Peygamberden daha akıllı olmak(!)

YORUM | VEYSEL AYHAN 

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 15)

Meşveret mevzuu Kur’an’da Hz. Süleyman kıssasında da geçer. Hz. Süleyman’ın mektubu Sebe Melike’sine ulaştığında yöneticileriyle istişare eder. Belkıs, kendisine belki de hidayet kapısının açılmasına vesile olacak bir altın vasfa, “istişare etme ahlakına” sahiptir.

Kur’an bunu dolaylı olarak ifade eder.

Neml, 29-32: “Kraliçe: ‘Değerli danışmanlarım! Bana çok önemli bir mektup gönderildi. Mektup Süleyman’dandır ve ‘Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla.’ diye başlayıp şöyle devam etmektedir: ‘Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek yanıma gelin!”

Değerli danışmanlarım, bu mesele hakkında görüşlerinizi istiyorum! Pek iyi bildiğiniz gibi, sizi çağırmadan, size danışmadan hiçbir meseleyi hükme bağlamam.”

Kur’an henüz Hz. Süleyman’ın yolunda hidayete varmamış bir insanın bu vasfını bize örnek gösteriyor.

Meşveret pek çok hadis-i şerifte vurgulanır.

“İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de, haybet ve zarar yaşamaz.”
“İstişâre edip doğru
neticede ulaşmamış bir topluluk yoktur.”

Hz. Ömer’in “şûrâ meclisi” vardı. Gerektiğinde muhacir ve ensârdan oluşan ‘Genel Kurul’u toplantıya çağırır, görüşlerine başvururdu. Herkesin fikrini serbestçe beyan etmesine imkân tanırdı.

“Hz. Ömer döneminde şûrâ anlayışının kurumsallaşması, şûrâ üyelerinin şehir dışına çıkmalarına bile izin verilmemesi düşünce özgürlüğü bağlamında başlı başına yeri olan bir konudur. Bu bakımdan şûrâ Hz. Ömer’de düşünce özgürlüğünün meşru temelini oluşturmuştur.” (Ahmet Kurucan, İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü)

Meşveretin önemini Bediüzzaman hazretleri de çok sık vurgular, Asya’nın ve Ortadoğu’nın geri kalmışlığını çözecek bir anahtar olarak ifade eder:

“Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûrâdır” 

“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.”

Bediüzzaman liderin değil çoğunluğun kararının tercih edilmesinin önemine ayrıca işaret eder: “Evvelâ: Meşverette hüküm ekserindir.”

ALLAH RASULÜ’NÜN İSTİŞAREYE AÇIK OLUŞU

İstişarede bir yönetici için en büyük tehlike, bir teklif geldiğinde teklifi, teklif edene bakarak değerlendirmektir. Bazen en müthiş fikir sizin “küçük” gördüğünüz biri vasıtasıyla gelebilir.

Allah Rasulü’nün (sas) dehası, fetaneti ve basireti eşsizdi. Ama bu, O’nun diğer insanlardan gelen fikirlere açık olmasına engel olmuyordu.

Ahmet Kurucan’ın “İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü” adlı eserinden çok önemli bazı örnekler aktarayım:

Bedir gazvesi öncesi Müslümanlar müşriklere en uzak kuyunun çevresine yerleşeceklerdi.

Genç sahabi Hubâb B. Münzir, Allah Rasulü’ne gelerek bu kararın vahye dayanıp dayanmadığını sordu. “Hayır”, cevabını alınca düşmanı susuz bırakmak için onlara en yakın kuyunun yanında konaklanmasını ve diğer kuyuların kapatılmasını önerdi. Allah rasulü bu teklifi kabul edip uyguladı.

Hubâb B. Münzir, Hayber’de de yerleşim yeri ile ilgili stratejiyi beğenmez. Benî Kurayza ve Benî Nadîr kabilelerinin arasına yerleşmenin onların haberleşmesini engelleyeceği yolunda teklifte bulunur ve bu teklifi benimsenir.

Ayrıca eğer o mevki Allah tarafından seçilmemişse düşmanın ok menzilinden ve bataklık yerlerden uzakta bir yere taşınılmasını teklif etmiş, bu teklifi de kabul edilmişti.

Allah Rasulü, bir gün “La ilahe illallah” diyenin cennete gireceği müjdesini insanlara vermek için Ebu Hureyre’yi yolladı. Ebu Hureyre yolda Hz. Ömer’e rastladı ve onu müjdeledi. Hz. Ömer, Ebu Hureyre’yi yolundan çevirerek Allah Rasulü’ne geldi. Şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulü, böyle yapmayınız. İnsanların bu müjdeye güvenip ibadetlerinde tembelleşeceklerinden endişe duyarım. Bırakınız ibadet etsinler.”

Allah Rasulü teklifi makul karşıladı. “Öyleyse, ibadet etsinler.” buyurdu.

Hendek savaşı öncesinde Selmân-ı Fârisî İran’da uygulanan bir savunma şekli olarak hendek kazılmasını teklif etti. Basit bir teklif değildi. Çok külfetliydi. 5,5 km uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 4,5 metre derinliğinde bir proje idi. O günün şartlarında çok zor bir iş olmasına rağmen Allah Rasulü kabul edip uyguladı.

Hendek savaşı 24 bin düşman askerine karşılık 3 bin sahabi ile yapılıyordu. Kuşatma uzamış şartlar altından kalkılamayacak hale gelmişti. İklim şartlarının sertleşmesi ve kış mevsiminin yaklaşması her iki tarafta bıkkınlık ve bezginliğe neden olmuştu. Bunu gören Hz. Peygamber düşman tarafa kuşatmayı kaldırıp evlerine dönmelerine karşılık Medine mahsulünün üçte birini teklif etti. Pazarlık sürdü. Ve müşrikler mahsulün üçte biri karşılığı savaşı bırakıp dönmeyi kabul ettiler. Allah Rasulü bu ön yoklamasını istişare meclisine taşıdı. Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d b. Muaz şöyle dedi: “Ya Rasulallah! Bu husus senin sevip de bizim uygulayacağımız, hakkımızda uygun gördüğün bir iş midir? Yoksa Allah’ın emredip bizim de itaat edeceğimiz bir şey midir?

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hayır. Bu benim şahsi görüşüm ve bunu uygun görüyorum. Çünkü bütün Arapların size tek bir yaydan ok attığını görüyorum. Eğer bunu yapmaya Allah tarafından emir olunmuş olsaydım sizinle istişare etmez hemen yerine getirirdim. Bu, kabul edip etmemekte serbest olduğunuz bir görüştür.”

Bunun üzerine Sa’d b. Muaz kanaatlerini şöyle ifade etti: “Ya Rasullallah! Vallahi bizim böyle bir anlaşmaya ihtiyacımız yok. Allah bizimle onlar arasındaki kesin hükmü vermesine kadar onlara vereceğimiz tek şey kılıçtır.” Ekseriyetin kanaati bu olunca Hz. Peygamber (sas) düşüncesinden vazgeçti ve anlaşmaya imza için gelen Gatafan komutanlarına “Artık sizinle bizim aramızda sadece kılıç konuşacak” dedi.

Hudeybiye anlaşması sahabe için tam bir şoktu. Kurbanlıklarını yanlarına almışlar, umre için yola çıkmışlar, aleyhlerine görünen bir anlaşma imzalanmış ve şimdi de elleri boş olarak Medine’ye döneceklerdi. Üstüne umre yapmadan kurban kesme emri gelmişti. Üst üste şokla sarsılan sahabi “kurban” emrine inanamıyor, belki vahiyle değişir diye ümit ediyordu. Allah Rasulü için belki hayatının en zor anlarından biriydi. Ümmü Seleme validemizle istişare etti. Ümmü Seleme “Çık, önce kendi kurbanını sahabenin önünde kendin kes. Böylece onlar bundan geriye dönüşün olmadığını anlarlar.” demişti. Ve Allah Rasulü bu teklifi hemen uygulamıştı.

Allah Rasulü (sas) Taif kuşatmasını kaldırmayı üç dört sahabi ile istişare etmiş ve dönüş kararını açıklamıştı. Fakat sahabe çoğunluğu karara katılmamıştı. “Taif fethedilinceye kadar buradan ayrılmayız.” diyorlardı. Bunun üzerine Allah Rasulü dar dairede aldığı kararı değiştirmiş “O halde yarın savaşa hazırlanın” demişti. Çoğunluğun görüşüne uyup kanaat değiştirmişti.

Tebük’te ciddi açlık ve susuzluk baş gösterir. Sahabe bazı develerin kesilmesi için Hz. Peygamber’den izin ister. Hz. Peygamber bu teklife evet der ama Hz. Ömer anında Hz. Peygamber’e bunun hayvanların azalmasına sebebiyet vermesi nedeniyle güçlerini azaltacağını, bunun yerine herkesin kalan tüm yiyeceklerini getirmesini ve kendisinin de bereket duası yapmasını önerir. Hz. Peygamber de ilk görüşünden vazgeçip, Hz. Ömer’in bu itirazındaki görüşe göre hareket etmeyi tercih eder.

Hz. Peygamber (sas) Medine’ye geldiğinde onların hurmaları döllendirdiklerini görür ve ne yaptıklarını sorar. “Erkek tohumdan alıp, dişi tohumun üzerine bırakıyorlar” cevabı karşısında “Bunun yarar sağlayacağını zannetmiyorum.” der. Bunun üzerine Medineliler o işi bırakırlar. Fakat hurma ağaçları o yıl çağla döker ve meyve tutmaz. Netice Hz. Peygamber’e haber verildiğinde “O sadece benim görüşümdü. Bilin ki, ben bir beşerim. Size dininizle ilgili bir emirde bulunursam onu derhal alın. Eğer kendi görüşüme dayanan bir şey emredersem, bilin ki ben bir insanım! Siz dünyaya ait işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz” dedi. Bu ifadeyle uzmanlığın, bilgi ve tecrübenin yerine işarette bulunmuştu.

Hz. Peygamber (sas) Mekke’de ağaç ve bitkilerin kesilmemesi ve koparılmamasını emir buyurmuştu. Fakat amcası Hz. Abbas “izhir” adı verilen demircilik, evlerinin çatısının kapatılması ve kabirlerde cenazeler için kullanılan bitkinin bundan müstesna tutulmasını istemişti. Hz. Peygamber de “İzhir hariç” diyerek bu teklifi makul karşılayıp kabul etmişti. (İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü, Ahmet Kurucan)

“Birgün Hz. Peygamber (sas) ikindi namazını dört rekât yerine beş rekât kıldırmıştı. Bunun üzerine, sahabilerden biri bu durumu istifsar etmiş, Allah Rasulü (sas) hemen kıbleye dönerek sehiv secdesi yaptırmıştı. Sonrasında şöyle buyurmuştu: ‘Namazda bir değişiklik olsaydı size (hemen) haber verirdim. Fakat ben de (nihayet) sizin gibi bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi (ben de) unuturum. (Bir şeyi) unuttuğum zaman bana hatırlatınız’ demiştir.” (Buhari)

Allah Rasulü (sas) bir beşer olduğunu, sehiv yapabileceğini ifade ederken, ben bir yönetici olarak aklıma güvenip istişareyi boş verirsem, hüküm verdiğim her konuda başarısızlığa davetiye çıkarırım.

Önemli bir hadisle bitireyim:

“Hz. Peygamber (sas) bir gün ashabına: ‘Sizden hiçbiriniz kendi nefsini hor ve hakir görmesin’ buyurur. Sahabe ‘Ey Allah’ın Rasulü! İnsan kendi nefsini nasıl hor ve hakir görür?’ sorusunu sorar. Hz. Peygamber; “Kişi birisine bir uyarıda bulunmak ister ama bir şey söylemez. Kıyamet gününde Allah bu kişiye; ‘Falana şöyle şöyle demene ne engel oldu?’ diye sorar. Kişi; ‘İnsanlardan korktum’ cevabını verir. Bunun üzerine Allah; ‘Ben korkulmaya daha layık değil miydim’ diye mukabelede bulunur.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned)

Sonuç olarak istişare çift taraflı bir amel.

Yönetici açısından istişareye ihtiyaç duymamak ve ikazlara kulak tıkamak şüphesiz yanlış.

Ama bir başka yanlış da yönetilenlerin bir yanlış gördüğünde veya bir işin hatalı olduğunu düşündüğünde uyarmaması ve “neme lazım” demesi.

Maalesef en büyük yanlışları, konumunun sarsılmasından korkup ikaz etmeyen alttakiler yapıyor.

Sonraki yazı: Nepotizm ve yakınları kayırma

8 YORUMLAR

  1. “Maalesef en büyük yanlışları, konumunun sarsılmasından korkup ikaz etmeyen alttakiler yapıyor.”

    Evet ben kendimden biliyorum, en büyük hata bu.Neye mal olursa olsun yanlışı alttaki üste söyleyebilmeli.Bilmeli ki söylemediğinde bir gün o iş gelip kendisini de vuracak.Bu sürecin bize öğrettiği en büyük derslerden biri de bu.Alt direnirse üst birşey yapamaz.

  2. Defalarca bulunduğum konum elimden alındı, iki defa kovuldum, bir üsttekiyle konuşmak isteyince ‘kendisine tebliğ ettik ya denildi..beni hiç görmemiş ve dinlememiş olmasına rağmen, itaat et kurtul sözü küçük dağların tanrıları tarafından bize dikte edilmeye çalışıldı..son paragrafınızdaki sözlere katılmakla birlikte alt konumdaki insanlar sonuçta bizim insanımız, üsttekiler gibi, çocukluğundan yada gençliğinden beri bu işte olanları yarım bilgi ile yada bilgisizlikleriyle pasifize ettiler..cemaat bir sığınaktı bizim için, biz güvenirdik üstlerimize.. ama üstlerimizde kendilerine güvendiklerinden,birbirlerini kişisel ve kurumsal olarak denetleyecek mekanizmaları kurma zahmetine girmediler.en azından ben görmedim, var olduğunu zannetiğimiz kurullar yada heyetlerde alttakini sürdü, kovdu yada konumu düşürüldü haklı olsa bile.. hiç istifa eden bir üst , yada bu işi yapamam diyen birini görmedim..yani altta üstte aslında bulunduğu konumu korumak için ya sessiz kaldı yada zalim oldu.. benim gibilerde çocukluk hayalleri çalınmış olarak gayri memnunlar kitlesine dahil edildi.. herşeye rağmen bu hizmet Allah ın işi, bizde herşeye ve herkese rağmen Allah ın izniyle bu işin içinde olacağız, çocukluk hayallerimizi tekrar kuracağız, gene yıkılırsa tekrar, tekrar, ölünceye kadar..Allah hizmetinden ve rızasından ayırmasın..

    • Keşke yolun bundan sonrası için bari bu kriterlere önem verilse üst”den alta alt’dan üst’e şeffaf olunsa kimsenin gönlünde bir ufacık ukde bırakılmasa diyecektim ya hem keşke caiz değil hemide yolun kaderi bu derler!…

  3. Veysel bey, hiçbir şey dediğiniz gibi olmuyor.Bieşeylen yanlış olduğunu söyleyince, veya bir kaç şeye başkaldırınca sevilmeyen insan oluyoruz. Ama açıkçası umurumda bile değil sevilmemek. Çok şükür düsturum

    “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.” Çok şükür. Allah sizlere uzun ömürler versin ki böyle bilinçlendirici yazılar yazasınız.

    • Aslında benlikten, kaynaklanan hoşa gitmeyen çok durum var. Üstte bulunanların olumlu gelişmeleri kendi hanesine yazdırmak gibi uğraşları oluyor. Bu üstteki arkadaşların gerek görmeyip boşladıkları bazı işeri, sormadan hallettiğinizde ve sesinizi çıkarmadığınızda kendi hanelerine yazıldığı için ses çıkarmıyorlar. Halbuki başta karşı çıktıkları işler… İstişare yapmak ve uygulamak için o kültüre sahip olmakta gerekiyor.

  4. Yazı istişarenin önemini anlatıyor elbette, bu bilgiler ışığında bundan sonrası için kendimize bakmamızı sağlıyor.

    Yine de bir eksik var sanki; “herkesle istişare edilir mi?” Dini kaynaklarda bununla ilgili yaşanmış tecrübe yok mudur? İstişarenin ilgili konunun uzmanları ile yapılması gerekmez mi? Çok zaman ehil olmayan kişilerin görüşleri isabetsizken, konumlarından dolayı kabul görüyor. Konunun uzmanının bulunmadığı zamanlarda, elbette diğer kişilerin bir ortak karar vermesi gerekir. Fakat çoğunluk bir konuda anlaştı ise, o mecliste bulunan bir uzman farklı görüş belirtir ve uygulanmazsa ne olur? Hz. Ömer’in şura meclisine herkes alınmıyordu herhalde.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin