Onurlu gülü Doğu’nun: Adı dostluk manasında, özüyse demir

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bugün haddim olmayarak çocukluğumun yıldızı Ulduz’un ve Küçük Kara Balık’ın yazarı Samed Behrengi’nin üslubunu ödünç alayım bu kez, yattığı yerden beni bağışlayacağını umarak. Ve onunla beni tanıştıran canım babamı anarak. Bir doğu masalıdır bu. Ve doğu masallarında hep kötü hükümdarlar, padişahlar, şahlar vardır.

“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır-mıngır sallar ilen… Çok uzak diyarlardan birinde, zalim bir hükümdarın hüküm sürdüğü bir diyarda, bir vezir varmış. Vezir vezirliğinden önce, hep vezir, baş vezir, hatta hükümdar olmayı hayal eder, bu hedef için yanar-tutuşurken, çevresindekilere hep zalim hükümdarı kötüler, zalim hükümdarı yerden yere vururmuş.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Kendisini hitabetin dinmek bilmez şehvetine kaptıran vezir, vezir olmazdan önce, hükümdara öylesine sözler söylermiş, onun yaptığı yanlışları öylesine sert şekilde anlatır dururmuş ki, hükümdarın zulmünden illallah diyen zavallı halkın içinde gizliden gizliye herkes, vezirin söylediklerine hak verir olmuş, vezir vezirliğe terfi etmezden önce. Bu hırslı adamın yanında yanından eksik etmediği birkaç arkadaşı varmış. Bunlar, vezirin gerçekten samimi olduğuna, gerçekten doğrudan yana, iyilikten yana, halkının saadetinden yana işler yapmak istediğine inanırlarmış, daha vezir, vezir olmazdan önce. Ve bu hırslı adamın, hırsı kadar olmayan kabiliyeti ve bilgeliğini dahi görmezden gelir, yüreğin daima akıldan önemli olduğunu düşünürlermiş. Yüreği gibi aklıyla da zavallı halka ulaşabilsin diye, onun nutuklarının metinlerini yazar, ona akıl verir, bilgisi olmayan pek çok konuda bu hırslı adama yol gösterirlermiş. Bilmezlermiş ki, hırlı adam herkese duymak istediklerini söylüyor, istediklerini duyanların ona “hay yaşa sen!” diyeceklerini umuyormuş. Ama işler istediği gibi gitmemiş. Kötü hükümdar hükümdarlığını devam ettirmiş. Hırslı adam da, hırsına yenik düşerek, kötü hükümdara biat etmiş. Kendi gibi birkaç hırslı adamla beraber hükümdarın gözüne girmeyi başarmış. Ve nihayet, hırlı adam, baştan beri arzuladığı makama kavuşmuş. Vezir olmuş. Vezir olunca, daha önce ak dediklerine kara, kara dediklerine ak demeye başlamış. Yani özüne dönmüş.  Aslına rücu etmiş. Yanındaki arkadaşları kendisini uyarmış, ama vezir onlara hep “ilm-i siyasetten” bahsetmiş. Arkadaşları her ne kadar bunun ilm-i siyaset değil, ilm-i rezalet veya ilm-i gayr-ı feraset olduğunu düşünseler de, her koyun kendi bacağından asılır diye düşünmüşler. Biri hariç. O, her şeye rağmen vezir olan arkadaşının içinde olduğuna inandığı iyilik ve güzelliğin, erdem ve bilgeliğin, hakkaniyet ve samimiyetin bir gün ortaya çıkacağına inanmaktaymış. Diğer arkadaşların ona olan telkinleri bile, onun vezir dostu hakkındaki kanaatini değiştirmemiş.

Çünkü o, çocukluğundan beri arkadaşıymış onun. Daima onun arkasında, onun yanında olmuş. Hırslı vezir, kötü hükümdarın hükümranlığını sürdürmesine yardımcı olmak için ona karşı olan kim varsa zindana atmaya başlamış. Bu arada, herkesle beraber hırslı vezirin o iyi dostu da zindana atılmış. Uğradığı haksızlığa içerlemesine rağmen, o sadık arkadaş asla hırslı dostunu suçlamamış, tüm olumsuzluklara karşın, hatta çocuklarının ve eşinin dahi mağdur edilmesi karşısında bile, hala hırslı arkadaşının içindeki iyilik tomurcuklarının yeşereceğine inanmayı sürdürmüş. Zindandan çıkmış bir zaman sonra çıkmasına da, artık hayatı her zamankinden daha zormuş. Bir gün, kötü hükümdarın ve hırslı vezirin düşmanları – en az hırslı vezir kadar hırslı ve onun kadar pervasız kişiler – ona zarar verebilmek için, o sadık arkadaşıyla olan arkadaşlıklarını ifşa etmiş, akla hayale gelmedik iftiralar attıkları o sadık arkadaşı suçlayıp, hırslı vezire hücum etmişler. Hırslı vezir, kendisine makam verilmesinin sebebinin, yine kendisini kurtaracak yegâne şey olduğunu düşünerek, her zamanki gibi geçmişini reddetmiş ve sadık arkadaşı hakkında atılan iftiraları çekinmeden tasdik etmiş, hatta en az hasımları kadar şiddetli bir şekilde o sadık arkadaşını itham ederek, makamının ve şahsiyetinin gereğini yapmış. Hükümdar zulme devam etmiş, vezir ise ona hizmete. Bu değişmemiş. Yine değişmeyen bir şey daha varmış, o da iyinin her zaman iyi, kötünün ise daima kötü olduğu. Kötünün gücü bile bu gerçeği değiştirmeye yetmezmiş. İftiraya uğrayan sadık arkadaş bunu bilirmiş. Bunu bilmek ona yetermiş.”

Bu doğu masalının kahramanlarına çok benzeyen insanlar tanıdım ben. Birinin yeri ayrıdır. 2006 yılından bu yana tanırım onu. O da sadık dosttur, benim de has dostumdur, meslektaşımdır. On yılı aşkın dostluğumuzda onun en önemli özelliklerinden birinin, kendisini diğer mütedeyyin ve muhafazakâr insanlardan oldukça keskin çizgilerle ayıran birey olma özelliği olduğunu görmüşümdür. Bireyci değil, bireydir – bu ayrımın muhafazakâr kesimde hala henüz tam anlaşılamadığını üzüntüyle izlemekteyim.

Topluluğun korunaklı sığınağına sığınıp, güvenli sularda, suya sabuna dokunmadan varlığını sürdüren akademisyen meslektaşlarımdan farklı olarak, kendi hür fikirleri olan, ayaklarının üzerinde dimdik durabilen, “hayır” demesini bilen biridir. Karşısındakinin fikirlerine saygı duymasına karşın, kimin fikri olduğuna bakmaksızın kendi vicdanının ve rasyonel aklının süzgecinden geçirmediği ve aklının yatmadığı bir şeye onay ve destek vermez. Örneğin biri haksızlığa uğradığında veya mağdur olduğunda, kim olduğuna bakmadan veya mağdur edenin gücü, ideoloji veya amaçları ne olursa olsun, kendi bağımsız vicdanı ve kendi ilkeleriyle, bu haksızlığa karşı çıkar. Türkiye’de bu özellikleri haiz çok az kişi olmasıdır, demokrasinin yerleşmemiş olmasının arkasında yatan acı gerçek. Demokrattır.

Türkiye’nin önemli bir vicdanı Hrant Dink katledildiğinde elinde “hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla öne çıkan biridir. Üniversite içi demokrasi mücadelesinde, ön planda yer almıştır. Üniversitelerde başörtüsüne uygulanan yasakların kaldırılması için imza kampanyası başladığında, bugün onu linç eden İslamcı şahsiyetsizler bir imza vermeye korkarken, o başı dik, imzasını atmaya çekinmemiştir. Ben de o da attığımız o imza nedeniyle üniversite yönetiminin az baskısını görmedik. Ben yıllarca doçent kadrosu alamadım mesela. Gülen Cemaati’ne mensup olmadığı halde cadı avına başlayan üniversite yönetimine karşı Gülen Cemaatini müdafaa etmiştir İstanbul Üniversitesi’nde.  Ve bizzat rektöre, yapılan bu hukuksuz uygulamanın yanlış olduğunu doğrudan yüzüne söyleyecek cesarete sahip, dahası sadece susarak bile kolaylıkla elde edebileceği dekanlık veya bölüm başkanlığı gibi idari görevleri dahi, demokratlığı ve ilkeleri nedeniyle elinin tersiyle itecek onura, şahsiyete sahip, örnek bir akademisyendir. Hapis yatmıştır bu ilkeli duşundan dolayı. Bedel ödemiştir.

CHP’li Özgür Özel, Süleyman Soylu’ya siyasi zarar vermek için onun adı üzerinden bir karalama kampanyası yaparak, yargısız infazda bulunmuş, hiç bilmediği, belli ki birilerinin alelacele eline tutuşturduğu manipüle edilmiş verilerle, saygın ve demokrat, üstelik de mağdur bir akademisyeni siyasi infaza maruz bırakmıştır. İçişleri bakanı olan zat, Erdoğan’ın ebedi “başkanlığı” üzerine yemin eden, reisizmin ideolojisinin sadece teorik değil, uygulamacı aktörüdür. Bakanlığı döneminde (yani bugüne dek) 180,000 insan hukuksuzca kamu görevinden atılmıştır, ama Özgür Özel bunu sorun yapmıyor. İçişleri bakanının icraatları 60,000 insan kanunlarda mevcut olmayan suçlamalarla ve anayasa-yasalara aykırı gerekçelerle tutuklanmasını içermekte, ama Özel ve “solcu” partisi (!) bunu sorun yapmamaktadır. O içişleri bakanı döneminde 700 bebek hapishanede, beton duvarların ardında güneşe hasret, büyümektedir, “solcu” Özel bunu sorun yapmamaktadır. O içişleri bakanı zat, Özel’in partisi CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için herkesin önünde, kayıtlı görüntüsüyle “açık söylüyorum sen bittin” demiştir, ama Özel bunu da sorun yapmamaktadır. Hatta o bakan ağzı bozuk şekilde Kılıçdaroğlu’na “boğazına ne takacağız göreceksin” demiştir, ama anlaşılan bu bile Özel için kıymeti harbiyesi olan bir şey olmasa gerektir.

Tüm yaşamı boyunca darbelere karşı durmuş, hem akademik hem siyasi yazı ve konuşmalarında askerin siyasete müdahalesine kararlılıkla karşı çıkmış, demokrasiyi sadece lafla değil, eylemleriyle de savunan bir akademisyenin uğradığı mağdurluğu düşünün. ABD’de geçirdiği iki yıllık araştırma süresinde ABD’nin ilk 10 en gelişmiş üniversiteleri arasında yer alan Cornell University ve yine önde gelen bir akademik kurum olan Ithaca College bünyesinde çalışmalarda bulunmuş olmasını es geçerek, sanki ABD’ye Gülen Cemaati ile ilişkiler kurmak için gitmiş gibi saçma sapan bir iddia çerçevesinde, sadece Türkiye gibi geri kalmış toplumlarda kabul görebilecek türden komplo teorileri ile bir akademisyenin onuru üzerinden bir siyasetçiye operasyon yapıyorlar.

Ayrıca olmamış ama, haydi diyelim ki Gülen Cemaati ile ABD’de görüşmüş olsa ya da onların herhangi bir faaliyetine katılmış olsa ne olacak? Gülen Cemaati ile ilgili bir mahkeme kararı var mı, terörizmle veya organize suçla ilintisini gösteren! Engizisyon mahkemesini öyle bir kabul ettirdiler ki Türkiye’ye, artık bu tür hukuksal ve ilkesel noktaların dahi önemi kalmadı. Cemaat günah keçisi nasıl olsa. Açık çek gibi. İçeri almak istediğin muhalife kanca atabilmek için bahaneler hazır: o bankanın önünden geçmiş, kızı filanca üniversitede okumuş, bilmem kimle fotoğraf karesine girmiş, Cemaat’ten kredi alan firmaya parke döşetmiş falan! Yuh olsun size yuh! Ne zamandır faşizan bir İslamcı yönetimin hukuksuz rejimine “sosyal demokrat” kisveli engizisyon hâkimleri hizmet eder oldu? Bir içişleri bakanının, CHP’de kendi genel başkanını tehdit etmesi yetmiyor, yüz binlerin hukuksuzca mağdur edilmesi yetmiyor, Zarrab’ın önüne yatan bakanlar, bürokratlar yetmiyor, İran’a casusluk yapan, İran nükleer programına hizmet ederek ulusal ve uluslararası suça bulaşmış iktidar yetmiyor ha! Hapisteki yüzlerce gazeteci yetmiyor, Rusya’ya peşkeş çekilen vatan yetmiyor, fabrika kapısında grev yapan işçileri tutuklatan rejim yetmiyor, “FETÖ’cü” diye, atamadıkları işçilerin tazminat vermeden işine son veren beyaz Türk şirketi yetmiyor ha! Vay “aslan sosyal demokratlar” be! Tek gelirsiniz siz! Sizin liderinize Bahçeli’yi örnek almasını salık veren AKP siyaset planlamacıları bu yazıyı okusunlar. CHP gibi muhalefet varken, MHP’yi kimse eleştiremez. Nasyonalist tek yumurta ikizidir ortada olan – var olan genetik defektleri de dâhil, her diktatörün rüya takımına dâhil etmek için yanıp tutuşacağı türden bir sözde muhalefet! Var ol!

Kürsüden konuşan içişleri bakanı da utanmadan “ABD’ye gitmeden önce Yeni Asyacıydı. Arkadaşımdı. Genel İdare Kuruluna ben aldım. Doğuştan anti FETÖ’cüdür. ABD’ye gidince FETÖ’ye intisap etti” diyor! Neresinden tutulsa elinizde kalan, kimsenin çocuğunun gurur duyamayacağı türden ipe-sapa gelmez, yakışıksız ve ciddiyetsiz ifadeler. Arkadaşına kendi siyasi bekası için meclis kürsüsünden ihanet ederek, kurtların önüne atmasını mı ele alacağız? Yoksa anti-“FETÖ’cü” teriminin arka planındaki tutarsızlıkları mı? Hele doğuştan diye burgulanınca bu “anti-FETÖCÜ” olma durumu, dostumun 1960’ların ortalarında doğmuş olmasından hareketle Cemaat’e yönelik cadı avının 1960’lara dek geri götürülmesindeki tarih tahrifatını, George Orwell’ın 1984’ündeki kurgusal diktatoryasının pratiğe uygulanışı olarak mı okuyacağız? Ya da ABD’ye bilimsel araştırma yapmak için giden ve ilk 10’a giren bir üniversitede iki sene hocalık yapan bir profesöre, ABD’ye (kendi kafalarından kurguladıkları çakma) bir terör örgütüne katılmaya gitti yalanını mı gözler önüne sermeye gayret etsek? Ya, bunları yapayım isterseniz de, tüm bunları yapmaya çalışmak bile, ortalama zekâsı olan bir okuyucuya hakaret olmaz mı?

Bugün sevgili Vedat Demir’in rejimin sirk çadırlı, bol palyaçolu ezik “mahkemelerinden” biri tarafından 7 yıl hapis cezasına çarptırıldığını öğrendim.

İftira atılsa da üzerine yapışmayacak, kimseye kötülüğü dokunmamış, idealist, çalışkan ve şahsiyetli – yani Türk toplumunda artık maalesef ender bulunan niteliklerde biri! Aynı dönemde, nereyse aynı gün doçent olduğum – ki müracaatımızı bile aynı kurye ile YÖK’e göndermiştik – ve akademik nesnelliğine, daima kendini geliştirmeye ve ilerletmeye dayalı kişisel çalışma etiğine, öğrencilerine yönelik destekleyici tutumuna daima örnek alarak baktığım bir değerli arkadaşım. Doğruları söyleyen, güce boyun eğmeden kendi kalabilen, dürüstçe düşüncelerini yazan ve eleştirilerini demokratça, anayasanın ve yasaların asla dışına çıkmadan ifade eden, değerli bir yazar, bir aydın. Bir gün anayasal düzene geri dönülecek, hukuk devleti yeniden tesis edilecek. O günü beklerken, senin gibi, demokrat olmak, demokrasiyi savunmak, demokrasinin ve dürüst aydın olmanın gereğini yerine getirmekten başka “suçu” olmayan tüm eli kalem tutan insanlar hak ettikleri şekilde aklanacak. Türk demokrasi mücadelesi, senden gururla söz edecek. Bugün sana ihanet edenler, dostluğunu reddedenler, suçlamaların iftira olduğunu bilmelerine karşın doğruları konuşmayanlar, daima başları önde, onursuzca yaşamlarına devam edecekler. Bu hukuksuz rejim, bir gün tüm ayıplarıyla beraber tarihçilerce, sosyal bilimcilerce, hukukçularca incelenecek, tüm dünyaya bir demokrasinin nasıl yok edildiğinin vaka analizi olacak. Babamı mezara koyarken dahi yanımda olan, doğrular doğrusu, iyiler iyisi, dürüstler dürüsü, gerçek dost, demokrat, iki pırlanta kalpli oğlunun aslan babası, sevgili Vedat ağabey! Güneş balçıkla sıvanmaz. Ve işte Behrengi’yle bitirelim, bu kez Livaneli’nin güzel türküsünden onu anarak, memleketin de dâhil olduğu Doğu’nun gariban evlatlarına atfen:

Doğu dalga-dalga vurdu
Taht bir yana, Şah bir yana
Behrengi’nin soluğunda
Taht bir yana, Şah bir yana

Genç ölülerin başında
Onurlu gülü Doğu’nun
Ak kefenlere bürünmüş 
Ağır Safevileri

Mühürlenince kuyular 
Damardan kan akmaz oldu
Kanı su ile yuğdular
Taht bir yana, Şah bir yana

Bir ağaç çiçeğe durdu
Kanıdan rengini verdi
Deli poyraz vurduğunda
Donmasa çiçekleri

7 YORUMLAR

  1. Guzel bir yazi.
    Tebrikler.

    Icersi cicek bahcesi
    Ne guller laleler var orda
    Binlerce, onbinlerce
    Turkiye’nin yuzaki

    https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Vedat_Demir

    Eserlerine de yasak getirirler mi acaba?

    Kamu Diplomasisi ve Yumuşak Güç, (2012, Beta Yayıncılık, İstanbul)

    Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi, (2007, Beta Yayıncılık, İstanbul)

    Medya Etiği, (2006, Beta Yayıncılık, İstanbul)

    İletişim Yansımaları-Uygulamalar, Gerçekler, (editör) (Pınar Eraslan Yayınoğlu’yla müşterek) (2007, Anahtar Kitapçılık, İstanbul)

    Düzenleme ve Uygulamalarla Medyada Denetim, (Zakir Avşar’la müşterek) (2005, Piramit Yayınları, Ankara)

    Türkiye’de Medya ve Özdenetimi, (1998, İletişim Yayınları, İstanbul)

    • Bu kadar çalışmakla, bu adar önemli konuları çalışmakla zaten “birilerinin” düşmanlığına davetiye çıkarmış. Yok “denetimmiş” ve “özdenetimmiş” senin neyine be Hoca!
      Dürüst bir şekilde “Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi” diye kitap yazmanın elbette ki bir faturası olur yani!
      Allah kurtarsın…

    • Bu soru mutlaka başkalarının da aklına gelmiştir; Efe hocamın yazısını görünce hatırladım:
      “Türkiye’de hapse atılmış veya en azından KHK ile üniversiteden atılmış akademisyenlerin “akademik yıllık başarı puanı ortalamaları” dışarıdaki akademisyenlerle karşılaştırılsa acaba sonuç ne olurdu?”

  2. Hocam, ülke insanı tümden çıldırmış durumda. Tımarhane dersek belki tam karşılığı yoktur. Tımarhanelerden bazen akıllı olanlar olur. Bazen hakk, hukuk, adalet uğrar semtlerine

  3. İlk önceleri Teğmen Çelebiye yaptırıyorlardı bu millete saldırma işini baktilar birçok kimseye çapı yetmiyor daha kabiliyetli, kalibresi yüksek biri saldırsın, ısırsın istediler ve Özgür Özeli ileri sürdüler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin