Osmanlı Devleti’nde karantina isyanları

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Koronavirüs salgını nedeniyle bütün dünya büyük bir krizden geçiyor. Tedbir olarak düşünülen yasaklar ve uygulanan karantina, sadece insanların psikolojilerini değil aynı zamanda ülkelerin ekonomilerini de etkiliyor.

İnsanların bir taraftan koronavirüsten korunmaları diğer taraftan geçimlerini sağlamaları gerekiyor. Benzer bir dilemmayı hem hastalığın yayılmasını hem de ekonominin bozulmasını önlemek için tedbir almaları gereken hükümetler de yaşıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

NEREDEN ÇIKTI BU KARANTİNA?

İnsanlık tarihi kadar eski olan salgın hastalıklara karşı zaman içinde değişik tedbirler geliştirildi. Bunların başında, bugün de olduğu gibi karantina uygulaması gelmekteydi.

Veba salgınlarına karşı İtalyanca “quaranta (kırk)” kelimesinden gelen “karantina” ilk defa 1465’te Raguza, 1485’te de Venedik’te uygulanmış, daha sonra diğer ülkelere yayılmıştı. Başlangıçta limanlarda yoğunlaşan karantina uygulamaları daha sonra şehirlerde uygulamaya konuldu.

Bu uygulamalar haklı gerekçelere dayanmakla beraber tepkiler gecikmedi. Tepkilerin nedeni, karantina nedeniyle ekonomik faaliyetlerin sınırlanması ve bazı yerlerde hayatın durma noktasına gelmesiydi. Yönetimler de ekonomik kriz nedeniyle vergileri artırmak zorunda kalıyor ve bu da sosyal patlamaları tetikliyordu.

KARANTİNA CAİZ Mİ?

Osmanlı Devleti’nde ilk karantina uygulaması, II. Mahmut döneminde İstanbul’u etkisi altına alan kolera salgını sırasında Karadeniz’den gelen gemilere uygulandı. Ancak uygulamanın yayılmasıyla birlikte bunun “bir Frenk adeti olduğu” ve caiz olmadığına dair söylentiler yayıldı.

Karantina nizamnamesi

Karantina uygulamaları sadece vebalı ve koleralı insanların bir yerde tecrit edilmesinden ibaret değildi. Bu kapsamda, eşya ve mekanların dezenfekte edilmesi, ölen kişilerin muayeneleri ve defni gibi işlemler de vardı. Özellikle karantina doktorlarının ölüleri ve özellikle kadın ölüleri muayene etmeleri ve kireçle gömme mecburiyeti tepkilere yol açmaktaydı.

Bu sırada en önemli problem, karantina uygulamalarına karşı halkın göstereceği tepkiydi. Örneğin 19. yüzyıl başında İstanbul’da görülen bir salgında bilimsel tedbirler yerine sadece “Sûre-i Ahkaf” okutulmuştu.

Padişah II. Mahmut, tepkilere karşı karantinanın zarureti hakkında Hamdan b. Osman’a bir risale yazdırdı. Ayrıca Şeyhülislam Mekkîzade Asım Efendi’den “karantinanın şeriata aykırı olmadığına dair” fetva aldı ve fetva, Takvim-i Vekayi vasıtasıyla kamuoyuna duyuruldu. 1831’de de “karantina usulü” kurularak Avusturyalı Dr. Minas, “karantina baş direktörü” tayin edildi.

Onun önerisiyle oluşturulan “Sıhhiye Meclisi” karantina işlemlerini doğrudan takiple görevlendirildi. “Karantina Meclisi” de denilen bu meclis, Osmanlı ülkesinde salgınlarla mücadeleden sorumlu olacaktı. Sıhhiye Meclisi’nin kararları çerçevesinde bir taraftan tüzükler hazırlanırken diğer taraftan çeşitli yerlerde karantina istasyonları kuruldu.

DİNİ NEDENLERLE TEPKİLER

Salgın hastalıklarla mücadele konusunda yeterli tecrübe olmadığından karantina müdürlüklerinde Avrupalı hekimler bulunmakta ve bunların yanında bir de Müslüman müdür görev yapmaktaydı.

Müslüman müdürün görevi, tahmin edilebileceği gibi Müslüman halkın uygulamalarla ilgili endişelerini yok etmekti. Karantina hekimleri; ölümleri takip etmek, bölgesindeki durumla ilgili İstanbul’a rapor göndermek ve salgın hastalık durumunda gerekli tedbirleri almakla yükümlüydü.

Osmanlı toplumu bu dönemde Tanzimat reformlarıyla ve bunun sonucunda büyük bir değişimle karşı karşıya kalmıştı. Devlet her alana müdahale ediyor, sağlık alanında da en önemli aktör haline geliyordu.

Tıbbiye yeni kurulmuş olduğundan hekimlik ve eczacılık gibi meslekler genellikle Rum, Ermeni ve Museviler tarafından yerine getiriliyor; belediye tabipliği, taşra karantinahaneleri gibi yerlerde onlar görev yapıyordu. Müslüman halk ise gayrimüslim hekimlerin uygulamalarına ve verdikleri ilaçlara şüpheyle bakıyordu.

Bunun önemli bir nedeni de yaşanan herhangi bir olumsuzluk sonrasında, felaketlerin “karantinanın dine aykırı olmasından kaynaklandığı” propagandası yapılmasıydı. Bu tür propagandalar bazı yerlerde etkili olmuş ve ölümle sonuçlanan olaylar yaşanmıştır.

Bunlardan birisinde 1838’de Kuşadası’nda karantina uygulamasına karşı imam, molla ve muhtarın önderliğinde tepkiler meydana gelmiş; bazı istasyonlar yakılmış, görevliler saldırıya maruz kalmış, sonrasında bu kişiler cezalandırılarak sürgüne gönderilmişlerdi.

İkinci bir hadise ise 1840’ta Amasya’da yaşanmış ve cinayetle sonuçlanmıştı. Burada vebadan ölen erkeklerin ve özellikle kadınların muayene edilirken mahrem yerlerine bakıldığı ve kireçlenerek defnedildikleri gerekçesiyle olaylar çıkmıştı.

Bu sırada Amasya’da büyük bir kıtlık vardı. Bir taraftan yaşanan ekonomik sıkıntılar, diğer taraftan karantina doktoru Paldi’nin bir veba çıkması halinde, halkı kırk gün süreyle karantinaya almakla tehdit etmesi ve ölülerin kireçleneceğini söylemesi tepkilere neden olmuştu.

Dr. Paldi, bu yetkiyi padişahtan aldığını söylüyordu. Bu sırada doğumda ölmüş bir kadının cesedine bakmak istemesi, gerginliği iyice artırdı. Halbuki nizamnameye göre kadınların bir kadın tarafından muayenesi gerekmekteydi.

Paldi’nin bu ısrarı sonrasında Bayezid Camii’nde imamların kışkırtmasıyla halk toplandı ve tahrikler, karantinaya saldırıya dönüştü. Paldi kaçarak Rum Kilisesi’ne sığındıysa da yakalanarak öldürüldü. Halkı galeyana getiren hocalar, olay sonrasında yargılanarak sürgüne gönderildiler, Paldi’nin dul eşine de aylık bağlandı.

Benzer bir hadise, Adana’da da yaşanmıştı. 1845 yılında hacdan dönen 2,500 civarında hacıya Adana’ya girişte karantina kararı tebliğ edilince hacılar karantinahaneyi yağmaladılar ve temiz belgesi almadan burayı terk ettiler. Yapılan incelemede hacıların bu tepkisinde Demirci Müftüsü’nün karantina aleyhinde verdiği fetvanın etkili olduğu anlaşıldı.

Antep’te de “karantina illeti kalkmadıkça kolera bitmez” diyen halk karantina idaresine saldırdı, karantina müdürü canını ancak kaçarak kurtarabildi.

İlginç olan bu tür tepkiler sadece Müslüman halktan gelmiyordu. Örneğin İbrail kasabasında dört Rum karantinahaneyi basmışlar, gardiyan ve bir görevliyi kılıçla öldürmüşlerdi.

Bu örnekler genel itibarıyla dini nedenler ve kışkırtmalarla ortaya çıkan tepkileri göstermektedir. Görüldüğü gibi önemli bir neden de yabancı doktorların halkın dini değerlerini dikkate almamalarıydı.  

EKONOMİK NEDENLERLE TEPKİLER

Karantina uygulamaları ekonomik hayatı felce uğratıyor, ticari faaliyetler sekteye uğruyor ve halk çok ciddi geçim sıkıntıları yaşıyordu. Bu durum tepkilere yol açıyor ve bazen de kitlesel hareketlere dönüşüyordu.

Bu tür tepkilerin en önemli örneği, 1887’de Kosova’nın kuzeyinde yer alan Mitroviçe’de yaşandı. 2,000-3,000 civarında silahlı Arnavut, karantina kordonunu yararak kasabaya girdiler ve karantinaya saldırarak karantina doktorunu öldürdüler.

Arnavutlar, İstanbul’dan karantinanın kaldırılmasını ve doktoru öldürdüğü iddia edilen kişilerin serbest bırakılmalarını istemişlerdi. Bu olayda Arnavutların tepkisi, karantina nedeniyle ortaya çıkan ekonomik sıkıntılardan kaynaklanıyordu.

1834-1839 arasında Türkiye’de bulunan Moltke, vebaya karşı alınan tedbirler konusunda; ilk şartın halkın karnının doyurulması olduğunu aksi takdirde karantinanın bir çözüm olmayacağını yazmaktadır. Görüldüğü gibi yaşanan ekonomik sıkıntılar, halkın karantina uygulamalarına tepki göstermesine yol açıyor, özellikle dini duyguların istismarıyla acı olaylar yaşanıyordu.

KRİZ YÖNETİMİ

Osmanlı Devleti 19. yüzyıl boyunca salgın hastalıklarla karantina başta olmak üzere çeşitli tedbirlerle mücadele etti. Ancak halkın eğitimsizliğinden kaynaklanan problemler ve ekonomik nedenlerle salgınların önü alınamadı.

Bu tür salgın dönemleri, ciddi bir kriz yönetimini gerektirmekteydi. Osmanlı yönetimi bir taraftan karantina sistemini kurarken diğer yandan bu süreci iyi bir şekilde yönetmek zorundaydı. Ancak bunlar tam olarak yapılamadı.

Genel olarak değerlendirildiğinde asıl problemin ekonomik olduğu görülmektedir. Karantina nedeniyle hayatın durma noktasına gelmesi ve geçim sıkıntılarının artması tepkilere yol açmakta, insanlar bir tarafta hastalanma riski, diğer tarafta ailesinin ihtiyaçlarını karşılama gibi bir ikilem yaşamaktaydı.

Bugün de Türkiye’nin koronavirüse mücadelede en büyük problemi, ekonomik şartların kötülüğü olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekonomik destek sağlanmadan uygulanan sokağa çıkma yasaklarının bedelinin ağır olacağı açıktır.

Başarılı bir kriz yönetimine ihtiyaç duyulan bir dönemde, iktidarın kendisine tedbir ve yasaklarda bile ayrıcalıklı davranması, yandaş kitlenin kriz fırsatçılığı yapması sürecin daha da ağırlaşmasına yol açmıştır.

Bir yıl önce konuya dair yazdığım ilk yazımın başlığı Türkiye, koronavirüs krizini yönetebilir mi idi ve ne yazık ki, bu öngörüm bugün itibarıyla doğru çıkmışa benziyor.

Kriz yönetimindeki ağır fatura yine halka çıkıyor ve halk açlıkla imtihan olma noktasına gelecek kadar ağır bir bedel ödüyor.

***

Seçilmiş Kaynakça: N. Yıldırım, “Osmanlı Coğrafyasında Karantina Uygulamalarına İsyanlar Karantina İstemezük”, Toplumsal Tarih, Haziran 2006, S. 150; G. Sarıyıldız, “Karantina Meclisi’nin Kuruluşu ve Faaliyetleri”, Belleten, Ağustos 1994, C. LVIII, S. 222; M. Yolun, 19. Yüzyılda Karantinaya Halk Tepkisi: Mitroviçe Örneği”, CIEPO 22 Bildiriler, Trabzon, 2016.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin