Antikor mikrobu tanıyor, yoksulluğu değil. Almanya’nın önündeki asıl imtihan bir hukuk sınavı değil, kendi vatandaşına on yıl sonrası için yaşanabilir bir gelecek vaat edip edememe sınavı.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Son yazıda “Doğu Almanya’nın, bir toplum için geçmişi değil, prova edilmiş geleceğidir.” diyerek nüfusun yaşlanması, kırsalın boşalması, kamu hizmetlerinin çekilmesi, sanayinin erimesi gibi verileri sıralamıştım… ‘Bu kader, Doğu’da 30 yıl önce hızlandırılmış çekimde yaşandı, Batı’da şimdi normal hızda yaşanıyor!’ diyerek tamamlamıştım.
Açıkçası Batı’da bu işlerin bu kadar hızlı olabileceğini tahmin etmiyordum. Doğrusu olasi kader sınavı beklediğimden erken geldi. Nitekim önceki gün yapılan seçimlerde beklenen oldu ve Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde AfD yüzde 44 oy oranına ulaştı. AfD’nin hükümet kurup kuramayacağı belli değil ama bu zafer Almanya Başbakanı Merz için büyük bir hezimet oldu.
Hatırlayalım; 8 Mart 2026’da Baden-Württemberg’de AfD yüzde 18,8 almıştı. Bir batı eyaletindeki en yüksek sonucuydu ve önceki seçimin neredeyse iki katıydı. Bir hafta sonra Rheinland-Pfalz’da yüzde 19,5. Bunlar Doğu rakamları değil. Baden-Württemberg Almanya’nın otomotiv kalbi; Mercedes’in, Porsche’nin, Bosch’un eyaleti. Ve seçim sonrası araştırmalar orada işçilerin yaklaşık yüzde 37’sinin AfD’ye oy verdiğini gösteriyor. Aynı seçimde SPD, Baden-Württemberg tarihinde ilk kez tek haneye düştü: Yüzde 5,5.
Serinin bu yazısında, artık Doğu’yu bir istisna sayamayacağımız bu yeni tabloyu ve sonrasında ne olabileceğini konuşacağız. 150 yıllık işçi partisi ile işçi arasındaki bağ, sanayinin kalbinde koptu. Bunun kültürel değil, tamamen maddi bir sebebi var bence.
Savaş sonrası Almanya’da sendikalı fabrika işi bir iş değil, bir güvenceydi. Bosch’ta ya da Mercedes’te tezgâh başında çalışan bir usta, üniversite okumamış olsa bile ev sahibi olabiliyor, tatile gidebiliyor, emekliliğini hesaplayabiliyordu. Ve bu güvencenin en önemli tarafı bir Alman kendi çocuğunun da aynı fabrikada, aynı şartlarda çalışabileceğini biliyordu. Oğlu 16 yaşında aynı şirkette çıraklığa başlıyor, 40 yıl sonra aynı kapıdan emekli oluyordu. Baba mesleğini devretmiyordu sadece, bir hayat standardını devrediyordu.
Alman ekonomisi büyümüyor!
Şimdi kırılan tam olarak bu devir zinciri. Fabrikalar kapanıyor ya da üretimi Doğu Avrupa’ya, Çin’e, Amerika’ya taşıyor. Kalan yerlerde çıraklık kadroları azalıyor, işe alımlar duruyor. Yani adamın kendi işi bugün duruyor olabilir ama artık şunu söyleyemiyor: “Merak etme, sen de buraya girersin.”
Alman ekonomisi üst üste yıllardır büyümüyor. Enerji fiyatları rekabet gücünü aşındırdı. Otomotivde Çin elektrikli araç sanayii, Alman sanayisinin 100 yıllık teknolojik üstünlüğünü 10 yılda etkisizleştirdi. KOBİ’ler diyebileceğimiz Mittelstand daralıyor, sanayi kapasitesi yurt dışına kayıyor ve sendikalı fabrika işi ilk kez “çocuğumun işi de garanti” olmaktan çıkıyor. Ve şimdi savaş sonrası Alman demokrasisinin en az konuşulan gerçeğine geliyoruz.
Jürgen Habermas’ın “anayasal vatanseverlik” kavramı, Alman kimliğinin kandan değil anayasaya bağlılıktan türetilmesini öneriyordu. Entelektüel olarak şahane bir fikirdi. Ama sokaktaki karşılığı hiçbir zaman tam olarak bu olmadı. Sokakta kimliğin çapası Mark’tı, sonra Euro’ya rağmen refahtı. Almanya’nın 80 yıllık toplumsal sözleşmesi kabaca “Ulusal büyüklükten vazgeç, karşılığında dünyanın en güvenli refahını al” mantalitesiydi.
Bu sözleşmenin maddi tarafı çatırdadığında, ahlaki tarafı da müzakereye açılıyor. Anayasal vatanseverliğin bir palto olduğu, soğuğu da o kadar geçirmediği anlaşılıyor.
Hiçbir demokratik kültür kendiliğinden sonsuza kadar yaşamaz, eğitimle, adaletle, temsil duygusuyla ve ekonomik güvenlikle sürekli yeniden üretilmesi gerekir. Ve bir değer üretilmediğinde en sağlam zannedilen tabular bile aşınır.
AfD, rasyonel tabanı olan bir parti
Ve kanaati acizanemce, AfD bir göç partisi değil, işlemeyen devletin doğurduğu ve rasyonel tabanı olan bir partidir. Bugün AfD seçmeninin en büyük gerekçesi bittabi göç. Bu doğru. Ama gerekçe ile sebep aynı şey değil.
Almanya’da bir aile bugün 3 odalı kiralık daire arıyorsa aylarca bulamıyor. Bir çocuğa kreş yeri bulmak kimi şehirlerde kura meselesi. Aile hekimine randevu haftalar sürüyor. Deutsche Bahn, dakikliğiyle övünen ülkenin milli utancı haline geldi. Okulda öğretmen yok, belediyede memur yok, köyde market yok, kasabada doktor yok.
Evet, bunların hiçbirinin doğrudan sebebi göç değil. Konut açığı, on yıllardır süren bir yatırım eksikliğinin, faiz ve inşaat maliyetlerinin, imar rejiminin sonucu. Ama vatandaş bir sebep-sonuç zinciri kurmaz, bir denk gelme görür. Daire bulamadığı yılda göç rakamlarının rekor kırdığını duyup kimse ona anlaşılır bir başka açıklama sunmuyorsa, sunulmuş olan açıklamayı alır.
AfD’nin dehası burada göçü icat etmesi değil, devletin gündelik yetersizliğine bir fail bulmuş olması. Kimse bir konut piyasası analizine oy vermez ama herkes bir faile oy verir.
Bunun test edilebilir bir sonucu da var aslında. Kamu hizmetlerinin çöktüğü her yerde AfD güçlü, hizmetlerin sıkıntısız işlediği yerde göçmen oranı ne olursa olsun daha zayıf. Almanya’nın en yoğun göçmen nüfuslu kentleri — Frankfurt, Offenbach, Stuttgart, Köln — AfD’nin ülke ortalamasının altında kaldığı yerler. Bu tek başına “göçmen sayısı AfD’yi yükseltiyor” tezini çürütmeye yeter bence.
Ve buradan radikal sağın en büyük illüzyonuna geliyoruz: Sınıfsal yanılsama.
AfD’nin hitap ettiği seçmen ile düşmanlaştırdığı grup, aynı ekonomik dünyanın insanları. Aynı konut kıtlığı, aynı ücret baskısı, aynı güvencesiz iş, aynı kötü eğitim şartları, aynı köhnemiş hastane. Aynı krizin iki mağduru var bu parantezde. Radikal sağ, bu iki gruba farklı roller dağıtıyor. Birine “milletin gerçek sahibi”, diğerine “yük, istilacı, tehdit” diyor. Böylece aynı düzenin ezdiği iki grup, esas düzelmesi gereken düzeni değil birbirini hedef alıyor. Almanya’da konut sıkıntısı çeken Alman işçi ile aynı mahallede aynı sıkıntıyı çeken Türkiyeli işçinin ortak bir siyasi öznesi olmaması bir tesadüf değil, bir başarı.
Bu illüzyonun günlük bakımını ise algıda seçicilik yapıyor. İnfial uyandıran bir suç işlendiğinde ilk sorulan soru artık “ne oldu” değil, “kim yaptı?” oluyor. Fail göçmense olay bir kültürel çöküş anlatısının ispatına dönüşüyor; değilse haber bir günde sönümleniyor. Oysa bir suça verilen tepkinin failin kim olduğundan bağımsız olması gerekir değil mi? Aşırı sağın en etkili tekniklerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor.
Tekil olayı alıp medeniyet ölçeğinde bir anlatıya bağlamak.
Belki uzatıyorum ama emin olun salt Almanya değil, bütün Avrupa’yı saracak bir yangından bahsediyoruz.
Devam edeceğiz…
