Osmanlı’dan Cumhuriyet’e depremler

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Türkiye hareketli fay hatları üzerinde bulunması nedeniyle sık sık depremler yaşamasına rağmen bu realite kısa bir süre gündemde kalıp yeni bir depreme kadar akıllara bile gelmiyor.

Son olarak Elazığ ve İzmir depremleri, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu bütün kamuoyuna bir kez daha hatırlattı. Özellikle 17 Ağustos 1999’da yaşanan ve başta İzmit ve İstanbul olmak üzere ekonomik yönden en önemli ve nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu şehirleri etkileyen Marmara Depremi’nde yaşananlar uzun bir süre Türkiye’yi meşgul etmiş ve çeşitli tedbirler alınmaya çalışılmıştı. Ancak son depremler, yıllardır devam eden söylemlerin icraata yansımadığının da önemli bir göstergesi oldu.  

ZELZELEDEN DEPREME

Türkçede 1930’lara kadar Arapça kökenli “zelzele” kelimesi kullanılırken daha sonra “depre(mek)-hareket etmek-kımıldamak” fiilinden türetilen deprem kelimesi tercih edilmiştir. Deprem “yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme durumuna geçmesi yüzünden oluşan sarsıntı, yer sarsıntısı, hareket” olarak tanımlanmaktadır.

Kur’an’da “zelzele” kelimesi bir ayette doğrudan geçmekte, beş ayette de bu kelimeden türeyen kelimelere yer verilmektedir. Zelzele; iki ayette kıyametin kopması esnasındaki yer sarsıntısını, üçünde ise geçmiş ümmetler, Peygamberimiz ve sahabenin dinleri için çektikleri sıkıntıları ifade etmek için kullanılmıştır.

Hadislerde bazı kavimlerin maruz kaldığı depremler, kıyamet depremi, deprem sırasında ve sonrasında yapılacak ibadetler, depremlerin ilahi birer ihtar olarak görülmesi gerektiği ve çoğalmasının kıyamet alametlerinden olduğu vb. hususlar vurgulanmıştır.

İslami gelenek depremleri, Allah’ın koyduğu kanunlar çerçevesinde gerçekleşen olaylar, depremle ilgili bilimsel faaliyetleri de Allah’ın ayetleri üzerinde analiz ve tefekkür amaçlı çalışmalar olarak değerlendirmiştir.

İslam toplumları da depremleri manevi ders alma vesilesi olarak görmüşler, örneğin 834 depremi Ahmet bin Hanbel’e yapılan işkenceyle açıklanmış, II. Bayezid zamanındaki 1509 depremi de dönemin bürokratlarının halka yaptığı zulümlerin bir sonucu olarak yorumlanmıştır.

İslam Dünyası’nda depremlerin nedeni olarak “öküz, balık ya da Kaf Dağı” gibi açıklamalar yapılmışsa da İslam alimlerinin büyük bir kısmı bu yorumları reddetmişler ve bu düşüncenin Ehl-i Kitap vasıtasıyla yayıldığını ve İsrailiyat’tan kaynaklandığını savunmuşlardır.  

KIYAMET-İ SUĞRA: 1509 DEPREMİ

Müslümanlar fetihlerle birlikte depremlerin yoğun olarak yaşandığı bölgelere hâkim oldular. Böylece İslam şehirleri büyük depremlere maruz kaldı ve binlerce insan hayatını kaybetti. Örneğin 847’de meydana gelen 7 şiddetindeki depremde Şam’daki Emeviye Camii’nin dörtte biri yıkılmış, rivayetlere göre; Antakya ve Musul’da binlerce kişi hayatını kaybetmişti.

Arap Yarımadası’nda da özellikle Ölü Deniz Fay Hattı’nın harekete geçmesiyle pek çok deprem yaşandı, örneğin 1749’da Bekaa merkezli depremde on binlerce insan vefat etti.

Anadolu’da da sık sık depremler olmuş, örneğin Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın harekete geçmesiyle 1419’da Amasya-Tokat-Bursa ve İstanbul hattında büyük bir deprem yaşanmıştı. Aynı hatta 17 Ağustos 1668’de de 7,8 veya 8 şiddetinde olduğu tahmin edilen büyük bir deprem daha meydana gelmişti.

Osmanlı Devleti’nin egemen olduğu toprakların önemli bir bölümü fay hatları üzerinde bulunuyordu. Bu durum başta İstanbul olmak üzere birçok yerde defalarca o zamanki ifadeyle “zelzele” yaşanmasına yol açtı. Bunlar içinde en önemlileri 1509, 1719, 1766 ve 1894 depremleridir.

1509 depremine “kıyamet-i suğra” denilmiş, adından da anlaşılacağı üzere büyük bir felaket yaşanmıştı. Kaynaklara göre 22 Ağustos Cuma gecesi meydana gelen deprem, Edirne dahil olmak üzere birçok şehri etkilemiş, sarsıntılar kırk gün kadar devam etmiş ve halk günlerce evlerine giremediğinden bağ, bahçe ve sokaklarda kalınıştı.

109 cami, binden fazla ev, kara tarafındaki surların tamamı, deniz tarafındaki surların büyük kısmı, Topkapı Sarayı’nın surları yıkıldığı gibi Fatih Camii’nin kubbelerinin bir kısmı, Sahn-ı Seman Medreselerinin büyük bir bölümü tahrip olmuş ve deniz sularının taşması nedeniyle birçok mahalle sular altında kalmıştı. Depremde ölenlerin sayısı beş bin civarındaydı. Dönemin hükümdarı II. Bayezid de deprem nedeniyle Edirne’ye gitmiş ve bir süre orada yaşamıştı.

Sultan Bayezid şehrin imarı için Anadolu ve Rumeli’den 77,000 ameleyi İstanbul’a sevk etmiş ve büyük bir çalışma ile şehir, altmış beş gün gibi kısa bir sürede adeta yeniden inşa edilmişti. Ardından da sonraki depremlere karşı tedbir olarak İstanbul’da binaların ahşaptan yapılması kararlaştırılmıştır.

Osmanlı döneminin en büyük depremlerinden birisi de 1719 yılında meydana gelmiş, İstanbul ve civarındaki halk büyük bir panik yaşamıştı. İzmit’i de etkileyen deprem üç gün devam etmiş, birçok bina yıkılmıştı.

18. yüzyılın en büyük depremi ise 1766’da meydana geldi ve iki dakika devam etti. Artçı sarsıntıların üç ay sürdüğü deprem İstanbul’da büyük bir tahribata yol açmış, kârgir ve ahşap birçok bina yıkılmış, çok fazla can kaybı olmuştu.

Panik nedeniyle halk uzun süre evlerine giremediğinden çadırlarda yaşamış, Fatih Camii’nin de aralarında bulunduğu birçok cami ve mescit yıkılmış, Fatih Camii depremden sonra yeniden inşa edilmişti.

1766 depreminde Kapalı Çarşı, Baruthane, Surlar, Saraçhane, Tophane, Yeniçeri kışlaları ve Saray’ın bazı bölümleri de yıkılmıştı. Depremin bir bayram sabahında yaşanması, can kaybının nüfusa göre az olmasını sağlamış ve şiddetinin büyüklüğüne karşılık dört bin kişi vefat etmişti. Binaların yeniden inşası esnasında ise bu sefer de ahşap yerine “kârgir” olmasına dair emirler çıkarılmışsa da halk, deprem korkusu nedeniyle ahşap yapıları tercih etmiştir.

1894 DEPREMİ

Osmanlı döneminin son büyük depremi ise “büyük hareket-i arz, zelzele-i müdhişe” olarak adlandırılan 1894 İstanbul depremidir. Bu depremin öncekilerden önemli bir farkı gerek arşiv belgeleri gerekse basın vasıtasıyla ayrıntılı olarak ortaya konulabilmesidir. 

1894 depreminin bir özelliği de 17 Ağustos depremiyle birçok ortak yönünün olmasıdır. Tespitlere göre depremin en etkili olduğu yerler, 1999 depremindeki gibi Çatalca’dan Adapazarı’na kadar geniş bir bölge olup özellikle İstanbul’da hasar görmeyen bina yok gibidir.

Deprem sonrasında devrin padişahı II. Abdülhamit’in isteğiyle İstanbul Rasathanesi Müdürü Coumbary ve Atina Rasathanesi Müdürü D. Eginitis tarafından kapsamlı bir rapor hazırlanmıştır. Rapora göre hasarın büyüklüğünde arazinin yapısı, binaların kumlu arazi üzerinde inşa edilmesi, kullanılan malzemenin ve inşaatın kalitesi, Kapalıçarşı esnafının dükkanlarını genişletmek için yaptıkları tadilatlar gibi faktörler önemli rol oynamıştı.

Depremle ilgili kayıtlardan mühendislerin rant için hasarlı binaların sahiplerinden rüşvet istedikleri, gazetelerin yeni depremlerin beklendiğine dair haberleri yüzünden paniğin arttığı, depremin ertesi günü Padişah’ın emrine ve mühendislerin sağlam raporu vermelerine rağmen devlet memurlarının dairelerine girmek istemedikleri ve halkın enkaz altından yaralı kurtarma konusunda bilgisiz olduğu anlaşılmaktadır.

Sadece Kapalıçarşı’daki can kaybı yüz elliyi geçmiş, toplamda da binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Büyük bir tahribata rağmen can kaybının az olması, ahşap binaların yaygınlaşmasıyla izah edilse de Abdülhamit’in basına yönelik sansür uygulamaları, sayılara ihtiyatla yaklaşmayı gerektirmektedir.

1939 DEPREMİNDEN 17 AĞUSTOS’A 

Cumhuriyet dönemi depremlerine bakıldığında yine çok ağır maddi hasarlar meydana geldiği ve çok fazla sayıda can kaybının yaşandığı dikkat çekmektedir.

Cumhuriyet rejiminin karşılaştığı ilk depremler 1924 yılında yaşanan Çaykara ve Pasinler depremleri olmuş, ilk defa çok fazla can kaybı ise 2.500’den fazla vatandaşın hayatını kaybettiği Hakkâri depreminde yaşanmıştı.

Cumhuriyet döneminde binden fazla vatandaşın hayatını kaybettiği deprem sayısı on bir olup toplam can kaybı doksan bin civarındadır. Bu durum Türkiye’nin deprem realitesini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

En fazla can kaybı ise 27 Aralık 1939’da gerçekleşen Erzincan depreminde yaşanmış ve deprem, çevre illeri de içine alarak geniş bir coğrafyada hissedilmişti.

Depremin -35 dereceyi bulan soğuk günlerin yaşandığı bir zamanda meydana gelmesi hem kurtarma çalışmaları hem de kurtarılan ve dışarıda yaşamak zorunda kalan insanlar açısından büyük zorluklara neden olmuştu.

Bir taraftan yolların karla kaplı olması diğer taraftan demiryollarında aksaklıklar yaşanması yardımların ulaşmasını engellemiş, deprem bölgesine gelen dönemin Dahiliye Vekili Faik Öztrak ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, çok ağır bir manzara ile karşılaşmış ve hazin hadiselere şahit olmuşlardı.

Tespitlere göre hükümet konağı, ordu müfettişliği binası, postane gibi resmî kurumlar dahil olmak üzere şehrin binalarının tamamına yakını yıkılmıştı. İlk açıklanan rakamlar 25,000 olsa da can kaybı, 32,968’e ulaşmıştı.

Türkiye 1939 Depremi sonrasında da büyük depremlere şahit oldu. 1939 Depremi’nde görülen resmi binalar başta olmak üzere yüzlerce binanın yıkıldığı, insanların göçük altında kaldığı, deprem bilincinin oluşmaması nedeniyle kayıpların arttığı, kurtarma faaliyetlerinin bile bilinçsizce yapıldığı manzaralar sürekli tekrar etti.

Türkiye büyük bir deprem felaketini de 1894 İstanbul depreminin bir benzeri şeklinde gayri resmi rakamlara göre 50,000 civarında, resmi rakamlara göreyse 17,000 civarında insanın hayatını kaybettiği 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi’nde yaşadı. Ne yazık ki önceki depremlerdeki acılar ve devletin ihmalinden kaynaklanan felaketler yine ortaya çıktı.

2020’de şahit olduğumuz Elazığ ve İzmir depremleri de alınan tedbirler ve yapılan çalışmaların ne kadar yetersiz olduğunu bir kez daha ispatladı.

Son depremlerde yaşanan tablolar, deprem tedbirlerinin iktidar tarafından rant oluşturma amacıyla kullanıldığı hatta deprem vergilerinin bile sorgulanamadığı ülkemizde benzer acı manzaraların devam edeceğini ve her depremle birlikte büyük facialar yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

***

Kaynaklar: F. Ürekli, “1894 İstanbul Depremi”, E. Afyoncu, Z. Mete, “1766 İstanbul Depremi ve Toplum Hayatına Etkileri”, V. Engin, “II. Abdülhamit’in Hususi İradeleri Işığında 1894 İstanbul Depremi ve Gündelik Hayata Etkisi”, Tarih Boyunca Anadolu’da Doğal Afetler ve Deprem Semineri Bildirileri, İstanbul, 2001; N. Arslantaş, Y. Unat, “Zelzele”, TDV İA, C. 44; F. Ürekli, “Osmanlı Döneminde İstanbul’da Meydana Gelen Depremlere Dair Literatür”, TALİD, 2010, C. 8, S. 16; İ. Haçin, “1939 Erzincan Büyük Depremi”, ATAM, 2014, C. XXX, S. 88.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin