Nazlı Ilıcak 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yaşanan süreç eminim fişlenen, takibata uğratılan, mağdur edilen herkes için çok ama çok zor! Acılarla dolu, hayal kırıklıklarıyla dolu, zorluklara ve yeni savaşımlara gebe, umutsuz yıllar bunlar. Büyük bir kopuş yaşandı. Sadece fiziksel olarak bir yerden başka bir yere gitmekten bahsetmiyorum. Kimliksel anlamda, duygular evreninde, aidiyetler bağlamında bir kopuş bu. Sadece kötü siyasetin dönemsel sancılarıyla uğraşmıyoruz. Türkiye tarihinde görülen en ciddi insani trajedilerden biridir yaşananlar. Derli toplu bu yersiz-yurtsuzlaşmayı ele almak çok zor. Ben bir sosyal bilimciyim. Fakat şunu söylemeliyim ki, yaşanan sürecin ampirik ve bilimsel olarak bir çalışma içinde toparlanması kolay değil – hatta belki de olanaksız! Ben süreçteki rakamsal ve grafiksel gerçeklikten ziyade, duygusal olanın ölçülemez genişlikteki evreniyle ilgileniyorum galiba. Çünkü evet, ben de mağdurum. Benim eşim, çocuklarımda mağdur. Başımıza gelenler, diğer insanların başlarına gelenlerden az veya fazla, bunun bizim biricik bireysel yaşamlarımızda inanın hiçbir önemi yok. Ve yaşanan ölçülemez gerçeklikteki duygusal birikim, ancak edebiyatla, yazarak ifade bulabilir, kanımca. Kuru analizler, grafikler, rakamlar, kuramsallaştırma çabası, sınıflamalar ve benzeri bilimsel yaklaşımlar çok kuru kalıyor. Nasıl başka türlü ifade edebileceğimi bilemiyorum doğrusu.

Bu duygular, Cumartesi günü okuduğum Nazlı Ilıcak’ın hüzünlü satırlarından koptu geldi, yüreğime oturdu. O ağırlığı Ahmet Altan’ın yazdığı muhteşem meydan okuyuştan çok daha fazla hissettim. Karşımda güçlü olmaya çalışmayan, ezilmişliğini ve yaralanmışlığını gizlemeyen, mağrur değil ama insan olan biri vardı. Ağladım. Duvarına astığı fotoğraflara bakarken ki duygularını yaşayarak, ettiği dualardaki içtenliğe tanıklık ederek, umutla umutsuzluğun saklambaç oyununda geçen yılların yarattığı yıkılmışlığı hissettim, o hisler gözyaşı oldu. Boğazım düğümlendi.

Nazlı Ilıcak küçücük bir çocuk oluverdi, karşımda kırmızı bir elbise – Schindler’in Listesi’ndeki o kırmızılı minik kızı anımsadım nedense – hani alçak Nazi’lerin sokaklarda estirdiği “devlet terörü” esnasında oradan oraya kaçan, sonra en sonunda soluğu bir yatağın altında alan, kulaklarını avuçlarının arasına alıp gözlerini kapatan kırmızılı kız çocuğu! Nazlı Hanım, kulağına “mini-mini kızım!” diyen anneciğini özlemiş. Ve “Oysa İstanbul’da Emniyet’in nezarethanesindeyim, annemi çoktan kaybettim!” diyor! Bir başka sahne: Nazlı Hanım’a refakat eden jandarma er, arkadaşlarıyla telsizde konuşuyor. Bir terörist getirdiğini söylüyor. Nazlı Hanım afallıyor. Arabada tutuklu yalnızca kendisi var. Bahsedilen “teröristin” kendi olduğunu anlamanın verdiği hayal kırıklığı! Yıllarını okumaya ve yazmaya veren, Türkiye’nin en iyi okullarından mezun olmuş, hakiki köklü ve aydın bir muhafazakâr ailenin kızı, Ilıcak! Türkiye’de kendi gibi olmayanların da sesi olmuş, gerçek bir entelektüel. Merve Kavakçı’ya saldıran erkek egemen faşizan devlet karşısında muhafazakâr-feminist bir cesaret anıtı gibi, kolundan tutmuş o meclis sahnesi gözlerimin önünde! Bugünün ahlaksız ve şahsiyetsiz İslamcıları için, kendi asla onların ideolojisini paylaşmasa da, aydınca bir refleksle öne atılan, onların hakkını hukukunu savunan bu minyon kadın, bu güzel insan, bugün onların eski siyasal rakipleriyle yaptığı alçak işbirliğinin kurbanı oldu! Ergenekon davalarında süreci desteklediği ve darbe karşıtı pozisyon aldığı için onların intikam listesindeydi. Bugün, Ergenekon’un savcısı olduğunu söylemiş bir İslamcı lider, Ergenekoncu-Avrasyacı bir müttefik gücün dümen suyunda, o kırmızı elbiseli küçük kız çocuğuna dönüştürdüğü ve ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırdığı Nazlı Ilıcak’ı itibarsızlaştırdığını zannediyor!

Ömürleri boyunca Türkiye’ye hizmet etmek isteyen, Türkiye’yi ve toplumunu önceleyen bir kuşaktır, Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ların kuşağı! Anne-babalarının mücadelesiyle kendilerinin mücadelesi, aynı parkurda olan, garabet bir nesiller çalışmasıdır esasında! Dünyada örneği var mıdır başka acaba? Bilemiyorum. Fakat babaları ve anneler çocuklarına daima daha güzel bir ülke bırakmak ister. İki neslin boşa kürek çekişine tanık olanlar, coğrafi-kültürel-dini-tarihi, aklınıza gelen tüm dinamiklerin sanki ilerlemenin, insan haklarının, özgürlüğün, hukukun, özgürleşmenin, eşitliğin, kısacası daha iyi yaşam şartlarının karşısında olduğunu görür. Bunun hüznü hiçbir şeye benzemez. Yel değirmenlerine karşı savaşıyoruz! Bu savaşın öncüleri hangi cephelerde savaşı kaybettiyse, biz de aynı cephelerde kaybediyoruz bu savaşı. Onların zafiyetleri neydiyse, bizimkiler de odur! Onların düşmanları kimdiyse, bizimkiler de onlardır. Gözle görülemez düşmanlara karşı savaşım vermek, topluma maya çalarak tutmasını beklemek… Düşünmek, karşılaştırmak, diğer örneklerden dersler almak, genellemelere varmak, işin arka planını anlamaya çabalamak…

Oysa tüm bunlar işe yaramadı, yaramayacak.

Daha gerçekçi bir mücadele alanı, edebiyat – bu konuda Ahmet Altan’a katılmamak olanaksız! Tüm yaşanmışlıklar yazılı hale getirilmeli. En başta da duygular! Gerçekleri kabul etmek ve bu rejimin toplumsal nedenlerini görmek, çok çabuk bir toparlanma olmayacağını idrak etmek ve akabinde umutsuzluğa kapılmakla sonuçlanabilir. Fakat anlamsız bir Polyannacılık, temelsiz bir iyimserlik, umut aşılayacağım diye uzun vadede insanların yaşam sevincini elinden alacak yanlış bir tutumdur düşüncesindeyim. Bunun yerine, uzun sürecek bir mücadele, iğneyle kuyu kazmak gibi, uzun soluklu bir meydan okuma gerekiyor. Eğer hiçbir şey öğrenmediyse insanlar bu süreçten, en azından şunu öğrensinler. Tek bir siyasi liderin toplumu dönüştüreceği hülyası çok boş bir uğraş! Değişim ve düzelme tabandan, toplumdan gelmeli. Özgürlük nedir bilmeyen bir topluma “özgürsünüz”, eşitlik talep edecek bile bilinci olmayan kadınlara yasa çıkartıp “eşitsiniz artık” demekle sonuç alınmıyor, alınmayacak. Dünyanın en iyi anayasasını tercüme edip Türkiye’de kabul etseniz de, bu insan malzemesiyle yine özgürlüklerin alabildiğine tecavüze uğradığı bir yeryüzü cehenneminden kurtulamayacaksınız. İnsanların talep etmesi lazım hakkı ve hukuku çünkü! En azından bir toplumun iyi eğitimli, okuryazar bir yüzde onluk, on beşlik kesiminin sahip çıktığı asgari bir hukuk anlayışından, asgari bir insan hakları bilincinden, asgari bir eşitlikçilikten bahsediyorum!

Bugün hukuk bir intikam aletine dönüşmüş durumda. Onu ele geçiren kimse, güçsüz olan karşıtlarına eziyet etmekte kullanıyor hukuku. Devlet, tek tipçi, toplumu zapt-ı rapt altına almak isteyen birbirinden farklı, ama kullanmak istediği yöntemleri bakımından farklı olmayan ideolojilerle kuşatılmış durumda. İşin daha vahimi, bu durum toplumsal anlayışın yansımasıdır. Bu anlayışın yanlışlığını gören herkes yersiz-yurtsuzlaşacak. Bu devlet ve toplumla uyumlu olmak demek, onlar gibi düşünmek, aslını reddetmektir çünkü. İşte Ilıcak, Altan, Türköne gibi insanların içeride olmalarının asıl nedeni budur. Cadı avı, kozmopolitleşen Türkiye toplumunda yeşermeye başlayan açık toplumu ve çok sesliliği hedef alıyor. Yerel aidiyetleri yeniden formüle etmek ve küresel dönüşümlere adapte olmayı hedefleyen tüm düşünceler bugün bu rejimin hedefidir. Her ne kadar birbirinden tümüyle ayrı düşmüş de olsalar aslında Kürtler, liberaller, gerçek solcular, Cemaat, AB’ciler, demokrat muhafazakârlar, muhafazakâr demokratlar, Barış Akademisyenleri, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar gibi üst kimliksel bir vatandaşlıktan başka çaresi olmayan azınlıklar, hepsi aynı gemidedir. Birbirine sahip çıkmasalar da, karşılarında aynı ceberutluk var bunların. Bu rejimin daha da konsolide olması durumunda, hepsi sırasıyla hedef alınacak.

Sanırım yeni bir Türkiye kurulması lazım. Nazlı Ilıcak gibi demokrasi kahramanı insanların bilgeliğine bu yolda çok ihtiyacımız var. Ama daha da önemlisi, birbirimize çok ihtiyacımız var. Birleşik bir demokrasi talebi dışında bu tür rejimlerin demokrasiye dönüşme şansı yok. Umarım bu artık anlaşılır.

3 YORUMLAR

  1. hocam hangi Türkçe’yi kullanıyorsunuz? Allah aşkına bu nedir? Akademik dünyanızda kalsın lütfen garip diliniz. Halka yazıyorsunuz artık.

  2. Maalesef,guzel izah etmisiniz Ruslarin yuzyillik hayalleri Akdeniz avucunun icinde Akkuyuda da istedigi tavizleri aldi.tsk ler hocam.ilgiyle izliyoruz.

  3. Sayin Hocam,

    demokrasi kahramanı Erdogan´a bir mektup yazdı ve artık demokrasi kahramanı olmak istemediğini bildirdi.
    Bize böylesi kahramanlar lazim degil. Bize Emil Zola´lar lazim.
    Saygilarimla

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin