PROF. EFE ÇAMAN | YORUM
İnsanın kolektif yaşamı ötekiyle kendisi arasında kurduğu köprülerle alakalı bir durum ve kaçınılmaz olarak süreklilik arz ediyor. İlk insanlardan günümüze değişmeyen yegâne insani realite, insanın toplumsal bir varlık oluşu. Bu toplumsallığın rasyonel ve nesnel nedenleri olduğu ileri sürülüyor. Doğrudur. İnsanın varoluşu diğer insanlara ve onlarla kurduğu bağlara dayalı. Ailenin de, köy veya mahalle gibi kolektiflerin de, büyük veya küçük herhangi bir “işin” de esası birliktelik, bir arada oluş, ortak bir amaca sahip olmak, karşıdakine duyulan gereksinim.
Küresel bir genel geçer kaideden veya evrensel bir kuraldan bahsediyorum. Sosyal evrenin yerçekimi yasası gibi – insanlar bir arada yaşar kuralı. Herhangi bir sosyal bilim dalını üniversitede okumaya başlayan genç bir öğrencinin ilk birkaç hafta içerisinde öğrendiği temel bir bilgi – Robinson bir roman kahramanıdır ve gerçek yaşamda buna benzer bir öykü var mı; mutlaka vardır. Robinson düştüğü ıssız adada tek olmasına karşın yaptığı takvimle, okuduğu İncil’iyle, daima kaybettiği ailesine ve dostlarına duyduğu özlemle bu insani “Newton kanununu” yaşar. Adada tektir, ama esasında hala bir toplumsal bağlamda varlığını sürdürmektedir.
Toplumsallığın bir diğer yönü de işlevinin zıttı – insanın toplumsallığı için iş bölümünün en önemli motif olduğunu ileri sürüyoruz, ama diğer taraftan insanlar çatışma dinamiklerinin de içinde var oluyorlar. Topluluğun olduğu yerde sadece uyum ve ahenk yok, sürtüşme ve çatışma da var. Toplumlar çatışma ortamlarında önemli bir sınavdan geçiyor. Çatışmanın kurallandırılması ve törpülenmesi uygarlaşma göstergesi kabul ediliyor. Bunu başarabilen sosyal gruplar – aileler, arkadaşlık grupları, şirketler, ülkeler, vs. – güçlenerek yoluna devam ederken, çatışmaların santrifüj etkisinden kurtulamayan insan toplulukları büyük acılar yaşıyor.
Genellikle çatışmalara bir patoloji olarak bakarız ve onlardan kaçınmaya çalışırız, doğru mu? Çatışmaları bu şekilde sınıflandıran ve okuyan sosyal teoriler mebzul miktarda. Ancak çatışmaların esasında “normal” ve hatta “gerekli” olduğunu ileri süren sosyal kuramcılar da var. Bunlardan biri Dahrendorf. Alman kuramcı, çatışmaların başarıyla süreçlendirilip sonuçlandırılması ile toplumsal entegrasyonun güçlenmesi ve istikrarlılaşma arasında korelasyon kuruyor. Daha öz ifade edecek olursam, çatışma sadece olumsuz bir şey değil. Yeter ki çatışmaları çözüme kavuşturabilecek yöntemler bulalım ve bunları kurumsallaştırmayı başarabilelim.
Bir örnekle açıklamaya çalışayım: Mesela bir aile düşünün. Kadın ve erkek arasında bir ihtilaf veya anlaşmazlık olsun. Eğer bu anlaşmazlığı çözmeyi başarabilirlerse, bir sonraki potansiyel sorundan daha kolay kurtulabilecekler. Çünkü çözüme ulaşma metotları test edildi ve doğrulandı. Bir sonrakinde de benzer bir strateji izleyebilirler. Fakat unutmayın: problemin çözümü uzlaşıya dayanmak zorunda. Eğer bir taraf diğerine kendi istediği çözümü dayatırsa bu güç kullanımıdır ve dinamikler hemen değişir. Bu durumda bir “grup öğrenmesinden” söz etmek mümkün olmaz. Konsensüs gerekiyor.
Toplumun en küçük birimi ve yapıtaşı olarak kabul edilen aileyle alakalı bu sosyal simülasyonu tolumun daha geniş gruplarına uyarlamak da mümkün. Mikro düzeyde gerçekleşen etkileşimler, iletişimler ve kurulu ağ, makro seviyelerde de benzer prensiplerle çalışır.
Bundan hareketle, bahsettiğim ve tanıtmaya çalıştığım sosyal teorik modeli baz alarak Türkiye toplumunu test etmek istiyorum.
Türkiye toplumunda en ciddi sorunlardan biri uzlaşmayla sorunların çözümüne ulaşma deneyiminin oldukça nadir oluşudur. Bunu ampirik gözlemlere dayanarak tespit ediyorum. Türkiye tarihinde uzlaşmaya dayalı bir devlet sistemi maalesef hemen hiç yok. Bir coğrafyanın el değiştirmesi görüngüsünü ele alalım mesela. 1071 travmasının uzlaşıyla olmadığı bir gerçek. El değiştirme durumu salt politik bir durum değildi; sosyolojik ve kültürel depremlere de neden oldu.
Bu dinamik Türkiye kolektifinin son 950 yılına damga vurdu. Ötekilerle kurulu ilişkileri etkiledi. Deneyim uzlaşı veya konsensüs üzerine kurulu değildi. Süreç farklı grupların tercihe dayalı bütünleşmesiyle gerçekleşmedi. Osmanlı’da kabaca iki gruba tasnif edilen toplum, o kamuflaj pelerini ortadan kalkınca daha küçük parçalara bölündü. Etnisite ve mezhep, sonra giderek politik ideolojiler ve dünya görüşleri, yaşanmış ve deneyimlenmiş travmayı sürekli sıcak ve gündemde tuttu. Toplumun nüvesi bu oldu.
Sorunlarını, meselelerini, ayrılıklarını, ihtilaf ve anlaşmazlıklarını konsensüsle sonuçlandıramama tarihidir biraz da Anadolu’nun makûs son 1000 yılı.
Bu dinamiğin bilimsel olmayan ama hepimizin iliklerine ve kemiklerine kadar hissederek bildiğimiz ifadesi, belki de “öteki” ve “beriki” ilişkileridir. Bunu seçimsel süreçle – demokrasi demiyorum özellikle, dikkat edin! – birleşmiş hali tabiatıyla barışçıl, dingin, sakin, dengeli, makul, akil bir kolektif ortamı sunmuyor haliyle.
Devamını yarın ele alayım mı müsaadenizle?

“Merkezdeki bir derecelik sapma, muhitte büyük sahalara tekabül ediyor”
En güzel aletler, en açıklayıcı analizler, onları kullanacak şahısların eline/gözüne/kalbine göre değer kazanıyor…
Yazdığınız gibi, “nüve” çok önemli.
“Su” bir alet. Et, süt, ipek, bal yapımında olduğu gibi, zehir üretiminde de kullanılabiliyor.
“Türkiye tarihinde uzlaşmaya dayalı bir devlet sistemi maalesef hemen hiç yok” derkenki “hemen” sözcüğünün, -her ne kadar ölçülebilir bir değer ifade etmese de- özellikle naif okuyucularda daha kolay kabul edilebilirlik getireceğini biliyor olmalısınız. “Türkiye tarihi” kavramını hangi coğrafi ve tarihi kapsamda kullandığınızı bilmesem de, “hemen” demenizi de önemsedim. Açıklayabilir misiniz?
“Anadolu’nun makûs son 1000 yılı” iddiası…
Nüvelerinin maymun olduğuna inanan bilim adamlarının ses tonu…