Muhalefet ne istiyor?

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Dünyanın neresinde olursa olsun, herhangi bir politik muhalefet hareketinin, ideolojilerden önce ilkelere ihtiyacı var. İlkeler pusula gibidir. Pusulası olmayan muhalefet hareketleri, politik pragmatizmin içinde kaybolurlar.

İlkeler, doğrulara ve yanlışlara ilişkin ana değerleri oluşturur. Duruma göre mevzi almak, pragmatik-popülist politik davranışın temeliyken, ilkelere göre siyaset etik ve politikanın birlikteliği esasına dayanır. Kötüyle olan mücadelede kötü olamazsınız. İyi, siyasetin yegâne amacıdır. Politika her zaman iyi sonuçlar vermeyebilir. Ama başlangıcında iyi niyete dayanmak zorundadır. İyi niyetli politikanın temelinde yatan etik değerler olmalıdır. Etik değerleri rafa kaldırıp ucuz politik başarı elde etmeye çalışmak, karşınızdaki mutlak kötülüğün vücut bulmuş şekli bile olsa, onunla aynı seviyeye düşemezsiniz. Eğer düşecekseniz, neden kötüyle mücadele ediyorsunuz? Sizin ondan farkınız nedir?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Türkiye’de meclis içi ya da dışı muhalefetin ilkeleri nedir? Daha doğrusu, herhangi bir ilkesi var mıdır? Muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, solcu ya da sağcı olmadan önce buna karar vermek gerekiyor. Türkiye muhalefetinin buna karar verdiğinden emin değilim. Değerler evreni, ilkeler üzerine inşa edilir. İdeolojilerin dayanak noktası bu değerlerdir. Politik davranışa temel oluşturan ideolojiler eğer ilkelerden kopuksa, çürümüşlük kaçınılmazdır. Politik pragmatizm iktidardayken kamufle edilebilse de, muhalefetteyken kabul edilemez, sırıtır ve rahatsız eder. İktidar ilkelerden koptuysa, bu güç zehirlenmesidir. Ancak muhalefet ilkelerden koptuysa bu güce tapmaktır. Siyasete güce ulaşma sanatı olarak bakan bir muhalefetten iyi hiçbir şey çıkmaz. Oysa iyiden kopuk siyaset, baskıdan, zulümden ve çürümeden başka bir şeye gebe değildir. Siyasete sadece kazanılması gereken bir güç mücadelesi olarak bakan zihniyet, iyiye yönlendirmez. Zafer kazanmanın yanında, bu zaferin nasıl kazanıldığı önemlidir. Çünkü zaferden sonrası, esas ilgi alanımız olmalıdır. Ülkeyi ve halkı kurtaracak siyasal hareketler, sağlam ilkeler üzerinde durur. İlkelerini dönemsel küçük başarılardan veya elde edecekleri bir iki puanlık oy artışından daha fazla önemser. Tekrar soruyorum o zaman: Bu muhalefetin herhangi bir ilkesi var mı?

Neden bu soruyu soruyorum?

Çünkü Türkiye son beş yılda kendi anayasasından koptu. Tanzimat’tan bu yana yaşanan politik süreçte elde edilen kazanımların çoğu bu beş yılda kökünden kazındı. Evet, biliyorum, bu süreç elbette hiçbir zaman ne tam bir demokrasi, ne de tam bir hukuk devleti inşa edebildi. Fakat bu süreçte birçok ilke tohumları toprağa düştü, yeşerdi, kök saldı. Elbette devlet her zaman bu değerleri beslemedi, ama muhalefet bu değerleri talep etti. Her muhalefet hareketi, iktidara gelmeden önce devlette aksadığını düşündüğü, yanlış gittiğine inandığı şeyleri, değerleri çerçevesinde toplumun gündemine getirdi. Saikleri, hedefleri, amaçları tartışılabilir. Ama iktidarın dilini kullanan muhalefet başarılı olamadı. Örneğin Demokrat Parti geleneği darbelerin sivil siyasete müdahalesini ve kurduğu vesayet düzenini benimsemedi. Kürt hareketi Kürtlerin asimilasyonuna dayanan kimlik politikalarını kabullenmedi. İslamcılar rijit Kemalofaşist seküler uygulamalardan doğan insan hakları ihlallerini normalleştirmedi. Muhalefetteyken her biri kendi ilkeleri bakımından iktidarı eleştirdiler. Islahat talep ettiler. Bunu seçmenle paylaştılar. İktidar politikalarına karşı söylemler geliştirdiler. Pozisyon aldılar.

Bugün muhalefet rejimin politikalarına karşı pozisyon alıyor mu? Muhalefet neyi eleştiriyor? Nasıl eleştiriyor? Dün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin bildiri yayınlayan emekli amirallerle ilişkisi iddiasını ortaya atan cumhurbaşkanı Erdoğan’a haklı olarak karşı çıkarken, yukarıda işaret ettiğim muhalefet anlayışından ne kadar uzakta olduklarını gözler önüne serdi. Kendilerinin bildirici amirallerle ilintisinden duyduğu rahatsızlığı, Erdoğan’la aynı seviyede bir retorikle eleştirdi. Ne diyordu Kılıçdaroğlu? Erdoğan tarafından 2018 senesinde Hollanda büyükelçisi olarak atanan Şaban Dişli’yi kastederek, şunları söylüyordu: “Neymiş efendim, bazı imzacı emekli amirallerin eşleri, kardeşleri CHP’liymiş. Şu zekâya bak Allah aşkına. Bu aklı size kim veriyor? Eğer sen darbeci akrabası arıyorsan ben sana söyleyeyim, 251 kişinin katili olan darbecinin kardeşini büyükelçi tayin etmedin mi? Siz şehitlere bile saygı duymuyorsunuz. İstiyorsan şehit ailelerine soralım ne diyecek?”

Evet, rejimin reisi, demokrasi ve hukukla bağlarını tümden kopartmış otokrat Erdoğan imzacı amirallerin CHP ile “bağlantılı” olduklarını öne sürerek bel altına vuruyordu. CHP lideri ise, ondan daha ileri giderek, hukuktaki en temel ilkelerden biri olan “suçun bireyselliği” ilkesini hiçe sayıyor, Erdoğan’ın büyükelçi atadığı kişinin kardeşinin 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi çerçevesinde tutuklanan general olduğunu hatırlatıyordu. Kılıçdaroğlu’nun söylediğinden çıkan anlam şudur: Birinin yakın bir akrabası bir suç işlerse, o kişi de suçludur.

Şimdi durup düşünelim. Erdoğan’ın iddialarına böyle yanıt vermek muhalefeti güçlendiriyor mu, zayıflatıyor mu? Muhalefet liderinin, rejimin, Erdoğan’ın, AKP’nin veya Cumhur İttifakı’nın yaptığı yanlışları eleştirmesi gerekmiyor mu? Eğer ana muhalefet lideri de rejimin Sippenhaft (aile boyu suç) uygulamasını savunuyorsa, yaptığına muhalefet demek ne kadar doğrudur diye sormayalım mı?

Bugün milyonlu rakamlara yaklaşan büyük bir kitle, akrabalarının işlediği iddia edilen suçlar nedeniyle fişlendi, kamudan uzaklaştırıldı, hakkında kovuşturma ve soruşturmalar açıldı, gözaltına alındı, tutuklandı, insanlar cadı avına uğratıldı. Bu büyük, kitlesel bir sorundur. Muhalefet ideolojik gruplar arasında fark gözetiyor. Kendilerine yakın olanların insan hakları sorunlarını gündeme getiriyor, bunları eleştiriyor. Başka grupların benzer sorunlarını ise görmezden geliyor. Bu zaten standart bir prosedür olmuş durumda. Fakat bu olan başka! Burada muhalefet açıkça rejimce uygulanan Sippenhaft (aile boyu suç) kanunsuzluğunu, rejimin liderini eleştirmek için kullanıyor. Ve doğrudan doğruya rejimin bu uygulamasını meşrulaştırmış oluyor.

İşte ilkeler bu yüzden gerekli. İlkeleri kaygan zeminde olan bir muhalefet, iktidara gelse bile herhangi bir düzelme olmaz. İlkelerini politik oportünizme kurban edebilecek kadar dererleri çürümüş bir muhalefet, kimi ikna edecek? Bu muhalefete bakan insanlar, sorunlarını kanıksayacaktır. Dahası, bu muhalefete bakan rejimin karar alıcıları insan hakları ihlallerinde daha da ileri gidecektir. Zaten yürütme tarafından tümüyle kontrol altına alınmış olan yargı, muhalefetin bu ilkesizlikleri yüzünden yaptığı siyaset köpekliğinde daha da korkusuzlaşacak, gemi iyice azıya alacaktır.

Söylem, siyasetin temelidir. Söylemlerin temeli ise sağlam ilkelerdir. Sağlam ilkeler olmaksızın, değerlerle aralarında bağ olan, ahlaklı siyasal pozisyonlar geliştirilemez. Muhalefetin etikten kopma lüksü yoktur. Çürük yumurtadan civciv çıkmasını beklemek anlamlı mı?

Bugün eğer muhalefet düzgün ve kararlı biçimde KHK’lara, insan kaçırmalara, işkencelere, fabrikasyon yargı süreçlerine, hak ihlallerine, görevden hukuksuzca alınan milletvekillerine, belediye başkanlarına, tutuklu yazarlara ve akademisyenlere itiraz etse, rejim bu kadar rahat konsolide olabilir miydi? Bunu bırakın, uluslararası toplum Türkiye’deki insan hakları ihlallerini eleştiren bir rapor yayınlasa, muhalefet çıkıp rejimin uygulamalarını savunmuyor mu? Bu muhalefet sahi ne istiyor?

3 YORUMLAR

    • Burada ironik ama hak vermemek elde değil. Hani pahalılık’tan şikayetçi olup çocuk bezi alamıyorum diye ağlayan vatandaşa ” Seçim olsa oyunuzu kime verirdiniz” sorusuna verdiği cevap ” tabiiki Ak-parti yok Kılçdaroğlunamı verecektim adam kahvehane ağzıyla konuşuyor” ne diyelim Böyle saça böyle tarak
      Neresini tutsan dökülen bir milletin muhalefeti de bu
      kadar olurdu zaten!…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin