Netflix belgeselleri (5): Suç dosyaları

TELEVİZYON | M. NEDİM HAZAR

Bu yazı serimizde bugüne kadar Netflix denilen film deryasında kendimizce tuttuğumuz “iyi balık”lardan bahsettik. Belli bir adede ulaşınca mecburen sınıflamaya geçtik, yoksa işin içinden çıkmamız mümkün olmayacaktı. “Amerikan Fabrikası” ve “Benim Ahtapot Öğretmenim” gibi Oscar ödüllü filmlerden, “Mormonlar Arasında Cinayet” ve “Tiger King” gibi gerçek suç efsanelerine kadar son yılların en iyi belgesel ve belgesel dizilerinden bazılarını dikkatlerinize sunduk. Bu hafta sıra suç belgesellerinde.

Buyurun takdir sizlerin…

Hayat renkli, dünya acımasız!

Doğa belgeselleriyle aşina olduğumuz ünlü İngiliz yayıncı David Attenborough, 1950’lerden beri hayvanlarla ilgili TV programlarına ev sahipliği yapıyor. Gelin görün ki, asla böyle bir belgesel dizisinin parçası olmamıştı. Dünyanın egzotik yerlerinde çekilen üç bölümlük “Life in Color” (Renkli Yaşam), canlıların kürk, tüy ve etlerindeki işaretlerin hem hayatta kalmalarını hem de çevreleriyle etkileşimlerini nasıl etkilediğine odaklanıyor.

Belgesel iklim değişikliğinin Dünya’nın kırılgan ekosistemleri üzerindeki etkisine odaklanmak yerine, rengin hayvan etkileşimlerinde nasıl kullanıldığına ve oynadığı hayati role dikkat çekiyor. Renkli Yaşam kameralar için yeni bir teknoloji ve belgesel dizileri için özel olarak geliştirildiğinden, tüm zamanların görsel olarak en büyüleyici ve nefes kesici belgesel dizilerinden biri haline geliyor.

Özel kameralar ve çekim teknikleri, renkleri hayvanların kendilerinin gördüğü şekilde yakalıyor ve izleyicilere harika dış mekan hakkında tamamen yeni bir bakış açısı sunuyor. Elbette klasik olarak doğa belgesellerinden sesine aşina olduğumuz Attenborough tarafından açık ve ikna edici bir anlatımla izliyoruz.

Bir tek sıkıntı var, Netflix nedense sözleşmesi gereği belgeseli her coğrafyada gösterime koyamadı.

Yüzyıllık sahtekarların öyküsü

Her şeyin sahtesi olur da sanatın olmaz mı? Yönetmen Barry Avrich’in cezbedici ve meydan okuyucu belgeseli “Made You Look”, birkaç düzine Soyut Dışavurumcu tablonun – bazı büyük isimler tarafından yapıldığı iddia edilen ve başlangıçta yaklaşık 80 milyon dolar değerinde olduğu düşünülen – bir sanat dünyası skandalının hikayesini anlatıyor. Film sadece kısaca sahteleri yapan ressam hakkında. Avrich, sanat piyasasının kendisiyle ve satıcılardan doğrulayıcılara ve alıcılara kadar herkesin, dolaşımda yeni bir Rothko veya Pollock’a sahip olma ihtiyaçlarını karşıladığı için, bu tuvallerin şüpheli kökenlerini gözden kaçırmaya nasıl istekli göründüğüyle daha çok ilgileniyor.

New York’un en prestijli sanat galerilerinden biri olan Knoedler Galeri’de gerçekleşen sanat piyasasının en büyük ve sansasyonel dolandırıcılık hikayesinin anlatıldığı belgesel Kanadalı yönetmen Barry Avrich tarafından yazılıp yönetilmiş. Belgeselde, sanat dünyasında yaşanan en büyük sahtecilik vakasında sahte eserleri milyon dolarlara alan koleksiyonerler, olayları değerlendiren sanat uzmanları ve sanat eleştirmenleri ile yapılan röportajlarla olayın incelikleri baştan sona sorgulanıyor.

Üstelik hikayenin epey cemaziyülevveline de gidiliyor. 1836 yılında kurulan ve 2011 yılında yaşanan olaylardan sonra kapanan Knoedler Galeri’nin o zamanki direktörü Ann Friedman’ın, sözde sanat danışmanı olan Glafira Rosales’ten altmışa yakın eser satın almasıyla başlıyor. Rosales’in aracı olduğu, Mr. X koleksiyonundan gelen, aralarında Jackson Pollock, Robert Motherwell ve Marc Rothko gibi Amerikan soyut dışavurumcu sanatının en önemli isimlerinin bulunduğu taklitler 80 milyon doları aşan değerleriyle alıcı buluyor. Eserlerin sahte olduğunun farkına varıldıktan sonra tarihe geçen skandal başlıyor.

Bu belgesel geçtiğimiz yıl pandemi dolayısıyla Kanada’daki CBC Documentary Channel’da Hot Docs at Home sanal film festivalinin açılış filmi olarak gösterilmişti.

Bir tuhaf katil!

Steven Avery ismini muhtemelen duymamışsınızdır. Kısa tarif etmem gerekirse, girdiği her ortamda nefret edilen bir potansiyel katil adayı.

Ancak…

Gerçekler öyle olmuyor ve imaj hakikati bazen tepeliyor.

Bir suç belgeseli kültü haline gelen “Making a Murderer” (Katil Yapmak) tüm iticiliğine rağmen masum bir insanın toplum ve sistem tarafından nasıl bir canavara dönüştürüldüğünü çarpıcı şekilde ele alıyor.

Yalnız meseleyi böyle kolaylıkla anlatması güç. Çünkü yapımcılar dertlerini 1’er saatlik on bölümde zar zor anlatıyorlar. Bu karmaşık gerçek suç hikayesi, 2015’in sonunda Netflix’te yayınlandığında büyük ilgi görmüştü. Hatta bu belgesel formatından pek çok dizi senaryosu ilham aldı ve uygulamaya geçti. Bir tür suç draması şablonu oluşturdu.

Yapımcıları Laura Ricciardi ve Moira Demos, on bölümlük iki sezon boyunca, DNA kanıtı sayesinde 18 yıl sonra hapishaneden serbest bırakılan ve daha sonra başka bir cinayetle suçlanacak olan Wisconsinli Steven Avery’nin serencamını takip ediyor. “Making a Murderer” hem sürükleyici bir mahkeme salonu draması hem de ceza adalet sisteminin kendi hatalarını kabul etmeye nasıl direndiğinin acınası destanı niteliğinde.

Belgeseli izledikten sonra Steven Avery’nin bir katil olup olmadığına seyirci karar veriyor. Ve bize ders olarak da bu dünyadan ve sistemden nefret ettirecek derecede manipülasyon, delil yerleştirme ve “nasıl basit bir Amerikalı bizim koskoca polis teşkilatımızla dalga geçer, ona gününü gösterelim” ana fikri kalıyor.

Hem maktul hem suçlu!

Sırada Amerika’daki adalet sisteminin yetersizliğini gözler önüne seren çarpıcı bir belgesel var: “Strong Island” (Güçlü Ada).

1992 yılının Nisan ayında Long Island’ta (burası kaymak tabakanın yaşadığı bir yerdir ve kente giriş de çıkış da ücretlidir) yaşayan 24 yaşındaki siyahi öğretmen William Ford Jr, 19 yaşındaki beyaz bir mekanikçi olan Mark Reilly tarafından öldürülür. William Ford’u araba onarımı ile ilgili bir anlaşmazlık üzerine vurup öldüren Mark Reilly, o sırada silahsız olan William’a karşı kendini savunduğu gerekçesiyle serbest bırakılır. Ford silahsız olsa da, kendi cinayetinin baş şüphelisi olur. Böylece geriye haksız ve adaletin yerini bulamadığı bir durum, çocuklarını kaybeden acılı bir aile ve işlediği suç sonucu ceza almayan bir katil kalmıştır.

Bu olay için, “Polis, kardeşimi kendi cinayetinde birinci şüpheliye çevirdi,” açıklamasını yapan William Ford’un kardeşi Yance Ford, 25 yıl önce kardeşinin başına gelen bu korkunç olayı, yönetmenliğini üstlendiği Strong Island isimli belgeseliyle mercek altına alıyor.

20 yıllık takıntı!

Film yapımcısı Jean-Xavier de Lestrade kafayı bir şeye takmış durumda: Tam 20 yıldır aralıksız olarak 2001 yılında karısını öldürmekle suçlanan polisiye roman yazarı Michael Peterson’ın davasını takip ediyor. Soruşturma sırasında her iki şirketin de avukatları şaşırtıcı kanıtlar ortaya çıkarırken, bazıları Peterson’ın masumiyetine işaret ediyor gibi görünüyor ve bazıları onu günah olarak suçlu gösteriyor. “The Staircase” (Merdiven), bir avukatın mahkemede kanıtlayabileceğinin adalet davası için bazen “gerçek”ten daha önemli olduğu fikrine geri dönen bilgilendirici ve zaman zaman ürpertici bir ceza muhakemesi.

Tam 15 yıl süren bir hukuk mücadelesini anlatan, 13 bölümlük belgesel özellikle hukuk dramalarını ve davalarını sevenler ve hukuk fakültesi öğrencileri için ders niteliğinde. Öte yandan ABD  hukuk sistemi, sözgelimi ağzımızın suyu akarak hayran kaldığımız jüri sisteminin nasıl tırışkadan (!) bir şey olduğunu da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Facebook’un faydaları!

Biliyorsunuz Orhan Kemal’in meşhur kitabı birden fazla kez sinemaya da uyarlandı. Birini bulup izleyebilirsiniz.

Elbette Netflix’te yayınlanan “Bekçiler” (The Keepers) isimli belgesel içerik olarak da coğrafik olarak da bizim Bekçi Murtaza ile alakası yok. Sadece serbest çağrışım o kadar.

Gelelim belgeselimize.

Bu tüyleri diken diken eden Netflix belgeselinde bir grup rahibin, 1960’larin sonunda Baltimore’da bulunan Archbishop Keough High School ismindeki Katolik kız lisesinde onlarca kıza yaptığı cinsel istismarı, cinsel istismardan öte kızları kasabanın doktoruna, polislerine peşkeş çekmesini, bu durumu anlayan ve üstüne giden Catherine Cesnik adında bir rahibenin birkaç hafta sonra öldürülüp, katilinin hiçbir zaman bulunmamasını anlatıyor. Mevzu bu kadar da değil: Polislerin delilleri yok etmesi ve davanın üstüne gitmemeleri, yıllar sonra ortaya çıkan taciz davasını kilisenin baskı yaparak üstünü kapatması, hem cinayet hem tecavüzlere dair hakkında onlarca tanığı ve delili olan rahibin hiçbir zaman yargılanamamasını dehşet içinde izliyoruz.

İşini yapmayan güvenlik personelinin bir metre mesafe kat edememesine karşın, öldürülen rahibenin 60’lı yaşlarında eski öğrencileri bir Facebook grubu kurup olayın üstüne gitmeye başlıyorlar. 3-4 sene önce başlayan bu hareketle beraber belgesel çekimlerine başlanıyor. Belgeselde bu süreç ve yaşananlar anlatılıyor. Merak edenler için bahsini ettiğimiz Facebook grubu şuradadır. Şimdilerde ne olur ne olmaz diyerek kilitlediklerini ekleyelim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin