Peygamberler gelecekten haber verebilir mi? | Melâhim Çağı! (7)

Melâhim Çağı! (7)

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Çıkan kısmın özeti: Kıyamet öncesi döneme dair distopik metinleri ele aldığımız bu çalışmada, İslam öncesi, İslam dönemi ve yakın tarih içerisinde gezinirken Bediüzzüman ve Risale-i Nur üzerinde epey durduk… Nursi’nin en sıra dışı eserlerinden olan 5. Şua özellikle ahir zaman ile ilgili metinleri yorumlar. Bu metinlere girmeden önce birkaç hususa bakmak ise elzem… 

20. yüzyıl başından ortalarına kadar olağanüstü süreçlerin yaşandığı (İki Dünya savaşı, komünizm, Faşizm, İspanyol Gribi gibi büyük felaketler vs) enteresan bir devirdir. Kanaati acizanemce bu dönemi ilginç kılan unsurlardan biri de, kitlelerin desteğini alarak iktidara gelen zalim/otoriter yöneticilerdir. Franco’dan Stalin’e, Mussolini’den Hitler’e kadar bir dolu “Deli” toplumları yönetmiş ve ülkeleri savaşa sürükleyip milyonların hayatına mal etmişlerdir.

Şüphesiz her inançta olduğu gibi Müslümanlarda da bu dönemi okumaya/anlamaya çabaları olmuş ve “din eksenli yorumlama” diyebileceğimiz fikirlere ihtiyaç duyulmuş, bu konuda önceden yazılmış kitaplar, haşiyeler, tetimmeler, dipnotlar oldukça popüler olmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi 1. Dünya Savaşı’na bizzat iştirak eden ve hassaten “Eski Said” döneminde güncel siyasetin ve içtimaiyatın bizatihi içinde bulunmuş olan din alimlerinden biridir. Dolayısıyla cereyan eden hadiseler hakkında fikri sürekli olarak merak edilmiş ve sorular sorularak bu konuda aydınlanma ihtiyacı giderilmeye çabalanmıştır.

Bir açıyla bakıldığında esasen Risale-i Nurlar da bu sorulara verilen cevaplar ve bu cevaplar muvacehesinde perspektif genişletilerek iman/hakikat düzlemindeki yorumlardan ibarettir.

Hadis ilmi ne bazılarının bahtsızca reddettiği gibi önemsiz, ne de bazılarının üstün körü abartılıp ekseninden koparılacak derecede basittir.

Bediüzzaman iman esaslarını rasyonel akılla anlamayı esas alan bir bakış açısıyla kaleme aldığı Risalelerinde, her Müslüman âlimin yaptığı gibi ele aldığı meselelerde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadislerinden istifade etmiş, bu münasebetle eserlerinde hadise dair pek çok konuya da değinmiştir. Eserlerinde yer verdiği hadisler ve bu hadislerin sıhhatine dair yaptığı değerlendirmeleri insanlardan çok ciddi bir kabul de görmüştür.

1950 yılında de Ankara Üniversitesinde, pek çok öğretim üyesi ve milletvekili ve yerli yabancı din adamlarının huzurunda verilen bir konferansta Bediüzzaman’ın tefsir metodolojisi ve Hadis-i Şeriflere bakış açısı şöyle anlatılır:

“Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” olan bir kaide-i esasiyeyi, nazar-ı itibara almalı.

Evet, kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa her ele geçen kitap okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir. Mesela, bir kumandanın bir orduya verdiği arş emriyle, bir neferin arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez…”

Mütekellim, muhatap, maksat ve makam…

Beduüzzaman’ın tetkik düsturları bu dört temel sütuna oturur.

Bediüzzaman’ın ilk olarak 1911 yılında kaleme aldığı Muhakemat adlı eserinde Sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc ve sair eşrat-ı kıyametten yirmi meseleyi bir “tetimme” olarak neşretmiştir.

İşte bu metnin ana eksenini oluşturduğu “Ahir Zaman hadisleri” Bediüzzaman’ın plonje bakış açısıyla belli bir disiplin içinde ele alınarak 5. Şua’yı oluşturur.

İnsan-Şeytan ikilisinin bir tür “challenge” için yeryüzüne inmesinden sonra yaşananların belli bir dairesel hareketliliği söz konusudur. Değişken olan sadece periyodun uzunluğudur.

Buna ister insanlık tarihinin en kadim kapışması, isterseniz iman/imtihan sarmalı deyiniz, sonuç değişmeyecektir. Bu temel çatışma düzleminde Yaratıcı’nın her iki tarafa verdiği silahlar bir kesime büyük üstünlük sağlamaz. Hazreti Mevlana Mesnevi’sinde bu muvazene kurulma işini fantastik kurgusal olaylarla şahane anlatır. Örneğin Şeytan ile Allah (CC) pazarlığa oturtur ve Şeytan insana karşı kullanabileceği silah ve insanda oluşturulmasını istediği defolardan bahseder. Buna karşı insanlık ise en muazzam silah olarak, din, peygamberler ve alimleri alır.

İşte bu dengenin bir taraf lehine ölçüsüzce bozulmaması için bazı olaylar, haberler, ayrıcalıklar doğrudan değil, dolaylı ve perdeli anlatılır.

En’am Suresi 59. Ayet bu durumu muazzam ortaya koyar:

“Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları O’nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez.Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez.Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki açık, net bir kitapta bulunmasın.”

Mübarek kitapta belki onlarca ayet farklı kontekslerde benzer ifadelerle yer alır. Örneğin Şura Şuresi:

“Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nun yanındadır. Dilediğinin nasibini bollaştırır, dilediği kimsenin nasibini daraltır. Çünkü O, her şeyi bildiği gibi her duruma en uygun olanı da bilir.” (12)

Kitab-ı Mukaddes’te de benzer bahisler geçer: Misal Mezmurlar-139

“Henüz döl yatağındayken gözlerin gördü beni; 

Bana ayrılan günlerin hiçbiri gelmeden,

Hepsi senin kitabına yazılmıştı.” (16)

Ya da Vahiy – 5:

“Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm.  Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm.  Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı. Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, “Ağlama!” dedi…

…Tomarı almaya,

Mühürlerini açmaya layıksın!

Çünkü boğazlandın

Ve kanınla her oymaktan, her dilden,

Her halktan, her ulustan

İnsanları Tanrı’ya satın aldın.

Onları Tanrımız’ın hizmetinde

Bir krallık haline getirdin,

Kâhinler yaptın.

Dünya üzerinde egemenlik sürecekler.”(1-10)

Buralarda geçen gayb hazineleri veya anahtarlarını Hz. Peygamber (SAV), şöyle izah eder: “Gayb hazineleri beştir: Kıyamet hakkındaki bilgi Allah’ın nezdindedir. Yağmuru dilediği yere dilediği miktar indiren O’dur. Rahimlerin ihtiva ettiği çocukların istikballerini bilen O’dur. Hiç kimse yarın yapacağı şeyleri bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olan Allah’tır.

Suat Yıldırım Hoca Kur’ân’ın bu dilinin, ilahi hakikatleri ekseriya müşahhas üslupla anlatmasından kaynaklandığını söyler. Mücerret yani soyut üslupla “Allah’ın ezeli ilminin dışında hiçbir şey olmaz” gibi bir ifade yerine burada buyurulduğu gibi çok canlı, uçsuz bucaksız bir manzara içine giriyoruz. Mesela “O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez” cümlesi, muhatabı dünya genişliğinde bir ormana yerleştiriyor. “Her taraf yemyeşil. Sayılara sığmayacak kadar yaprak, yaprak, yaprak… Bunlardan birinin sessizce düşmesi bile O’nun izni dışında olmaz” anlatımıyla varlıkta olan biten her şeyin Allah’ın izni ile olduğu pek etkili tarzda anlatılmaktadır” der.

Bediüzzaman ise yine muhteşem bir analitik bakış perspektifiyle bakar mevzuya. Risale-i Nur’un klasik tefsir disiplinine en uygun eseri olan İşarat’ül İ’caz’ın Mukaddime’sinde şöyle buyurur:

“Ey arkadaş! Her şeyin Kitab-ı Mübin’de mevcud olduğunu tasrih eden “Yaş kuru her şey bu kitapta vardır” âyet-i kerîmesinin hükmüne göre: Kur’an-ı Kerîm zahiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri gerek mu’cizeleri hakkında Kur’an-ı Kerîm’in işaratından fehmettiğime göre mu’cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takip edilmiştir…”

Hülasa olarak Hazreti Bediüzzaman, geçmiş, şu anki zaman ve gelecekte olan biten ne varsa her şeyin Kur’an’da olduğu yorumunu destekler. Mesele olup-olmaması değil, bunu görüp görememekle ilgilidir. Zira Kur’an-ı Kerim’in anlam katmanları arasında gezinebilecek derinlikte olanların, yüzeyde anlatılan tarihsel bir kıssayı okurken bir alt katmandaki başka bir meseleyi görebilmektedir. Bediüzzaman bu duruma dair onlarca örnek sunar Risalelerinde. Mesela; Hz. İbrahim’in ateşe atılması mevzusuna bakarken yanmayan giysinin bulunmasından, soğuğun bir noktadan sonra yakıcılığa dönmesine vurgu yapıldığın söyler ve ayetteki “Berden ve selamen – serin ve selametli ol”daki “selametli ol”manın Hz. İbrahim’i donarak yanmaktan kurtardığını ifade eder.

Esasen mesleği, ilmi, hikmeti ne olursa olsun, her kişinin semavi metinlerden bir şey çıkarabileceğine dair acizane şahsımla ilgili bir örnek vererek bu bahsi sonlandırmak isterim.

Malum Risale-i Nur’un bir çok yerinde kelime olarak “Sinema” geçerken belki yüzlerce yerde, temsili hikayecik, misal vs. gibi görselleştirme geçer. Haddizatında Hz. Üstad erken Said döneminde sıkı bir film izleyicisidir de. Lakin daha ağır meseleler öncelenip, bir de omuzlara vazife yüklenince dünyevi olan her alan gibi sinemadan da elini eteğini çeker.

Şahsen sinema meselesiyle haşir neşir olan biri olarak bu meselenin semavi kitapları boyutunda nasıl geçtiği kadar, hakikat sinema ilişkisine dair yıllardır kafa patlatırım. Geldiğim noktada hakikate yaklaşma merhalelerinde “Film’elyakin” denen bir durumu tespit edip, kutsal metinleri bu duruma göre okumaya başladığımda hayretle, aslında “artistliğin” de rol modelinin Kur”an’da geçtiğini hayretle gördüm. Evet belki de Hz. İbrahim ilk aktördü kim bilir?

Mesele şu; malum Hz. İbrahim Kabe’ye girip tüm putları indiriyor ve baltayı bir putun boynuna asıyor. Asrın muktedirlerinin adamları içeri dalınca “Bunu kim yaptı?” diye gürlüyorlar. İşte tam bu esnada Hz. İbrahim’in yaptığı şeye “rol” demek mümkün. Peygamber asla yalan söyleyemeyeceği için şöyle cevap veriyor: “Balta kimin boynundaysa ona sarsanıza!”

Sadece semavi metinlerde değil başka bazı tarihsel bulgu ve kalıntılardan yola çıkarak sinemaya ulaşmanın mümkün olduğunu Göbeklitepe kalıntılarını gezinirken de gördüm. Sütunların birinde aynen şu görsel vardı:

Sinemaya aşına olanlar T şeklindeki sütunların bazılarında bulunan görsellerin sinemadaki “Story board”lara çok yakın materyal olduğunu anlaması hiç zor olmayacaktır. Hatta dahası var, bazı sütunlarda yaban ördeklerinin, turna kuşunun adeta “Stop motion” tekniğiyle hareket ettirildiğini görmek mümkün.

Bu meseleyi daha detaylı olarak inşallah Film’elYakin çalışmasında paylaşacağım.

Büyük İslam alimi Merhum Seyyid Kutup “Kur’an’da kıyamet sahneleri kitabında kendi nakledeceği sahnelerden önce, İslam öncesi, hatta tek tanrılı dinler dışındaki ahiret ve ahir zaman tablolarından örnekler verir. Şöyle der;  “Eski Mısır, Uyanık insan zamirinde fışkıran kaynağın ilk şafağına şahid olmuş, Ölümden sonra hayır ve şer’ den hesap verileceğine, kötülük ve iyilik karşılığında adaletli ceza verileceğine dair ilk inanca sahip bulunmuştur. Bugünkü mevcut bilgimize göre bu akide oradan bu mamur dünyanın sırtında bulunan başka bir yere sıçramazdan Önce iki bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir! Milâttan önce 2600 yılı civarında (Beşinci Aile Devrinde) _ Eğer daha önce yok ise Mısır’da bir ahiret inancı vardı. Bu ahiret âleminde hayra ve şerre ceza verili yordu. O zaman bu inanç, yalnız kâhinlere ve din adamlarına münhasır değildi. Millet arasında yaygındı. Bu yaygınlık gösteriyor ki, bu inancın kökleri bu tarihten daha önceki zamanlara kadar uzanır..”

Fiten ve Melahim ile ilgili meselelerde İslam alimleri ile bu tür işlerle seküler düzlemde uğraşanlar arasında çok enteresan ve ciddi bir makas vardır. İslam alimleri ahir zaman sahnelerine dair tasavvurların odağına Mehdi, Süfyan, Deccal, Ye’cüc Me’cüc, Dabbetül Arz gibi meseleleri yerleştirirken, dünyevi düzlemde yer alanlar belalar, tufanlar, salgınlar, depremler ve sair felaketleri koyarlar.

Bediüzzaman çok ama çok önemli bir hatırlatma ile meseleyi ele alır; Gaybı sadece Allah bilir. Peygamberler de dahil insanlar bilemez. Ancak ve ancak onlara bildirilmişse ve izinlilerse bildirebilirler.

Bir tür fokuslama tercihi diyebileceğimiz seküler/semavi ayrışmasında Bediüzzaman meseleyi biraz daha yakınlaştırarak, lokasyon ve konjönktör gibi vektörleri de ekler.

İşte 5. Şua meselesine bu prizmadan bakmakta fayda olacak.

1 YORUM

  1. Nedim abi, merhaba.

    Ben Frankfurt`ta ikamet ediyor olup su an itibariyle VHS`de TR ögretmeni olarak calisiyorum . Sizi degisik mekanlarda bir kackez görme firsatim oldu lakin tanismak istememe ragmen nasip olmadi.

    Melaim cagi adli yazi dizinizi 7. bölüme kadar okudum ve dinledim .Önemli konuklara kendi üslübunzla bir cok tarihi ,bilimsel ve tefsir referanslariyla yaklasimda bulunmusssunuz. Hepsini büyük vukufiyetle anlamasamda genel persfektif ve cerceveyi algilamaya calisiyorum.Ilginc ve enteresan bir üslübunuz var. Bir cok okurun ilgisini cekiyorsunuzdur diye düsünüyürum.

    Fazla gevezelik ve polemige girmeden bu yazi dizinizin 7. bölümünün sesli versiyonu yok.Onuda bir sekilde sesli olarak internet ortamina eklenmesinin arsivleme acisindan iyi olacagini düsünüyoru.

    Tesekkür eder , bu fitne caginda maddi manevi virüslerden uzak kalmanizi dilerim.

    Bleiben Sie gesund!

    MfG

    Murat Solak

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin