Nepotizm ve yakınları kayırma

YORUM | VEYSEL AYHAN

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları-16) 

İdare ve yönetimde Kur’an’ın işaret ettiği üçüncü sacayağı “ehliyet”tir.

“Ehliyet” meselesi dolaylı olarak önceki madde olan istişare ile de ilgili. Meşveret’in vazgeçilmez şartı ehliyet sahibi insanlarla yapılmasıdır. Yani karar verilecek konudan habersiz insanlarla yapılacak bir istişare baştan kaybedilmiş olur.

Tarihin hangi dönemi olursa olsun “adalet, istişare ve ehliyet”in bir araya geldiği zamanlarda rejim-sistem ne olursa olsun insanlar huzur ve mutluluk içinde yaşamıştır. Bu sac ayağı devletler için söz konusu olduğu gibi her düzeyde sosyal yapı için zaruridir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

EHLİYET (İŞE EHLİNİ, UZMANINI TAYİN ETME)

Mekke fethedildiğinde Kâbe’nin sorumluluğu, bakımı, anahtarlarının muhafazası Osman b. Talha tarafından yapılıyordu. Allah Rasul’ü (sas) anahtarları Osman b. Talha’dan almış, Kâbe’nin içine girmişti. Putları kırmış, içeride namaz kılmıştı. Hz. Abbas (veya) Hz. Ali bu şerefli işi Haşimoğulları adına üstlenmek için kapıda bekliyorlardı. Fakat Allah Rasûlü’ne (sas) Kâbe’nin içindeyken şu  ayet nazil olmuştu:

“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder.” (Nisa 58)

Bu yüzden dışarı çıkınca o güne kadar bu işi layıkıyla yapan Osman b. Talha’yı çağırıp bu ayetleri okuyarak anahtarları tekrar kendisine teslim etti. Osman bin Talha’nın o tarihte henüz Müslüman olmadığı tartışmalıdır.

Bu hâdise de göstermektedir ki Peygamberimiz (sas) o gün için oldukça saygın ve önemli olan bir vazifeyi kendi yakınlarına değil, bu işe ehil olanlara, tecrübesi olanlara vermiştir.

Önemli olan yönetenin ehil olması emanete riayet edebilmesidir. Yönetenin dini veya etnik kimliği değil ehliyeti ve emin oluşu önemlidir.

Allah Rasulü, Hicret yolculuğunda maharet ve tecrübesinden dolayı ücret karşılığı Abdullah b. Üreykıt’i kılavuz olarak almıştı. Abdullah b. Üreykıt bu tarihte henüz Müslüman değildi.

MAHARET VE SANAT TERCİH EDİLMELİDİR

“İslam’a göre bir işte görev almaya en layık kişi o işi en iyi bilendir. İşteki ihtisas yerine kişinin fıkıh bilgisi öne alınamaz. Hatta İslam insanlar arsında biricik üstünlük ölçüsü saydığı takvayı bile böyle durumlarda ölçü kabul etmez. Sahabenin İslam ruhunu en iyi kavrayanı olarak bilinen Hz. Ebubekir, Peygamberimizin ‘Ümmetin Emini’ diye andığı Ebu Ubeyde’ye halife sıfatıyla şöyle bir emir göndermiştir: Halid bin Velid’i Şam’daki savaşta çarpışması için kumandan seçtim. Ona muhalefet etme. Sözlerini dinle, emirlerini yerine getir. Ben onu sana emir tayin etmekle birlikte takvada senin ondan üstün olduğunu biliyorum. Fakat onda savaşı yönetecek öyle bir kabiliyet var ki sen bundan yoksunsun.” (İslam Kapitalizm çatışması, Seyyid Kutup)

“Bir şahsın halife olabilmesi için, o cemiyetin en faziletlisi olması gibi bir şart da yoktur. Resulullah bir seriyyeye komutan tayin ettiği Amr b. As’ın emrine Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i de vermişti. Bu keyfiyet, Amr b. As’ın en faziletli insan ve en üstün sahabe olma gibi yanlış kanaate kapılmasına sebep olmuş ve bu maksatla Hz. Peygamber’in yanına vararak ağzını yoklamış, fakat daha sonra kanaatinde fahiş bir surette hata ettiğini anlamıştı.” (Kelâm İlmi ve İslam Akaidi, Sadettin Taftazani)

Bedüzzaman Hazretleri ehliyet mi yoksa dini mensubiyet mi tercih edilmeli sorusunu şöyle cevaplıyor:

“Sual: Bazı nâs (insanlar), senin gibi mana vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a’mal ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zira bazısı ramazanı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?

Cevap: Hamiyet (vatan, millet sevgisi) ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye (İslâmın üstünlükleri)  ile mütezeyyin (donanmış) olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fâsık (günahkâr) bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte, şimdi salâhat ve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır.” (Münazarat)

“Belki herbir hâcette (ihtiyaçta), o san’atta mütehassıs (uzman) olana müracaat olmak gerektir.” (Muhakemat)

“El-Mâverdî ve El-Ferrâ gibi sünnî müellifler, gayrimüslimlerin hukuken başbakan olarak bile tayin edilebileceklerini söyler. Yeterliliğin kriter olduğu anlaşılmaktadır.

Devlet dairelerinde istihdâmın dinî bir temeli yoktur. Bu kişisel bir güven sorunudur. Hz. Peygamber, Amr b. Ümeyye ed-Damrî adındaki bir gayrimüslimi, elçi olarak Habeşistan’a gitmek üzere görevlendirdi. El-Belâzurî’ye göre, Halife Ömer’in Suriye valisine ‘Bize mali yönetimde istihdâm edeceğimiz Bizanslı birini gönder’ diye bir mektup yolladığı şeklinde bir dokümana sahibiz. Abbâsîler zamanında yüksek devlet görevlileri arasında bir patrik ve bir haham bile vardı..” (Müslümanların Gayrimüslimlerle Münasebetleri, Muhammed Hamîdullah

“Kufe valisi Ebû Musa el-Eşarî’nin katibi, yine aynı şehirde valilik yapan Velîd b. Ukbe’nin hapishane sorumlusu, Hıristiyan’dı. Hz. Ömer, Ebu Musa’ya bu hususu sorar. Ebu Musa ‘Ben bu insanların dinine değil, işine para ödüyorum” diyerek fikrini beyan edince, bu cevabı beğenen Hz. Ömer, Ebu Musa’ya durumu değiştirecek bir talimatta bulunmaz. (İlk Dönem İslam Toplumunda Gayrimüslimlerin Yeri, Mehmet Mahfuz Söylemez)

DÖRT ZULÜM

Esasen ehliyete riayet etmeme 4 ayrı zulmü barındırır.

İlki o vazifenin asıl hakkı olan kişiye verilmemesi.

O işi asıl hak eden kişi, yetenekleri o iş işin uygunken kenara atılır böylece o insana zulmedilmiş olur.

İkincisi hakkı olmayana verilmesi.

Hakkı olmayan kişi yetenekleri işi karşılamadığı için bocalar, beceremez kendi yapabileceği işleri de yapmadığı için işleri yüzüne gözüne bulaştırır.

Üçüncü ise o makam aracılığıyla hizmet verilen insanlara kusurlu bir hizmet götürülmüş olur ve bu belki de en büyük zulüm olur.

Dördüncüsü. İşlerin ve görevlerin ehliyet sahiplerine verilmediği, vasıfsız insanların makam sahibi olduğu bir ülkenin geleceği olmaz. Gelecek nesillere enkaz bırakılır.

Bu nedenlerle kendi arkadaşını veya bir dostunu – velev ki ulvi niyetlerle olsun – ehil insana tercih etmek yukarıdaki zulümlerden vareste değildir. Hangi bahaneyle yapılırsa yapılsın böyle bir tayin ve atama ile Allah rızası kazanılmaz. Bu tür tercihler, yapanların önüne ağır faturalar çıkarır, maksadın aksi hasıl olur.

Sonraki yazı: Nübüvvetin kaç yılı savaşla geçti?

3 YORUMLAR

  1. İdeal olan yönetim anlayışından ne kadar uzakmışız. Batı ile aramızdaki esas fark bu olsa gerek. Bizim coğrafyada adaletli ve işin ehlince yürütülecek bir yönetim değil, ne olursa olsun kendi mahallesinden biri başa geçsin anlayışı var. Gerçi halk haksız sayılmaz, çünkü bir mahalleden başa geçen yönetici hemen diğerlerini cezalandırma yoluna gidiyor.

    Bizde öyle bir düzen var ki, liderler kendilerini seçecek kadroyu seçiyor, sonra onlar da hep onu seçip, ölümüne destekliyor. Kısır döngüden kurtulamıyoruz.

    Eğitimli insanlar savunduğu fikirleri sahiplenen insanların arkasından gidermiş, eğitimsizler ise bir adamı seçer, artık o neyi savunursa peşinden gidermiş.

    Öyle bir düzen var ki; derinlerin seçip parlattığı kişiler lider yapılıp belli kesimlerin başına geçiriliyor. Nasıl olsa taban destekleyecek. Neden? Çünkü cahil olmak bunu gerektirir. Sonra seçim zamanı halk kendini konumlandırdığı isimdeki partiye oyunu veriyor. Halbuki meclisteki bütün partiler neredeyse birbirinin aynı. Tabi halk “alternatifi mi var, oyu kime vereceğiz?” sorusuna cevap bulamıyor.

    Meclise girecek liderler bile önce başka birilerinin eleğinden geçiyor. Buna rağmen dürüst kalanlar da bir şekilde bu işlerden uzaklaştırılıyor, olmadı son çare suikast.

    Çok zaman düşünmüşümdür parti ve particilik ne işe yarar diye. Belli yörelerin halkın oyları ile seçilen vekilleri meclise girince, meclis içinde ayrı bir seçim yapılarak liyakatli olanları bir hükümet kursa olmaz mı diye. İlla ki partiler mi olması lazım? Evet halkı belli inanç kümelerinde tutup yönetmek için particilik lazım. Gerektiğinde o kümeleri birbirine kırdırıp, oluşan kargaşa ortamından istifade etmek için.

    Halk çözümü hala meclisin içinde hangi partiye oy vererek çözeceğini düşünüyor. Çözüm mecliste değildi zaten. Artık hiç değil, meclis bile işlevinden yoksun.

    Adalet, istişare, ehliyet hiçbiri yok, bunların ne olduğunu bilen bir halk da yok.

  2. Bunları yazan SİZ/sizler TERÖRİST ve kırmızı bültenle aranıyorsunuz…

    Ve ağzı-kalbi-vicdanı-dimaği bozuk gazetecıler ise yandaş/dost…

    öylemi?

    Elbetteki Allah tüm bunları görüyor..
    Ve mutlaka müstehaklarını verecektir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin