NATO ve Türk sorunu

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin NATO’daki zafiyet olduğu algısı artık oldukça somut verilere dayanıyor. Yani artık sadece 15 Temmuz 2016 sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) gerçekleştirilen tasfiye operasyonu ve sonrasında Rus-Avrasya yanlısı bir hizbin TSK’yı kontrol etmeye başlaması gibi gözleme ve yoruma dayanan analizlerden bahsetmiyorum.

Batı savunma topluluğu, önce Rus yapımı yeni nesil akıllı S-400 füze sistemlerinin üyesi Türkiye tarafından satın alınmasına itiraz etti. Bu silah sistemi, karadan havaya füze bataryalarının düşman –NATO – uçaklarına kilitlenmesi ve onları vurması görevini icra ediyor. Bu güne dek hiçbir NATO üyesi bu sistemi kullanmadı. Nedeni çok açık: S-400, manüel bir sistem değil. Yapay zekâ tarafından kontrol edilen, öğrenen bir sistem. NATO uçaklarını kullanan TSK, S-400’leri envanterine dâhil edince, S-400 NATO uçakları hakkında tüm kritik bilgileri elde edecek ve bu uçakların zafiyetlerini bulacak. Sistemin bu bilgileri Rusya’ya otomatik olarak aktarması engellenemeyecek. Çünkü bu tür elektronik sistemlerin merkezle iletişimi – program yazılımı ve tasarımın yapıldığı yer olması bakımından – kaçınılmaz. Bir başka ifadeyle, S-400’lerin bir NATO ülkesi tarafından alınması ve savunma sistemine entegre edilmesi, NATO bakımından ciddi bir güvenlik sorunu oluşturuyor. S-400’ler sayesinde Moskova on yıllar boyunca elde edemeyeceği veriyi bir anda elde ederek, NATO karşısında taktik-stratejik avantaj elde ediyor. Washington ve diğer Batılı başkentlerin Ankara’daki muhataplarına izah etmeye çalıştıkları şey başından bu yana buydu.

NATO’nun diğer bir beklentisi, sistemin Rusya’dan alınmasını müteakip, Ankara’nın S-400’leri savunma sistemine entegre etmemesiydi. Yani yapılan hatanın telafi edilmesi, S-400’lerin kritik NATO verilerine erişiminin engellenmesi istendi. Ankara bu beklentileri boşa çıkartarak S-400’leri konuşlandırdı ve operatif hale getirdi. S-400’ler böylelikle Rusya’nın en önemli istihbarat kaynağı oldu. Türkiye bu hamleyle Batı savunma topluluğuna onarılması güç bir hasar verdi. Trump yönetiminin zafiyeti ve ABD’de bununla bağlantılı içe kapanma nedeniyle Washington Kongre’nin ciddi uyarılarına karşın Türkiye’yi ikna edici pro-aktif ve efektif önlemleri almakta gecikti. En son Suriye’den ABD birliklerinin çekilmesi kararı ve akabinde Ankara’nın Fırat’ın doğusunda, kuzey Suriye’de bir uzun sınır hattını işgal etmesi olayının ortaya koyduğu gibi, ABD hamle üstünlüğünü Türklere kaptırdı. Erdoğan rejimi bu fırsatı değerlendirmeyi bildi. İç siyasette safları sıklaştırıcı ve rejimi konsolide edici bir hamle olmasının ötesinde, Barış Pınarı harekatı Suriye’deki ABD-Rusya dengesini Rusya lehine değiştirdi. Moskova, Erdoğan rejimi üzerinden Batı ittifakına da, bu ittifakın lideri ABD’ye de ciddi zararlar veriyor ve ne hikmetse bu operasyonlarda Erdoğan rejimi hep gönüllü oluyor. Ankara bu matematik denklemde kazanan olmamasına karşın, her nasılsa Moskova’nın elde ettiği her avantajı ve Batı’ya verdiği zararı, büyük memnuniyetle karşılıyor. Egemen bir devlet olsa da, Türkiye bu uluslararası ortamda sanki Rusya’nın paralı askeri gibi davranıyor. Batı karşısında açıktan Soğuk Savaş pozisyonu alan Rusya’nın kraldan çok kralcı destekçisi, Moskova uydusu haline gelen Türkiye rejimi.

Son olarak, Brüksel’deki NATO toplantısında Türkiye, NATO’nun Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’yı olası bir Rus saldırısından koruma yönünde geliştirilen askeri planı veto etti. 29 Üyeli NATO’da, ittifakın ikinci en büyük ordusuna sahip Türkiye, bahsettiğim NATO üyesi Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunmaya yönelik bu kilit hamleyi engelledi. Bahane olarak, NATO üyesi ülkelerin Suriye’deki Kürt oluşumunu terörist olarak kabul etmemesi ileri sürülse de, bu çok inandırıcı değil. Bilindiği üzere Ankara rejimi 15 Temmuz sonrasında Kürt politikalarını içeride de dışarıda da revize etti. İçeride Kürtlerle yürütülen ve PKK’yı muhatap kabul eden müzakere süreci sonlandırıldı. Kürtlere karşı doğu Türkiye’de askeri ve şahin politikalara geri dönüldü. Kürtlere ait yerleşim birimleri ağır silahlarla bombalandı, kentler, kasabalar ve köylerde yerleşim alanları ağır askeri bombardımana maruz kaldı. Bu askeri operasyonlarda birçok sivil hayatını kaybetti. Bu askeri politikalara dönüş hamlesinin ardından, Ankara rejimi HDP’nin meşruiyetine karşı bir propaganda hamlesi başlattı. Bu süreçte Türkiye’deki seküler muhalefetin – CHP ve İYİP’in – desteğini alarak, nasyonalist MHP ile beraber HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdılar. Kürt lider Selahattin Demirtaş ile beraber onlarca Kürt milletvekili fabrikasyon gerekçelerle hapse atıldı. Yine HDP’li yerel yönetimlere karşı hukuk ilkeleri ihlal edilerek, bölgede seçimle işbaşına gelmiş onlarca Kürt belediye başkanı görevden alındı ve hapse atıldı. İçeride bu tutum benimsenirken, dış politikada, Suriye ve Irak Kürt yönetimlerine karşı sertlik yanlısı ve dışlayıcı-ötekileştirici bir tutum benimsendi. Suriye YPG lideri Salih Müslim ile geçmişte defalarca resmi olarak görüşmüş olan Türkiye, 15 Temmuz sonrası Suriye Kürtlerini PKK uzantısı olarak kategorize etti. Ve uluslararası toplumdan bu yönde hareket etmesini istedi. Bu sırada IŞİD ile mücadele ederken YPG ile işbirliğine giden ABD, Türkiye’nin bu pozisyon değişikliğine prim vermedi ve YPG ile ilgili tutumunu değiştirmedi. Suriye Kürtleri ABD tarafından korundu. Türkiye, giderek artan biçimde Washington’ın bu tutumuna karşı sesini yükseltti. 15 Temmuz sonrasında, askeri darbenin arkasında Washington’ın olduğunu en yüksek perdeden dillendiren ve bu doğrultuda iç kamuoyu oluşturan Erdoğan rejimi, PKK’ya destek olarak gördüğü YPG ile işbirliğini bahane ederek ABD ile ilişkilerde yapıcılıktan çok uzak bir politika izledi. Son olarak NATO zirvesinde ittifakın stratejik bir savunma hamlesini veto etmeye kadar işi tırmandırdı.

Erdoğan rejimi, NATO ittifak ruhuna tamamen aykırı olarak, bu yıl 70. yıldönümü kutlanan ittifakın fiilen kilitlenmesine neden oluyor. Bu durumda Türkiye ile Rusya arasındaki stratejik ilişkiler ister istemez gündeme geliyor. Çünkü Rusya Türkiye üzerinden NATO’yu zayıflatıyor. Daha önceki analizlerimde vurguladığım üzere, NATO içinde bir tür Truva atı rolü üstlenen Türkiye, ittifakın Rus saldırganlığına karşı caydırıcılığının altını oyuyor. Fransa cumhurbaşkanı Makron’un tepki alan “beyin ölümü” analojisi abartılı da olsa – çünkü Türkiye NATO’nun her şeyi olma potansiyeline sahip olsa da, beyni olacak önemde değil! – Türkiye’nin an hafif ifadeyle “NATO’yu fiilen işlevsizleştirdiği” bir gerçek. Türkiye, bir problem ve bu artık daha açık bir şekilde görülüyor.

NATO’nun “Türkiye sorununu” çözmesi, artık yaşamsal önem arz ediyor. Mesele otoriterleşen Türkiye, insan hakları, demokrasi veya Suriyeli göçmenler falan değil artık. “Yüksek politika” (güvenlik) bakımından son derece ciddi bir sorun haline gelen Türk üyeliği, son vetodan sonra en somut biçimde ortaya çıktı. Bu günden itibaren Türkiye’den kurtulmak için NATO’nun bir B planı geliştirmeye başlayacağını düşünüyorum. Rusya’nın “adamı” bir Türkiye, NATO için rasyonel bakımdan kabul edilemez. Türkiye’yi “rayına sokma” çabalarının yanında, Türkiye’nin NATO’dan atılması olasılığı artık gündemde olacaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin