Osmanlı Devleti’nin Boğazlarla imtihanı

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Osmanlı Devleti yayılma süreciyle birlikte stratejik yerleri ele geçirmeye öncelik vermiş ve sonrasında da buraları hâkimiyeti altında tutmak için gayret göstermişti. Bu stratejik yerlerin başında İstanbul’un savunmasının da temelini oluşturan Çanakkale ve İstanbul boğazları geliyordu.

Osmanlılar, 1475’de Kırım’ın fethiyle Karadeniz’e tamamen egemen olarak burayı “bir iç deniz” haline getirdiler ve bu durum Rusya’nın güçlenip rakip olmasına kadar devam etti.

Osmanlı Devleti’nin Boğazlardaki egemenliği, “kadim kaide” olarak ifade edilen “Boğazların kapalılığı” ilkesine dayanıyordu. Bunun anlamı, Boğazların tek hâkimi Osmanlı Devleti idi ve Boğazlar savaş ve barış zamanlarında sadece Osmanlı gemilerine açıktı. Bunun istisnası “tek taraflı olarak” Venediklilere, Fransızlara ve sonra da İngilizlere verilen kapitülasyonlarla, ilgili devletlerin ticaret gemilerine Boğazlardan geçme hakkı tanınmasıydı.

Rusya’nın Emelleri ve Boğazlar

Osmanlı Devleti’nin Boğazlardaki hâkimiyeti yüzyıllarca devam etti. Ancak Rus Çarlığı’nın güçlenerek önce Karadeniz’e daha sonra da Boğazlara sahip olma politikasına yönelmesi, Osmanlıların karşısına yeni bir rakip çıkardı. Böylece Rusya klasik ifadeyle “sıcak denizlere inme politikasıyla” önce Osmanlı sonra da Türkiye için en önemli “stratejik düşman” oldu.

Rusya ilk olarak 1700’de yapılan İstanbul Antlaşması’yla Azak’ı alarak Karadeniz’e çıkma imkânı elde etti. Osmanlı Devleti 1711’deki Prut Antlaşmasıyla burayı geri alarak “boğazların yabancı gemilere kapalılığı ilkesini” devam ettirdiyse de Rusların emelleri devam etti.

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşları esnasında ise Osmanlı devlet adamlarını hayrete düşüren bir gelişme yaşandı. Baltık Denizi’nden yola çıkan bir Rus donanması İngilizlerin desteğiyle önce Akdeniz’e sonra da Çeşme’ye ulaşarak ani bir baskınla limandaki Osmanlı savaş gemilerini yaktı. Ancak Ruslar Osmanlı hizmetindeki Baron de Tott’un Çanakkale Boğazı’nı hızla tahkim etmesi üzerine Boğazlara saldırmaya cesaret edemediler.

Bu savaşlarda yaşanan mağlubiyetler 1774’te Osmanlı tarihinin en ağır antlaşmalarından birisi olan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanmasına neden oldu. Bu antlaşma Ruslara Karadeniz’de serbest ticaret yapma hakkı tanıyor ve Kırım Hanlığı bağımsız oluyordu. Böylece Osmanlı Devleti ilk defa kapitülasyonlardan farklı olarak yenilgilerin sonucunda bir devlete ticaret serbestisi tanıyordu.

Kısa bir süre sonra da Yaş Antlaşmasıyla Kırım, Rus toprağı oldu. Bunun anlamı Osmanlı Devleti’nin Karadeniz egemenliğini ikinci bir devletle paylaşmasının sonucu olarak Karadeniz’in “Türk gölü olmaktan” çıkması demekti.

Denge Siyaseti ve Boğazlar

Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmesinin sonucunda “yüzyıllardır en önde gelen Avrupalı dost devlet” Fransa da Osmanlı topraklarına göz dikmişti. 1798’de Fransız Generali Napolyon’un İngilizlerin Hindistan bağlantısını kesmek için Mısır’a asker çıkarması üzerine Osmanlı Devleti ilk defa başvurduğu “denge siyaseti” çerçevesinde İngiltere ve Rusya’dan yardım istedi.

Ruslar bu vesileyle Boğazlardan ilk defa savaş gemilerini geçirerek Adriyatik’teki Fransız kuvvetlerine karşı mücadele ettiler. Osmanlı Devleti böylece yüzyıllardır tatbik ettiği “boğazların kapalılığı” prensibinden vazgeçerek Rus savaş gemilerinin Akdeniz’e geçmesine izin vermişti. Hatta 1805’de iki taraf arasında yapılan antlaşmayla da Rus savaş gemilerinin barış zamanında da Adriyatik’te bulunan Rus donanmasına destek amacıyla Boğazlardan geçmesine müsaade edilmişti.

Osmanlı Devleti Boğazları konu edinen benzer bir antlaşmayı İngilizlerle de yaptı. 1809’da imzalanan Kala-i Sultaniye Antlaşması’nda “Boğazların savaş gemilerine kapalılığı” ilkesinin devam etmesi kararlaştırılmıştı. Ancak bunun anlamı Osmanlı Devleti’nin Boğazlardaki egemenliği devam etse de Boğazların statüsünün ikili anlaşmalarla belirlenmesi döneminin başlamasıydı.

Denize Düşünce Yılana Sarılmak

Boğazlar artık uluslararası bir rekabet alanına dönüşmüştü. Bu rekabetin bir tarafında Rusya yer alırken diğer tarafın da Hindistan yolunu denetim altında tutmak için Malta’yı işgal eden ve Rusların Akdeniz’e inmesini çıkarlarına aykırı gören İngiltere bulunuyordu.

Böyle bir dönemde Osmanlı Devleti giderek güç kaybediyordu. Nitekim II. Mahmut Mora isyanını bastıramayınca Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı. Bu sefer de isyana İngiltere, Fransa ve Rusya müdahale ederek bağımsız Yunan devletinin kurulmasını sağladılar.

M. Ali Paşa da Mora’daki yardımına karşılık Suriye’yi isteyince Mısır kuvvetleriyle Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi. Osmanlı kuvvetleri M. Ali Paşa kuvvetlerine yenilince II. Mahmut Kütahya Antlaşmasıyla Suriye’yi M. Ali Paşa’ya bırakmak zorunda kaldı.

Hem Mora’yı hem de Suriye’yi kaybeden ve dış desteğe ihtiyaç duyan Padişah, M. Ali Paşa’nın yeniden isyan etme ihtimaline karşı “Denize düşen yılana sarılır” diyerek Ruslarla 1833’de Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı yaptı. Antlaşmaya göre iki devlet bir saldırı karşısında birbirlerine yardım göndereceklerdi. Antlaşmanın gizli maddesinde ise Rusya bir saldırıya uğrarsa Osmanlı Devleti’nin Boğazları diğer devletlere kapatacağı hükmü yer alıyordu.

Rusya böylece yüzyıllardır elde etmeye çalıştığı hedefine kolay bir şekilde ulaştı. Bu antlaşmayla Rusya, Akdeniz’den kendisine yönelebilecek bir tehdidi Boğazların kapanmasıyla önlemiş oluyordu. Ancak Rusya’nın Boğazlarda elde ettiği üstünlüğü İngiltere ve Fransa’nın kabul etmesi mümkün değildi ve bunun anlamı Boğazlar üzerindeki rekabetin artık Avrupa’ya taşınmasıydı.

İstanbul ise bir valisinin isyanını bile bastıramayacak derecede gücünü kaybetmiş olmasının bedelini Boğazlar üzerinde Rus ortaklığını kabul ederek ağır bir şekilde ödüyordu.

Boğazların Yeni Statüsü

Avrupa devletlerine, Rusya’nın avantajlarına son verecek fırsat kısa bir süre sonra ortaya çıktı. 1839’da M. Ali Paşa yeniden harekete geçti ve Mısır kuvvetleri Nizip’te Osmanlı kuvvetlerini mağlup ettiler. Bu sırada Osmanlı donanması da Donanma Komutanı Ahmet Paşa tarafından Mısır’a götürülmüş ve M. Ali Paşa’ya teslim edilmişti.

Yeni padişah Abdülmecit çaresiz bir şekilde Suriye’yi vermeyi kabul edince bu kez de M. Ali Paşa’nın güçlenmesinden rahatsız olan ve Rusların yardıma gelmesinden endişeye kapılan Avrupa devletleri, Mısır meselesini Avrupa gündemine taşıdılar. 1840’ta toplanan Londra Konferansı’nda da M. Ali Paşa’nın Suriye’yi iadesi kararlaştırılarak Rusya’nın bu bahaneyle Boğazlara inmesi engellenmiş oldu.

1841’de Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın süresi dolunca Avrupalı devletler harekete geçerek Londra’da Boğazların statüsünü belirleyen yeni bir antlaşma imzaladılar. Buna göre Osmanlı Devleti eskiden olduğu gibi barış zamanında Boğazlardan hiçbir savaş gemisinin geçmesine izin vermeyecekti. Bunun anlamı Boğazlardaki statünün eskiden olduğu gibi devam etmesiydi.

Bu antlaşma Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya, Rusya arasında imzalanmış ve sonradan Toskana, Danimarka, Belçika, Norveç ve İsveç de antlaşmaya katılmışlardı. Bunun anlamı Osmanlı Devleti’nin Boğazlardaki egemenliğinin devam etmesi kararı, Avrupalı devletlerin katılımıyla alınmıştı ve Boğazların statüsü bundan sonra Montrö dahil olmak üzere çok taraflı antlaşmalarla belirlenecekti.

Böylece Osmanlı Devleti üç yüz yıllık bir egemenlik sonrasında Boğazlardaki egemenliğini Avrupalı devletlerin onayıyla devam ettirebiliyor, bu statünün devamı ise uluslararası ilişkilerdeki dengelere bağlı hale geliyordu.

1870’lerde Avrupa’da yaşanan gelişmeler sonucunda kaybeden taraf yine Osmanlı Devleti oldu. Almanların Fransızları yenmeleri ve siyasi birliklerini kurmalarıyla Avrupa dengelerinde yaşanan değişikliklerden yararlanmak isteyen Rusya’nın baskısıyla 1871’de toplanan Londra Konferansı’nda Boğazlar konusu yeniden gündeme getirildi. İngiltere Rusya’nın isteğini kabul edince Osmanlı Devleti’nin barış zamanında Boğazları yabancı savaş gemilerine kapalı tutması hükmü kaldırıldı.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girerken Boğazların statüsü bu şekildeydi.  Rusya’nın ise Birinci Dünya Savaşı’nda en büyük beklentisi Boğazlar ve İstanbul’u elde etmekti. Nitekim İtilaf devletleri yaptıkları gizli antlaşmalarda Boğazlar ve İstanbul’un Rusya’ya verilmesini kabul ettiler.

Dimyata Pirince Giderken

Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmesiyle birlikte Boğazlar, Rus tehdidi altına girmiş ve “Türk Boğazları” 19. Yüzyılda bir uluslararası rekabet alanına dönüşmüştür. Bu rekabetin sonucu olarak Boğazlar bir Avrupa sorunu haline gelmiş, Boğazların statüsü de Avrupalı devletler tarafından belirlenmeye başlamıştır.

1841 Londra Antlaşması ile başlayan bu sürecin devamında da Lozan ve yürürlükte olan Montrö Antlaşması’nda Boğazların tabi olduğu şartlar, birçok devletin onayı ile kararlaştırılmıştır. Bunun anlamı Türkiye Boğazların statüsünü değiştirmeye kalktığında ilgili devletler devreye girebileceklerdir.

“Güçlü ve reel politiğe uygun dış politika izleyen” bir Türkiye, fırsatları değerlendirerek lehine olabilecek değişiklikler yapmayı başarabilir. Ancak son on yıldır “stratejik sığlık” çerçevesinde hayali hedefler peşinde koşan ve bu nedenle dış politikada yalnızlığa mahkûm olan Türkiye’nin Boğazlar rejiminde kendi lehine düzenlemeler yapabilmesi çok zor olduğu gibi “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” ihtimali olduğu da unutulmamalıdır.

Seçilmiş Kaynakça: M. Dördüncü, “1774 Küçük Kaynarca Sözleşmesinden 1841 Londra Sözleşmesine Boğazlar Meselesi”, Sosyal Bilimler Dergisi, 2001, Yıl: 3, S. 1; B. Şener, “Türk Boğazlarının Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukukî Statüsü”, TOD, 2014, S. 17; K. Beydilli, “Boğazlar Meselesi”, TDV İA, C.II; F. Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, 1997, TTK Yayınevi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin