün ilâcı olacaktır. Gerçekleşmiş hadiseler bu bakış açısıyla ele alındığında, olayların arkasındaki açık ya da gizli, zahiri ya da batini, mülk ya da melekut cihetleri doğru olarak anlaşılabilecektir. Bu sayede, Allah’ın (cc) icraatındaki hikmetler, güzellikler daha iyi görülecek ve insanlar haksız isyanlara girmeyecekler, ümitsizliğe kapılmayacaklar ve hak bildikleri yolda sabit kadem olmasını bilebileceklerdir.

Hocaefendi bu hususları “Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” adlı kitabında şu şekilde ele almaktadır: “Mübtedî, yani işin daha başında olan bir insan da kadere inanır, ama o, maziye ve başa gelen musibetlere kader açısından bakar ve binlerce belâ ve musibetle çepeçevre kuşatılmış olduğu bir hengâmda, “Cenâb-ı Hakk’ın benim hakkımdaki takdiri budur.” der ve ümitsizliğe düşmekten kurtulur. İstikbal ve mâsiyete bakarken de irade açısından bakar. “Nasıl olsa elde edeceğim her şey kaderimde varsa olacaktır.” deyip tembel tembel oturamaz veya niyetlendiği günaha karşı kaderi, kendisi için bir teselli vasıtası olarak kullanamaz. Zira Cenâb-ı Hak: “Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.” buyurmaktadır.”

Üstad Hazretleri “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?”  sorusuna verdiği cevapta, insanın kuvve-i manevisini kıran şiddetli bir düşman ve insanları tembelliğe götüren önemli bir sebep olarak ümitsizliği(yeis) ifade etmektedirler.

Kadere iman doğru kullanıldığında insanı ümitsizlikten kurtarıp, aşk ve şevkle çalışmaya motive eden bir vesile iken, yanlış kullanımında insanları atalete/tembelliğe düşüren bir neden haline gelmektedir.

Konuyu Üstad Hazretleri’nin Sunuhat’taki şu veciz ifadesi ile noktalayalım: “Tertib-i mukaddematta tefviz (işin başında yapılması gerekenleri yapmadan, sebepleri hazırlamadan tevekkül etmek), tembelliktir. Terettüb-ü neticede (gerekenleri yaptıktan sonra neticeyi Allah’tan bekleyip râzı olmak) tevekküldür. Çalışmanın semeresine, kısmetine rıza kanaattır; çalışma meylini kuvvetlendirir. (Çalışmadan) mevcut ile iktifa etmek, dûn-himmetliktir (gayretsizliktir).”

1 YORUM

  1. “Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir. terettüb-ü neticede, tevekküldür.”

    T cetvelini hatırlatan beş “T”. Sadece mühendislere değil hepimize lazım…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin