‘Prime nocte’dan devlet terörüne ve terör devletine

Tarih kendisini devlet veya mutlak güç görenlerin işledikleri caniliklerin sayısız örnekleriyle doludur. Bu canilikler işkenceden cana kıymaya, katliamlardan ırza geçmeye, gasptan haydutluğa kadar çeşitlilik gösterir. Sözkonusu caniliklerin en adisi ve alçakçası ise, devlet ya da otorite tarafından sistematik bir politika haline getirilenlerdir.

Özellikle ilkel çağlarda ya da faşist ve totaliter modern rejimlerde geniş kitleleri yönetmenin en kestirme yolu olarak, korku salma, kalabalıkların iradesini kırma ve yıldırarak sindirme görülmüştür. Bir şekilde yönetme hak ve yetkisini ele geçirenlerin, yönettikleri insanları sindirme ve yıldırma yöntemleri arasında, ruhen ve aklen normal bir insanın aklına bile gelmeyecek pek çok sapkınlıklar da vardır.

ORYANTEL DESPOTLARDAN FİRAVUNLARA VE KİSRALARA…

Özellikle İslam öncesi Ortadoğu tarihi, her türden oryantel despotların, kendisini tanrı ilan eden firavun ve kisraların, had hudut bilmez, sınır tanımaz kayzerlerin de tarihidir. Bununla birlikte, kendisinde “mutlak güç” ve dilediğini yapabilme hak ve yetkisi görme hastalığı sadece Ortadoğu’ya has bir sapkınlık değildir. Avrupa’nın her açıdan büyük bir çöküş yaşadığı Ortaçağ’da, yani hak ve hukukun yanısıra ahlakın da yerle yeksan olduğu bir dönemde, gücü eline geçirenlerin tebalarını nasıl ezerek sindirdiklerinin örnekleri saymakla bitmez. Despotluğu iyice abartan derebeyliklerin, insanların en mahremine kadar nasıl el uzatma cüret ve küstahlığını gösterdikleri tarih kitaplarında yerini almıştır.

Mel Gibson’ın “Braveheart” filminde konu edilen, William Wallace’ın dönemiN hegemonlarıyla çatışmasını tetikleyen eşiyle gizli evliliğinin arkasında yatan sebep de, sınırlanamayan gücün yol açtığı bir çeşit muktedir sapkınlığıdır. Latince’den Türkçe’ye “ilk gece hakkı” şeklinde geçen aşırı ve kontrolsüz güç zehirlenmesinin yol açtığı “prima nocte (jus primae noctis)” ya da “droit du seigneur” adı verilen sapkınlık çerçevesinde, evlenen gelinle ilk ilişkiye girme hakkının beldenin muktedirine verilmesi, yeterince ve gereğince sınırlanamadığı durumlarda otoritenin ya da devletin nasıl yozlaşabileceğine ve ne derece yoldan çıkabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Ve bu sapkınlık, maalesef, o dönemin Avrupasında kendisini sistemleştirecek uygun bir vasatı da bulmuştur.

DEVLETİN AZI KARAR, FAZLASI ZARAR

Din, siyaset ya da vahşet yoluyla iktidarı ele geçirerek otorite, yani devlet haline gelenlerin sapkınlığa varan zulüm ve aşırılıklarından dolayıdır ki, batılı siyaset filozofları (özellikle liberal düşünürler) devleti “gerekli şer – necessary evil” olarak tanımlamışlardır. Bu kavram, gereksinimi olan bir sosyal ve kurumsal düzeni oluşturmak için her toplumun devlete mutlaka ihtiyaç duyduğunu ama bu devletin insanların hayatında ne kadar az yer kaplarsa o kadar iyi olacağı gibi basit mantığı da yansıtır. Yani devlet için, Türkçe’deki ifadesiyle, “azı karar, fazlası zarar” kıvamını önerir.

Hakikaten de, özellikle uluslararası ve uluslar üstü örgütlerin ortaya çıkmasından önce, sosyal örgütlenmelerin en kapsamlısı olan devletin, kendisini diğer örgütlerden ayıran önemli farklılıkları vardır. Bu farklılıkların en ayırt edici olanı ise, devlet adı verilen örgütün egemenlik alanında meşru güç kullanma hakkının olmasıdır. Ancak, meşru güç kullanma hakkı, başta Anayasa olmak üzere hukuk tarafından katı kurallara ve keskin sınırlamalara tabii kılınmıştır. Bu kurallara ve sınırlamalara işlerlik kazandıran ise, mezkûr hukuka dayalı güçler ayrılığı sistemini esas alan, toplumun rızasına dayalı sistemde denge ve kontrol (fren) görevi gören kurumsal mekanizmalardır.

Bu anlayışa göre, hukuk ile güç ve yetkisini hukuktan alan kurumların dengeleyici ve sınırlayıcı fonksiyon ve misyonunun sona erdiği yerde devlet de fiilen biter. Devletin bittiği yerde ise mafyalaşma başlar. Hukuk ve dengeleyici mekanizmalara dayanmayan bir devletin, kendisini hukuk ve meşruiyet sınırları içerisinde kalmakla yükümlü görmeyen mafyadan, organize suç örgütlerinden ya da terör örgütlerinden hiçbir farkı kalmaz.

DEVLET TERÖRÜNDEN TERÖR DEVLETİNE…

Her geçen gün işlediği suçlar hanesi daha da kabaran böyle bir devlette kendisini devlet sananların, suça battıkça korku ve paranoyaları da artar. Korku ve paranoyaları arttıkça, güç ve iktidar iplerini daha sıkı tutar, baskı ve zulmü artırırlar. Topluma kesintisiz korku salacak baskı ve eylemleri ise iyice sistematikleştirirler. Süreç, devlet terörünü alışkanlık haline getiren yoz ve hukuksuz bir sistemin fiilen ve resmen terör devleti haline gelmesiyle son bulur. Türkiye’de şu an olmakta olan da kelimenin tam anlamıyla budur.

Farkında mısınız bilmem ama despotizmi ve diktayı yönetim tarzı olarak benimseyen Erdoğan’ın da, Pazar günü AKP Kongresi’nde istediğini aldığı gibi, allem edip kullem edip daha da güçlendikçe korkuları ve paranoyaları azalmak yerine artıyor. Yine de elindeki gücü delege etmek veya paylaşmak yerine her geçen gün kendi ellerinde daha fazla topluyor. Güçlendikçe korkuyor, korktukça daha fazla güç talep ediyor. Sonu gelmez bir fasit daire içerisinde debelenip duruyor.

Öte yandan, güç temerküzü için bugüne kadar ihtiyaç duyduğu, ana mantığı toplumsal rıza üretmeye dayalı demokratik sistemle işinin bittiğini de düşünüyor Erdoğan. Onun içindir ki, başta anayasa ve anayasal kurumlar olmak üzere, medya ve sivil toplum da dahil iktidarını sınırlayan ve gücü paylaşmaya zorlayan kim ya da ne varsa kendisine düşman biliyor. Doğal olarak tüm bunları ortadan kaldırmanın yollarını arıyor ve maalesef bunda da başarılı oluyor.

OHAL VE KHK’LER ‘FERMAN DÜZENİ’Nİ SİSTEMLEŞTİRDİ

Hiçbir değer ve ahlaki norm ile kendisini bağlı hissetmeyen Erdoğan, evrensel hukuk kuralları yerine adım adım kendi keyfi kurallarını uygulamaya koyuyor. Çakma ya da kontrollü olduğuna dair şüphelerin her geçen gün arttığı 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında keyfince yayınladığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ülkeyi yönetme şeklini “ferman düzeni” olarak sistemleştirmiş bulunuyor.

Ama paradoksal olarak, gücü tekelleştirip, kurumları öldürüp, hukuku askıya aldıkça ülkeyi yönetme işi kolaylaşacağına daha da güçleşiyor, çetrefilleşiyor. Öyle ki kendi ellerinde topladığı sınırsız keyfi güç bile ülkeyi yönetebilmesine yetmiyor. Gayrimeşruluk sapağından saptığı hukuksuzluk batağında debelendikçe, nereden baksanız 150 yıllık bir demokratikleşme tecrübesi olan çoğulcu ve katılımcı bir toplumu yönetmekte daha büyük bir açmaza giriyor. İşte bu yüzden toplumu dehşete salacak, kitlelere korku içerisinde sürekli bir travma yaşatacak insanlık dışı yeni yöntemler icat etmek zorunda kalıyor.

Hukuk çerçevesinde yapamayacağı ne varsa ilk dakikadan itibaren “Allah’ın bir lütfu” diye tanımladığı çakma veya şikeli askeri darbenin sağladığı ortamı kullanarak yapıyor yapmasına ama bir türlü korkularını izale edip huzura da ulaşamıyor. Gazeteleri, televizyonları kapatıyor, gazetecileri hapse atıyor. Bilim adamlarını üniversiteden atıp hapislere tıkıyor. Hukuka azıcık saygısı olan yargıçları, savcıları görevden alıp hapislerde süründürüyor. Yüzlerce sivil toplum örgütünün kapısına kilit vuruyor. Binlerce polisi, öğretmeni, askeri, memuru, bürokratı, diplomatı işinden atıp mahpus ediyor da yine de tatmin olamıyor. Korkuyor, korktukça daha fazlasını, daha da fazlasını istiyor. Ve nihayet halkına artan şekilde terör uygulayan devleti adi bir mafya örgütü, alçak bir terör örgütü gibi hareket etmeye zorluyor.

HALKI TERÖRİZE EDEN DEVLET

İşte bu yüzden, hukuken “olamaz” diyebileceğimiz ne varsa bugün Türkiye’de oluyor. Bir terör örgütüne dönüşen devlet, istediği herkesi hiçbir somut gerekçe, hiçbir hukuki delil göstermeden aylarca içeri tıkabildiği bir ortamda bile daha irkiltici, daha dehşet verici, daha insanlık dışı yöntemler deniyor. Mesela, gündüz gözüne 10’dan fazla vatandaşı adi terör örgütleri gibi kaçırıp toplumu terörize etmeye, iyice korkutup her türlü zulme boyun eğer kıvama getirmeye çalışıyor. Bu amaçla, en adi mafya örgütlerinin yöntemlerini kullanmaktan çekinmeyen devlet görünümlü yoz organizma, bu hukuksuz eylemleriyle “terör devleti”nden başka bir ismi doğrusu hak etmiyor.

Baksanıza Erdoğan rejimi altındaki devlet en adisinden bir terör örgütü gibi kendi vatandaşlarına pusu kuruyor, katliam yapıyor, insanlık dışı işkenceler uyguluyor, adi haydutlar gibi geceyarısı insanların evlerinin kapılarını kırıyor… Bir mafya, bir terör örgütü ne yapıyorsa bugün devlet dediğimiz yapı da aynısını yapıyor. Devletin kurumsal gücü yetmiyormuş gibi bir de yedeğine piyasadaki suç örgütlerini ve mafya şebekelerini alıyor.

Dahası bu yöndeki gidişatın kolay kolay durmayacağına dair endişeler de artıyor. Öyle ki, Erdoğan’ın ve adi bir terör örgütüne çevirdiği devletin görünür görünmez kanallarında kümelenen yoz ve sapkın suç ortaklarının Ortaçağ’daki sapkınlıkları bile sollayabilme kabiliyetinden ve cibiliyetsizliğinden ciddi endişe duymak gerekiyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin