Nasıl bir medya?

Cemal Tunçdemir

Bugünlerde medya; iletişim fakültelerinin temel öğretilerini uygulamak yerine soyut bir takım bilgilerin paylaşıldığı mecralar oldu.  Tartışmaları tekrar tartışmakla meşgul olan medyanın aslında görevi  sorunlara çözümler bulmak.

Sahnemizi kurduğumuz bu şirin Verona’da / Asalette birbirine denk iki aile / Kadim düşmanlıklarının yeni bir kavgasında / Hemşehri elleri hemşehri kanına bulanır burada / İşte bu iki hasım ailenin ölümcül soyundan / Birbirine aşık iki bedbaht genç hayatlarına son verir / Bu iki aşığın hazin yazgılarıyla ölümleri / Gömer toprağa ailelerinin kinini.
(Shaekspeare, Romeo ve Juliet)
Shakespeare, dünyaca ünlü oyununun bu ilk sekiz satırında, nasıl biteceği de dâhil hikâyenin bütün gerçeklerini gözümüzün önüne serer aslında. Oyunun sonraki iki saatlik kısmında ise detayları anlatır. Romeo ve Juliet’in iletişim fakültelerinde nasıl haber yazılacağının örneği olarak gösterilmesinin nedeni budur. Bir haberi haber yapan gerekli tüm cevaplar bu girişte vardır. Bir haberin olmazsa olmaz unsurlarına İngilizce literatürde 5 W ve 1 H deniyor. Yani, ‘who, where, what, when, why ve how.’ Türkçe medya literatüründe bu sınıflandırmaya uygun bir tercüme kullanıldı ve ortaya 5N1K çıktı. Yani, ‘ne, neden, nerede, ne zaman, nasıl ve kim.’

Medyada soyut olgular konuşuluyor
Dışarıdan biri sadece gazetelerimizin manşetlerine baksa, medyamızın aylardır çılgınca başkanlık sistemini haberleştirdiğini sanabilir. Fakat gerçekte olan bu değil. Medyamız da tıpkı politika dünyamız gibi başkanlık sistemini değil, ‘başkanlık sistemi tartışmasını’ tartışıyor sadece. Yıllardır söz edilen başkanlık sisteminden ne kastedildiğini neredeyse kimse bilmiyor. Çünkü bütün sorunların tek çözümü diye gösterilen başkanlık sistemi ile ilgili bugüne kadar tek bir somut teklif bile hazırlanmış değil. Savunucuları, günümüz dünyasında büyük çoğunluğu demokrasi dışı onlarca farklı versiyonu olan başkanlığı, sanki somut başı sonu belli bir sistemmiş gibi anıyor. Medya da böyle varsayıyor. Haberlerin, ‘ne, nasıl’ gibi çok hayatî unsurları yok. Dolayısıyla, güçler dengesi, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti, laiklik, denetim mekanizmaları gibi bir devleti bir mafya çetesinden ayıran olmazsa olmaz unsurların yerlerinin yeni sistemde ne olacağı havada kalıyor. Başkanlık sistemine geçince, ekonominin düze çıkacağı, içeride ve dışarıda bütün sorunların sona ereceği iddia ediliyor. Nasıl? Bir cevabı yok.
Türkiye’deki başkanlık iddiası, işte bu yönüyle fena halde Donald Trump’ın başkanlık iddiasına benziyor. Cumhuriyetçi Parti’nin ABD başkan adaylığına artık çok yaklaşan Donald Trump, hep aynı cümlelerden oluşan hamasî konuşmalar yapıp somut hiçbir çözümden bahsetmemesi ile biliniyor. Örneğin CNN’de katıldığı programda, başkan olduğunda ‘Obamacare’ diye bilinen genel sağlık sigortasını kaldıracağını söyledi. Yerine ne getireceği sorulduğunda ‘harika bir şey’ cevabı verdi. Başkan olduğunda ekonomide sorun bırakmayacak. Nasıl? ‘Çok çok milyonlarca yeni istihdam’ oluşturarak. Nasıl? ‘Hepsini çok iyi biliyorum. Başkan olduğunda yapacağım, göreceksiniz.’
Kadınlara cinsiyetçi aşağılamaları hatırlatıldığında, başkanlığında kadınlar konusunda ‘phenomenal’ (fevkalade) olacağını söylüyor. Nasıl? Cevap yok. Göçmenler sorununu çözeceğini iddia ediyor. Nasıl? ‘Başkan olduğunda bu konuda oldukça yoğun toplantılar yapacak’. Terör sorununu çözecek. Nasıl? ‘Harika’ şekilde. Müslümanların ABD’ye girmesini yasaklamak ile beraber iki somut önerisinden biri Meksika sınırına duvar örmek. Yaklaşık 30 milyar dolarlık masrafını nerden karşılayacak? Meksika ödeyecek. Nasıl? Trump başkan olduğunda görecekmişiz. 11 milyon kaçak göçmen ne olacak? Hepsini sınır dışı edecek. Nasıl? ‘Ülkeyi nasıl yöneteceğini bilen yapar. Diğer politikacılar yönetmekten anlamıyor. Bunların hepsine bakacağım. Çok kafa yoruyorum’ diyor. Trump’ın hiçbir somut çözüm önerisi yok ama olmayan bu çözümlerin hepsinin sıfatları var: ‘great’ (büyük), ‘terrific’ (müthiş), ‘phenomenal’ (fevkalade), ‘tremendous’ (şahane), ‘lots’ (çok), ‘many many’ (çok çok)… Başkanlık kampanyasının sloganı da, ‘Amerika’yı yeniden büyük yapmak’. Nasıl? Trump’ı başkan seçerek. Bu kadar mı? Bu kadar…

‘Tarafsız taraftar’ gazetecinin dramı

Amerikan bağımsızlık savaşı başladığında New York Mercury gazetesinin yayıncısı Hugh Gaine, tarafsız habercilik iddiasındaydı. Bağımsızlıkçı Yankee’ler ile kraliyet yanlıları savaşa tutuşunca, gidişatı görmek için bir süre bu iddiasını da korudu. Ancak Yankee’lerin şehirde çoğunluğu oluşturmasının etkisine daha fazla dayanamayarak muhtemel kazançları için Yankee’lerin yanında saf tutu ve Kral aleyhinde sert haberler yayınlamaya başladı. Fakat çok geçmeden Kral’ın askerleri New York’u kontrolleri altına aldı. Kraliyet güçlerinin ‘Yankee karşıtı yayın yapma’ şartıyla gazetesine yayın izni teklifini kabul etti. Daha bir ay önce haberlerinde Yankee’lerden ‘ordumuz’ diye söz eden Gaine artık haberlerinde onları ‘asiler’ diye anmaya başladı. Krala methiyeler dizdi.  Ancak derken, Yankee’ler bir kez daha New York’u ele geçirdi ve kraliyet yanlılarını şehirden püskürttü. Bir kez daha çark etmeye mecali kalmayan Gaine, bir daha dönmemek üzere gazeteciliği bıraktı.

Gazeteci dayanışması diye bir şey vardı

Gazetecilerin birbirlerini pek sevmediği bir sır değil. Ancak, her gerçek gazeteci, haberlerinden dolayı bir meslektaşı meşru olmayan bir muamele gördüğünde veya saldırıya uğradığında baltalarını gömerek hemen ona desteğe koşar. Çünkü gazetecilik doğası gereği sürekli tepki çeken bir meslektir ve birine karşı bu tepkinin boyutunun meşru sınırları aşması mesleğin kendisine bir tehdittir. Amerikan iç savaşı sırasında Birlik Ordusu’nun komutanlarından general George Meade, bir gün bir gazete haberiyle çılgına döner. Philadelphia Inquirer gazetesinde Edward Crapsey’nin kaleme aldığı yorumda, kendisi eleştiriliyordur. Meade’nin emriyle gazeteci Crapsey yakalanıp bir ata ters oturtulur ve üzerine ‘Basının Müfterisi’ yazan bir pankart asılarak askerlerin kamp yaptığı bölgelerde dolaştırılır. General Meade’nin yardımcısı, cezanın, ‘Crapsey’nin bütün kabilesine de (gazeteciler) bir uyarı olduğunu’’ söyleyecekti. ‘Reporting the Wars’ (Savaşları Haberleştirmek) kitabından öğrendiğimize göre gazetecilerin, meslektaşlarına yapılan bu saygısızlığa karşılıkları da gecikmedi. Aldıkları ortak bir kararla bir daha hiçbir gazete, General Meade’nin adını haberlerinde kullanmadı. Bu ambargo, generalin bir süredir kendini hazırladığı politik kariyer planını mahvetti ve onu unutulup giden bir insan yaptı.
Buna benzer bir olay da 1920’li yıllarda Amerikan Senatosunda yaşandı. Hakkındaki bir habere kızan Senatör Magnus Johnson, Senato’daki basın bölümüne giderek yüksek sesle haberi yazan gazeteciye küfürler ve tehditler savurdu. Senato muhabirleri Senatör Johnson hakkında bir daha hiçbir haber yapmama kararı aldı. Bu ambargo, senatörün politik yaşamında tamir edilemez bir hasara yol açtı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin