Osmanlı Devleti’nin iskân politikası olarak sürgünler

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Osmanlı tarihinin önemli uygulamalarından birisi de yeni fethedilen yerleri Türkleştirmek ve İslamlaştırmak amacıyla yapılan “sürgün” uygulamasıdır. Bu çerçevede bazı topluluklar başta Rumeli olmak üzere yeni fethedilen yerlere sürülerek oralarda iskân edilmiştir.

Sürgün, daha çok bu yönüyle bilinmesine karşılık aynı zamanda bazı suçlara karşılık bir cezalandırma yöntemi olarak uygulanmış ve 1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi’de de yer almıştır. Abdülhamit devrinde ise “Fizan” önemli bir sürgün merkezi olmuştur.

Bir diğer ilginç nokta da sürgün cezasının gerek topluluklar gerekse şahıslar bazında cumhuriyet devrinde de yer alması ve uygulanmasıdır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

SÜRGÜN UYGULAMASININ KÖKENİ

Sürgün uygulamasının kökeni ilkçağlara kadar uzanmakta ve birçok devlette bu tür bir cezalandırma olduğu görülmektedir. Örneğin Eski Yunan’da adam öldürme suçu karşılığı olarak sürgün cezası verilmekte, siyasi suçlulara da on yıl süreli sürgün cezası uygulanmaktaydı. Roma’da ise bazı adalar sürgün yeri olarak kullanılmaktaydı.

İslam öncesi Arap topluluklarında kabile geleneklerine uymayanların sürgün edildiği görülmektedir. Dört Halife Devri’nde de sürgün uygulamaları yapılmış, bazı topluluklar çeşitli nedenlerle sürülmüştür.  

Emeviler ve Abbasîler özellikle siyasi muhalifleri, yönetime karşı isyan edenleri ve “sapkın” olarak değerlendirdikleri mezhep mensuplarını sürgüne göndermişlerdir. Selçuklular da Anadolu’ya sürekli göç eden kalabalık Türkmen gruplarını merkezi otorite için tehlike oluşturmamaları için Batı Anadolu’ya sürdüler.  

Sürgün uygulaması Osmanlılarda sistematik bir hal almış, sürgün için “nefiy”, sürülen yer için de “menfa” kelimesi kullanılmış ve hem bireysel hem de topluluklar bazında sürgünler gerçekleşmiştir.

TÜRKLEŞTİRME VE İSLAMLAŞTIRMA

Osmanlılar ilk dönemlerden itibaren bir taraftan fethedilen yerleri Türkleştirme ve İslamlaştırma amacıyla diğer yandan da İstanbul başta olmak üzere şehirlerdeki sosyal yapıyı değiştirmek ve ekonomik faaliyetleri geliştirmek amacıyla “sürgün usulünü” tatbik etmişlerdir. Ömer Lütfi Barkan bundan yetmiş yıl önce yayınlanan kapsamlı makalelerinde buna dair pek çok örnekler vermiştir.

Osmanlılarda sürgün, bir tehcir olmakla birlikte aynı zamanda iskân yöntemi olup yüzyıllarca devam eden bir gelenektir. Devlet ihtiyaç hissettiğinde bu uygulamaya başvurmuş, bir kasaba ve köy halkından belli bir miktarda “sürgün çıkarması” istenmiş veya daha kitlesel uygulamalara başvurulmuştur.

Sürgün genellikle sadece bir yerin halkına yönelik olmayıp Kıbrıs’ın fethi sonrasında görüldüğü gibi çeşitli yerlerden halkın göç ettirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bunda amaç farklı bölgelerin insanlarının yeni vatanlarında karışmaları ve kaynaşmalarıdır.

Barkan, bu usulün hem önceki Türk devletlerinde hem de Bizans’ta uygulandığını ve Osmanlı’daki uygulamada sürgünlerin “esir sürgünlerden” farklı olarak bazı muafiyetler tanınarak “itibarlı muhacir” muamelesi gördüklerini belirtmektedir.

Osmanlı Devleti’nin bu uygulaması, reayanın yani askerî sınıf dışında kalan halkın Barkan’ın ifadesiyle “sütünden ve yününden yararlanılacak bir sürü gibi” değerlendirildiğini göstermektedir. Bunun içindir ki Osmanlı idaresi bu yöntemi, öncelikle kendi gelir kaynaklarını artırmak amacıyla uygulamıştır. Bunun yanında siyasi ve askeri emniyeti sağlamayı amaçlamıştır.

Fetihler sonrasında sürgün usulüyle Müslüman nüfusun yerleştirilmesiyle başta Rumeli olmak üzere birçok yerde büyük bir iskân hareketi gerçekleşmiştir. Devrin kroniklerine göre “yeni fethedilen memleketlerde ehl-i İslam’dan çok adama ihtiyaç olduğundan” Anadolu’dan Rumeli’ye Türkmenler göç ettirilmeye başlamış ve süreç hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir.  

RUMELİ’NİN İSLAMLAŞMASI

Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse Rumeli fatihi olarak bilinen Süleyman Paşa, fetih sonrasında iki hisarda ele geçirdiği Hıristiyan sipahileri Karesi’ye sürüp yerlerine Aydıncık’tan gelen kalabalık bir grubu ve Anadolu’dan gelen gönüllüleri yerleştirmişti.

Sürgünlerin bir bölümü, göçebe Türkmenlerin göç ettirilmesi şeklinde gerçekleşmekte, böylece Anadolu’da otoritenin, sosyal ve ekonomik hayatın bozulmasına neden olabilecek bu topluluklar, Rumeli’nin çeşitli yerlerine dağıtılarak birlikte hareket etmeleri engellenmekte ve boş toprakların “şenlendirilmesi” amaçlanmaktadır.

Örneğin Saruhan Yörükleri “tuz inhisarına riayet etmediklerinden” Yıldırım Bayezid devrinde Filibe’ye sürülmüştü. Yine Çelebi Mehmet İskilip’te gördüğü Tatar aşiretlerinin “ileride fesat çıkarmalarından endişe ederek” Filibe’ye sürülmesini emretmiş ve zamanla “Tatarpazarı” denilen bir kasaba oluşmuştur.

Bazen de beyler ve sipahilerin çeşitli nedenlerle sürgün olarak Rumeli’ye gönderildikleri görülmektedir. Bundaki amaç, Anadolu’daki Türk kökenli beylerin köklerinden koparılarak yeni bir coğrafyada tasfiye edilmesidir. Örneğin Çelebi Mehmet, henüz fethi tamamlanmamış Arnavutluk bölgesine Anadolu’nun eski beylerini sipahi olarak göndermiştir.

Sürgünlerin bir kısmı da özellikle Osmanlı-Safevi mücadelesiyle birlikte heterodoks Türkmenlerin göç ettirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Örneğin II. Bayezid devrinde Teke ve Hamit bölgelerinden Kızılbaş Türkmenler Mora, Modon ve Koron’a sürülmüştür. Safevilere yakınlık gerekçesiyle sürgünler bundan sonra da devam etmiş ve Kızılbaşlar daha sonra da Kıbrıs, Budin gibi yerlere sevk edilmişlerdir.

Sürgünün diğer boyutu ise fethedilen yerlerin halkının başka yerlere özellikle de Anadolu’ya sevk edilmesidir. Örneğin Tırnova muhasara ile alındıktan sonra halkı Anadolu’ya sürülmüş, Akkerman’ın fethi sonrasında da Hıristiyan halkın bir kısmı eski Biga’ya sevk edilmiş, Evrenoz Bey de Mora’yı fethettikten sonra otuz bin kadar Rum ahaliyi esir almış ve onları Anadolu’ya göndermiştir. Bu örnekler sürgün politikasının sadece Müslüman kitleye yönelik olmadığını göstermektedir.  

Hıristiyan kitleye yönelik bir başka sürgün de Trabzon’un 1461’de fethinden sonra gerçekleşmiş; Trabzon ve çevresinden Hıristiyanlar İstanbul ve Rumeli’ye sürgün edilmişlerdir.

Yine kayıtlardan Trabzon ve çevresine de sonradan Müslümanlığı kabul eden bazı Arnavutların sürüldüğü anlaşılmaktadır. Burada da amaç, Türk beylerinde olduğu gibi eski aristokrat aileleri köklerinden kopararak Osmanlı sistemi içinde eritmektir. Bu örnekler Osmanlı Devleti’nin otoritesini koruma adına hiçbir fırsatı kaçırmadığını ortaya koymaktadır.

SÜRGÜNLERİN SONUCU

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerden itibaren izlediği sürgün politikasının çok önemli demografik sonuçlarının olduğu kesindir. Anadolu’dan Rumeli’ye hangi gerekçeyle olursa olsun gerçekleşen sürgünlerin ve diğer yandan gönüllü olarak göç eden Türkmenlerin etkisiyle Balkanlarda önemli bir oranda Müslüman-Türk nüfus ortaya çıkmıştır.

Özellikle fetih sonrasında Müslümanlaşan Bosna ve Arnavutluk halkının dillerini muhafaza ettikleri dikkate alındığında, sürgünlerin Balkan coğrafyasının Türkleşmesindeki rolleri daha iyi anlaşılmaktadır. Bu durum tarihçiler tarafından Balkanlardaki Boşnak ve Arnavutlar dışındaki Müslüman toplulukların önemli bir bölümünün Anadolu kökenli olduğu yaklaşımını benimsemelerine neden olmuştur.

Barkan, 1520-1535 arasındaki tahrirlerdeki 12-14 yaşlarından itibaren erkekleri gösteren verilerden hareketle, bu tarihlerde Balkanların yaklaşık yüzde 20’sinin Müslümanlardan oluştuğunu tespit etmiştir. Buna göre Gelibolu, Vize ve Silistre’de Müslümanların Hıristiyanlardan fazla olması Anadolu’dan göçlerin etkisini somut olarak gösterirken Bosna’nın da nüfusunun yarıya yakınının Müslümanlığı kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Bütün bunlar Osmanlı Devleti’nin kendisine bakan boyutuyla bir iskân siyaseti olarak sürgün yönteminden çok iyi yararlandığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında hiç kimsenin devletin zorlaması ile yaşadığı yeri terk etmek istemediği dikkate alındığında bu uygulamanın “insani” olmadığı bir gerçektir. Nitekim kayıtlarda sürgünlerin gönüllü olmadıkları, çoğu zaman kaçmak istediklerine dair örnekler bulunmaktadır.

Osmanlı’daki sürgün uygulaması daha sonraki yazılarda ele alacağımız gibi sonraki yüzyıllarda bir cezalandırma yöntemi olarak kurumsallaşmış, 19. Yüzyıldan itibaren de politik bir karakter kazanarak Cumhuriyet devrine de intikal edecek şekilde muhalifleri cezalandırma aracına dönüşmüştür.

***

Kaynaklar: Ö. L. Barkan, “Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İÜ İFM, 1949-1950, C. 11, S. 1-4; 1951-1952, C. 13, S. 1-4; 1953-1954, C. 15, S. 1-4; K. Daşçıoğlu, “Sürgün”, TDV İA, C. 38.

3 YORUMLAR

  1. Yalniz yazida bahsettiginiz surgun yerleri de Allah var eski yurtlarindan cok cok daha bereketli ve yesil topraklar. Bence kotumser olmamak lazim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin