Türkiye koronavirüs krizini yönetebilir mi?

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Bütün dünya şu anda bir virüsle baş etmeye çalışıyor. Bu öyle bir virüs ki ülke sınırlarını tanımıyor ve yayılımı bir türlü durdurulamıyor. Virüsün yayılma hızı ve bilançosu, insanları büyük bir korkuya sevk ettiği gibi devletleri de endişelendiriyor.

Şu an itibarıyla bulunabilen tek çözüm yüzyıllar öncesinin yöntemi olan karantina uygulayarak insanların birbirleriyle iletişimlerini asgariye indirmek.

Ama başvurulan yöntemin başka maliyetleri var. Başta aile bütçesi olmak üzere ülke ekonomilerini, şirketleri özellikle de küçük esnafı sıkıntıya sokuyor. Bu şartlar ve “temel ihtiyaçların karşılanması meselesi”, devletlerin bir kriz yönetimi süreci uygulamasını zorunlu hale getiriyor.

Aslında Türkiye bu tür krizlere yabancı bir ülke değil. Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede savaşan Osmanlı Devleti “halkın temel ihtiyaçlarını karşılama” konusunda iyi bir sınav vermediği gibi Cumhuriyet dönemi de farklı olmadı.

Savaş dışında kalınmasına rağmen İkinci Dünya Savaşı yılları ve 1973 Dünya Petrol Buhranı, krizlerin iyi yönetilemediği, karaborsanın hortladığı, zenginlerin daha da zenginleşirken halkın çok kötü günler yaşadığı dönemlerdi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Birinci Dünya Savaşı’nın İstifçileri 

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’nin hem silah altına aldığı yüzbinlerce askeri beslemesi hem de halkın temel ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyordu. Ancak toprakları işleyecek erkekler silah altına alınmış, çift hayvanları ve nakil vasıtaları ordu emrine verilmişti. Bu durum büyük ölçekli kıtlık yaşanmasıyla sonuçlandığı gibi bundan faydalanmak isteyen bir zümrenin ortaya çıkmasıyla da bu dönemde en çok kullanılan kelimelerden birisi “ihtikâr” oldu.

“Hakr” kökünden türeyen ihtikâr, “hakkını yemek, kıtlaştırmak, tedavülden çekmek, istiflemek ve tekeline almak” anlamlarına gelmekte ve ticari bir malı değerinden daha pahalı satmak amacıyla stok yaparak piyasaya arzını geciktirmek şeklinde tanımlanmaktadır.

Dönemin iktidar partisi İttihat ve Terakki, gıda krizine karşı çözüm bulmak için harekete geçti ve un, mercimek, yağ, soğan gibi ürünlerin satış fiyatlarını belirleyerek piyasaya müdahale etti. Ancak tüccar ürünleri depoda tutunca et, pirinç, ekmek ve kömür fiyatları hızla yükseldi. Gazyağının da piyasadan çekilmesiyle evler karanlığa gömüldü. Buna karşılık zenginlerin yaşadığı semtlerde eğlenceler ve kumar partileri bütün hızıyla devam ediyordu.

Böylece “fırsatçı, istifçi ve insafsız İttihatçı yandaşlar” krizi fırsata çevirmişler ve karaborsa patlamıştı. İttihatçılar savaş şartlarında sınırlı sayıdaki vagonu kendilerine yakın tüccara kullandırarak da “vagon ticareti” adı verilen bir yolsuzluğa zemin hazırladılar.

İttihatçılar yolsuzluklara göz yummalarını “Müslüman-Türk tüccar sınıfı oluşturmakla” açıklıyorlardı. Haksız kazançlarda ismi en çok geçenler Kara Kemal ve Levazım Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Paşa’ydı. Bu sürecin sonunda Kemal Tahir’in ifadesiyle “vurguncu, parazitler sürüsü” yetişmiştir.

Yandaş tüccarların zenginliklerinin katlandığı sırada açlıktan ölenlerin sayısı sürekli artıyordu. Enflasyon %400’e çıkmış, zahiredeki fiyat artışı Berlin’de %124, Viyana’da %178 iken İstanbul’da %1.970 olmuştu.

İttihatçıların vurguna karşı bulduğu çözüm, bu haberleri yapan gazete ve dergileri kapatmaktı. Karaborsayla ilgili karikatürler yayınlayan Karagöz dergisi bile sansürden nasibini alacak ve kapatılacaktır. Dergi birkaç ay sonra yeniden yayına başladığında sansüre teslim olmuş, yayın politikasını değiştirerek güzel günlerin yakın olduğuna dair haberler yapmaya başlamıştı.

Savaşın sonuna doğru ekmeğin kalitesi gittikçe azaldı. Artık unların içinde mısır koçanı, saman ve süpürge tohumu bile yer alıyor ama bunun faturası unları stok yapan tüccara değil de fırıncıya çıkarılıyor ve fırıncılar Divan-ı Harb’e sevk ediliyordu.

İkinci Dünya Savaşı ve Karaborsa 

Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girmese de savaşın ekonomik etkilerini çok ağır bir şekilde yaşadı. Bu dönem de “karaborsa, yolsuzluk ve vurgunculuk yılları” olarak tarihe geçti. Bu sefer vurgun yapıp zenginleşenler “CHP’li yandaşlardı”.

Hükümet yarım milyonu bulan bir orduyu beslemek zorundaydı. Savaş yılları enflasyonun hızla arttığı bir dönem oldu. 1939’da 101,4 olan fiyat indeksi 1945’de 313,4 olmuş, gıda indeksi 1938’de 100 kabul edilirse 1944’de 1.113’e çıkmış, bu durum karaborsa ve kıtlığın yaygınlaşmasına ve harp zenginlerinin doğmasına yol açmıştı.

Sürecin iyi yönetilemediğinin önemli bir göstergesi de Türkiye’nin savaşa katılan ülkeler dahil edilerek yapılan hesaplamalara göre %363 enflasyon oranıyla dünyada birinci olmasıdır. İkinci sırada yer alan Hindistan’da enflasyonun %203 olması, Türkiye’deki ekonomik çöküşün boyutlarını ortaya koymaktadır.

Türkiye savaş yıllarında iki ayrı mali politika izlemiştir. Refik Saydam Hükümeti döneminde piyasaya doğrudan müdahale ilkesi benimsenmiş ancak alınan tedbirlere rağmen krize çare bulunamamış, karaborsanın önüne geçilememiştir.

1942 yılında Başbakan olan Şükrü Saraçoğlu ise fiyatlara müdahaleden vazgeçmiş, yiyecek temini sorumluluğunu da belediyelere devretmiştir. Ancak belediyelerin halkı aç bırakmamak için buğday üretilen bölgelere hücum etmesiyle buğday fiyatları üç kat artmış, diğer yiyecek maddeleri hızla zamlanmış ve fakir halk için hayat çekilmez bir hal almıştır.

Bu dönemin genel özelliği, ürünlerin gerçek fiyatının birkaç misli fiyata satılmasıdır. Böylece daha da zenginleşen bir kesim, açlıkla boğuşan halkın aksine zevk ve sefa içinde yaşamaya devam etmiştir.

Hükümetin bulduğu çözümlerden birisi de ekmeğe arpa ve çavdar katarak “tek tip-esmer ekmek” çıkarılmasıydı. Bu tedbirlere rağmen unların çalınması ve Toprak Mahsulleri Ofisi memurlarının yolsuzlukları nedeniyle ekmek sorunu bir türlü çözülememiş hatta zamanla ekmeğin içinden saman ve talaş bile çıkmıştır.

Bu dönemde Konya’dan 30 kuruşa alınan buğday İstanbul’da un olarak 200 kuruşa satılmakta, Maraş’tan 14-24 kuruşa alınan pirinç İstanbul’da 120-140 kuruş olmaktaydı. 1942 yılında ise ekmek karneye bağlandı. Ancak bu sefer de sahte karneler yapılarak “karne ticareti” ortaya çıktı.

Hükümetin başvurduğu yöntemlerden birisi de halkın buğdayına veya hayvanlarına el koymaktı. 1942 yılından itibaren çiftçinin yemeklik, yemlik ve tohumluk ihtiyacından fazla olan ürünler daha harmanda iken Milli Korunma Kanunu kapsamında Hükümetçe satın alındı. Ancak fiyat düşük belirlendiğinden küçük çiftçiler daha büyük sıkıntılar yaşadılar. Hatta ölülerini defnetmek için kefen bezi bile bulamadılar.

Büyük üreticiler ise ürünlerini karaborsada satarak daha da zenginleştiler. Asıl dramatik olan ise insanlar açlıktan ölürken Hükümetçe satın alınan mahsulün teknolojiden mahrum silolarda çürütülmesiydi.

Zengin kesimin lüks ve sefahatinin sürekli artması da bu dönemin bir özelliğiydi. Savaş ortamına rağmen bazı zenginler en kaliteli kumaşları ve kürkleri yüksek fiyatlarına rağmen satın alabilmekteydiler. Hükümet ise sıkıntıların kamuoyuna yansımamasının çaresi olarak sansüre başvurmuş, günlerce kapatılan gazeteler olmuştu.

İktidara Düşen

Türkiye 1970’lerde Petrol Krizi’nin etkisiyle karaborsa, vurgunculuk ve istifçilik atmosferini bir kez daha yaşadı. Birçok temel gıda ürünü normal fiyatından çok daha yüksek fiyatlarda satılıyor, halkın alım gücü azalırken birileri korkunç paralar kazanıyordu. Enflasyon hızlı bir şekilde artıyor, benzin, tüp, sigara ya da çay almak için kuyruklara girmek gerekiyordu. Takip edilen yanlış politikalarla Türkiye, 70 Cent’e muhtaç hale gelmişti.

Bugün de bütün dünya ile birlikte Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Bu ortam en başta Hükümete çok büyük sorumluluklar yüklüyor. Kriz yönetiminin başarılı olabilmesi için şeffaf olunması, doğru bir şekilde bilgilendirilme yapılması ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanacağından emin olması gerekiyor.

Ne yazık ki savaş dönemlerinde ve en son 1970’lerde yaşananlar sürecin doğru bir şekilde yönetilmesinin çok kolay olmadığını ortaya koyuyor. Özellikle krizi ranta dönüştürmek isteyen ve yandaşlarına yeni zenginlikler kazandırmayı temel görev sayan İttihatçıların ve Tek Parti dönemi CHP’sinin yaklaşımlarının en büyük zararı halka verdiğinin bilinmesi gerekiyor.

Bugün hükümete düşen geçmişten ders alarak asgari ücretliler ve küçük girişimciler başta olmak üzere halkın, krizi geçim endişesi olmadan atlatmasana yönelik tedbirler alması ve krizi fırsat bilip zenginliklerine zenginlik katmak isteyenlere engel olmasıdır. Unutmayalım ki kriz dönemlerinde halk büyük sıkıntılar çekerken zenginliklerine zenginlik katanlar hep “yandaşlar” olmuştur.

Kaynaklar

C. Kallek, “İhtikâr”, TDV İA, C. 21; T. Öğün, “Savaşın Osmanlı Mizah ve Karikatürüne Yansıyan Acı Yüzü: I. Dünya Savaşı’nda İstanbul’da Kıtlık, Karaborsa ve Vurgunculuk”, History Studies, Volume: 10, Issue: 1, 2018; M. K. Vural, “Savaş Yıllarında Milli Burjuva Oluşturma Çabası Olarak “Harp Zenginleri” ve Buna Yönelik Eleştiriler”, ÇTAD, S. 32, 2016; İ. Bülbül, “2. Dünya Savaşı’nın Türkiye’de Sosyal Hayata Yansımaları”, YDTA, S. 9, 2006; Ş. Sönmez, “2. Dünya Savaşı’nda Türk Hükümetlerinin Temel Gıda Maddelerinin Temini Hakkında Aldığı Tedbirler”, AÜ TİTD, S. 47, 2011.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin