Özgürlükle terbiye olur mu?

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Şöyle diyor araştırmacı gazeteci Münker Odabaşı: “Hapishane verileri konusunda birbirinden farklı veriler elimizde mevcut. Hem İstatistik Kurumu’na hem de sivil toplum örgütleri ve medyaya baktığımızda 300 binlere yaklaşan bir mahpus nüfusuna sahip olduğumuz görülüyor. Mahpus nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i hükümlü, yüzde 30’u ise tutuklulardan oluşuyor. Ayrıca bin 500 civarında hasta mahpus, 3 bin çocuk mahpus, 700-800 civarında bebek mahpus bulunuyor.”

Hapishanesiz Toplum Arayışı - Münker Odabaşı | kitapyurdu.com

Odabaşı, “hapishane” kavramına akademik açıyla bakan bir araştırmacı. Kitap olarak da basılan  “Hapishanesiz Toplum Arayışı” ise bir tez çalışması.

Suç ve ceza konusunda dünyada her toplum farklı özellikler gösteriyor.

Dolayısıyla cezanın doğal bir uzantı ve aparatı olan hapishaneler de öyle.

Normatif hukukun idealize edildiği toplumlar, bu sorunu aştı aşacak noktaya gelmiş durumda.

Hapishane konusunda bir bilim disiplini içerisinde ilk ve en önemli çalışma sayılabilecek olan Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” isimli çalışmasına göre, bu mekanlar suç kavramından çok sonra 17. yüzyılda kurumsal olarak kendini gösteriyor. Bu zamana kadar toplumlar aynı toplum, suç aynı suç olmasına rağmen kurumsal olarak hapishanelere rastlamak mümkün değil.

Odabaşı da bu tarihsel veriden yola çıkarak soruyor soruyu. Hapishanesiz bir hayat mümkün mü?

Genç akademisyene göre, ilk hapishaneler ile günümüzdekileri karşılaştırıldığında bir yapısal evrim de söz konusu: “İlk dönem hapishaneler daha çok birer durak mekân olarak kullanılmış, cezanın infaz edileceği ana kadar failin bekletildiği birer “bekletme merkezi” olarak işlevini sürdürmüştür. Yani bireyi kapatarak “terbiye” etmeye çalışmaya ve özgürlüğünden mahrum bırakarak hapsetme yöntemine başvurulmadığını görüyoruz. Son 300 yıldır kapatılma yaygın bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaya başlanmış. Bunun en büyük nedeni ise özgürlüğün insan yaşamındaki öneminin anlaşılmasıdır. Dolayısıyla, özgürlüğün yaşamsal değerde oluşunun fark edilmesiyle, bireyin kapatılarak daha iyi “ıslah” olacağı inancı doğmuş ve hapsetme hayatımızın bir parçası haline gelmiş.”

Münker Odabaşı’nın araştırması üç bağlam üzerine oturtulmuş.

Hapishanesiz toplum arayışı
Münker Odabaşı

Birincisi: Bir ıslah etme aparatından çok modern yaşamın parçası olarak görülen ve yayılımı durdurulamayan hapishane kavramına karşı “Neler yapılabilir?” sorusunun cevabının peşine düşmek.

İkincisi: Bir sosyal/toplumsal konsültasyon çabası. Özellikle son 15 yıllık gelişime bakarak ortaya görselleştirilebilecek bir tablo çıkarma çalışması.

Üçüncü ve benim açımdan çalışmayı en değerli kılan bağlam ise, medyanın bu konudaki odak probleminin analiz edilmesi. Devlet/paradigma merkezli hapishane haberlerinin yerine insan/mahpus odaklı bir bakış açısının mümkün olup olmayacağı…

Kitabın ismine bakarak hemen bir mefhum-u muhalif üretmek her zihin için ilk işlev gibi duruyor. Hapishanesiz bir toplum, kuralsız, kaotik, hatta anarşik bir sistemi arzulamak mıdır?

Şüphesiz bunun cevabının “hayır” olduğunu söylüyor Odabaşı ve şöyle diyor: “Hapishanesizlik cezasızlık demek değildir ki, hapsetme dışı alternatif tedbirlerin uygulanması demektir. Toplumsal yaşamdan soyutladığınız bireyi, tekrardan sağlıklı bir şekilde topluma kazandıramazsınız. Özgürlükle “terbiye” etmek kadar ağır bir yaptırım yoktur. Hapishanesiz başka bir dünya mümkün, çünkü bu yönde adım atan ülkeler var. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin birçoğu mahpus nüfuslarını ciddi oranda azaltmaya başladılar.”

Özgürlüğü bir terbiye aparatı olarak kullanmak…

Sanırım meselenin püf noktası burası. Güç sahipleri, giderek kontrolünü yitirdiklerini düşündükleri toplumu kontrol edilebilir eşikte tutabilmek adına korkuyu kullanırlar bidayetinden beri. Arzu eden kısa süre önce yazdığımız “Korku A.Ş.” başlıklı yazımıza bakabilir. Muktedirin bu “nush” yöntemi kısa süre sonra insanın en tabii hakkı olan özgürlüğü terbiye aparatı olarak kullanmasına dönüşüyor.

Sonuç ise malum, “bilmem şu kadar yeni hapishane açıyoruz” diye böbürlenen adalet ve içişleri bakanlarının yönettiği bir ülke. “Şehrimize yeni iş imkanı” diye valilerin cirit attığı bir toplum ve “5 yıldızlı otel konforu” diye haber yapan medya.

Türkiye’de sadece son 5 yılda 114 hapishane yapıldı. 2025 yılına kadar 193 cezaevi daha yapılması planlanıyor. 300 bine yakın insan hapishanede tutuluyor. Mahpus nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i hükümlü, yüzde 30’u ise tutuklulardan oluşuyor. Ayrıca bin 500 civarında hasta mahpus, 3 bin çocuk mahpus, 700-800 civarında bebek mahpus bulunuyor.

Görüldüğü üzere, çözüm daha fazla hapishane açmaktan değil, adaleti gecikmeden ve hassas şekilde uygulamaktan geçiyor. Hapishanesi çok olan toplumlara adil ve özgür toplum denmiyor maalesef.

İş bu sebepten özgürlük ve demokrasi endeksinde en başa oynayan modern toplumlarda hapishaneler boş çekiyor ve kapatılmak gibi bir durumla karşı karşıya.

Modern toplumlar, kendi halkları için hapishanesiz bir çözüm arayışına yönelik kafa yoruyor ve çözüm arıyor. Bu alanda şaşırtıcı ve övgüyle söz edilebilecek mesafe almış ülkeler de mevcut. Örneğin, Hollanda, Estonya, İsveç, Letonya, Finlandiya, Polonya, Almanya, Lüksemburg, Danimarka gibi devletler mahpus ve mahkum nüfuslarını ciddi oranda giderek azaltmayı başarmış durumda.

Ev hapsinden şartlı tahliyeye, elektronik kelepçeden zorunlu ikamete kadar pek çok alternatif sistem deneniyor modern toplumlarda.

Son tahlilde “Hapishanesiz bir toplum mümkün mü?” sorusunun cevabı “Elbette mümkün” şeklinde. Ve galiba bunun için halkını ayrımsız birey olarak gören devlet, binayla övünmeyen yönetici ve daha önemlisi sistem/paradigma değil insan odaklı haber yapıp üreten medya ile mümkün.

Böyle bir düzelme Türkiye için mümkün mü? Ya da yakın zamanda olma ihtimali var mı?

Bu tür soruların cevabı için ise başka araştırmalar yapılması gerekiyor sanırım.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin