Nükleer kıyamet; sadece 18 dakikanız var!

Ekrem Dumanlı, bu haftaki Okuma Zamanı programında nükleer savaş tehlikesini Netflix yapımı bir film ve iki çarpıcı kitap üzerinden ele aldı. Dumanlı, insanlığın “dinamit dolu bir evde yaşadığı” metaforu etrafında güncel bir tartışma yürüttü.

Ekrem Dumanlı, programın başında izleyicilere, bilinmeyen bir ülkeden fırlatılan nükleer füzenin hedefe varmasına 18 dakika kaldığı bir senaryoyu sorarak, “Böyle bir tehlike var mı, varsa yeterli tedbirler alınmış mı?” sorusunu gündeme taşıdı. Bu soruyu, Netflix’in 2025 yapımı House of Dynamite (Dinamit Dolu Bir Ev) filmi vesilesiyle tartışmaya açtı. Filmin, dünyayı nükleer füze ve misilleme mekanizmaları üzerinden “diken üstünde oturan insanlık” metaforuyla anlattığını vurguladı.

Programda söz konusu film, sinema tekniği açısından da inceleniyor. Dumanlı, filmin aynı 18 dakikalık zaman dilimini üç farklı merkezden anlattığını aktarıyor: Alaska’daki füze takip ve imha üssü; Beyaz Saray, Pentagon, Dışişleri, istihbarat ve iç güvenlik birimlerinin yer aldığı kriz merkezi; ve nükleer silahların şifre ve anahtarlarını taşıyan askeri personelle birlikte hareket eden ABD Başkanı. Dumanlı, filmde hem teknik hesaplar (füzenin havada vurulma ihtimali, ıskalama riski, B planının olup olmaması) hem de bu sistemleri yöneten asker ve sivillerin aileleriyle vedalaşıp vedalaşamayacağı gibi insani boyutların işlendiğini aktarıyor. Misilleme doktrinleri nedeniyle tek bir saldırının dakikalar içinde zincirleme karşı saldırılara dönüşerek dünyayı “cehenneme çevirebileceği” uyarısına dikkat çekiyor.

Ekrem Dumanlı, filmin senaryo olarak bazı yerlerde dağınık ve savruk olabileceğini, odaklanmanın zaman zaman zorlaştığını söylese de, ritmi yükselten müzikleri, kamera hareketleri ve oyunculuklarıyla nükleer tehdidi izleyicinin zihnine yeniden taşıdığını belirtiyor. Filmin, insanlığı unutturduğu temel meselelerden birini, nükleer savaş riskini hatırlattığı için izlenmesi gereken bir yapım olduğunu söylüyor.

Nükleer Silahlar: Damaskus’taki Kaza ve Güvenlik İllüzyonu”

Programın ikinci bölümünde Dumanlı, nükleer silahların gerçek dünyadaki risklerini anlatan ve 1980’de Arkansas, Damaskus’taki füze silosu kazasına odaklanan, Türkçede “Nükleer Silahlar: Damaskus’taki Kaza ve Güvenlik İllüzyonu” başlığıyla yayımlanan kitaba geçiyor. Yazar Eric Soeller’in 18 Eylül 1980’de bir teknisyenin elinden düşen soket anahtarının roketin yakıt tankını delmesiyle başlayan kazayı, nükleer başlığın infilak etmesine “kıl payı kalmış” bir vaka olarak anlattığını aktarıyor. Dumanlı, 9 megatonluk savaş başlığının patlaması hâlinde Amerika’nın büyük bir bölümünün yok olabileceğinin o dönemde dile getirildiğini, yazarın bu olay üzerinden nükleer güvenlik sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu sorguladığını vurguluyor.

Bu kitabın, yalnızca söz konusu tek kazayı değil, olası başka kazaları, gizlenen vakaları ve “kıl payı kurtulmalar”ı da gündeme getirdiğini söyleyen Dumanlı, nükleer kaza ya da nükleer savaş riskinin yalnız silah sahibi ülkeleri değil, Çernobil örneğinde olduğu gibi tüm dünyayı etkilediğini hatırlatıyor. Kitabın belgesel tadında, yoğun kaynakça ve referanslarla yazıldığını, Pulitzer Ödülü’ne aday gösterildiğini ve New York Times çok satanları arasına girdiğini belirterek, nükleer güvenlik konusuna ilgi duyanlara özellikle tavsiye ediyor.

Programda politik gerilim türünde bir roman olan Fail Safe de ele alınıyor. Dumanlı, romanın omurgasını, teknik bir arıza yüzünden ABD’nin yanlışlıkla Sovyetler Birliği’ne nükleer saldırı düzenlemesi ve bu saldırının artık geri çağrılamaması üzerine kurulu bir kabus senaryosu olarak özetliyor. Prosedürlerin, “yanlış düğmeye basılırsa geri çevrilebilsin” diye değil, otomatik işlesin diye kurulduğuna dikkat çekiyor. Bir kez fırlatılan nükleer füzenin havada durdurulmasının ve “yanlışlıkla oldu” denilerek geri alınmasının imkânsızlığı vurgulanıyor. Romanda, buna karşı Sovyet tarafının misilleme zorunluluğu ve zincirleme yok oluş tehdidi işleniyor.

Dumanlı, Fail Safe üzerinden modern savunma ve saldırı sistemlerinde insan iradesinin yerini giderek otomatik mekanizmalar ve yapay zekâ sistemlerine bırakmasına da değiniyor. Karar ve komuta süreçlerinin makinelere devredildiği bir dünyada, teknik bir arıza veya algoritma hatası hâlinde insanlığın ne yapacağı sorusunu gündeme getiriyor. Yalnız aklın ve teknik kapasitenin değil, vicdan, merhamet ve şefkat gibi insani değerlerin de karar mekanizmalarında belirleyici olması gerektiğini vurguluyor.

Program boyunca Dumanlı, nükleer silahların varlığının “barışı garanti eden bir caydırıcılık unsuru” mu, yoksa insanlığın başında sallanan bir “kıyamet sopası” mı olduğu sorusunu açık bırakıyor; çözüm için daha sıkı teknik denetim, güçlü sivil kontrol ve barışçıl, adaletli, vicdan sahibi yöneticilerin iktidara gelmesini şart olarak öne çıkarıyor. Hem Netflix filmine hem de sözünü ettiği iki kitaba atıfla, insanlığın “dinamit dolu bir evde, diken üstünde yaşadığını” hatırlatıyor ve izleyicileri nükleer tehlike üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin