Muhammedî bir fetih prototipi: Mekke’nin fethi

YORUM | VEYSEL AYHAN 

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 20)

Hangi fethi örnek bir fetih kabul edebiliriz? Mekke fethinin felsefesini yaparsak bu konuda bir kanaate varabiliriz.

Allah Rasulü (sas) Mekkelilerden zulüm görüp hicret etmişti ama her şeye rağmen gönlü onlara kırık değildi. O tarihlerde evlilik farklı topluluklar için önemli bir barış vesilesi idi. O nedenle Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habîbe ile evlenmişti ama Kureyş’te yumuşama olmamıştı.

Bir defasında Mekke’de ciddi bir kuraklık olmuştu. İnsanlar susuzluktan ölümün eşiğine gelmiş, hayvanlar ölmeye başlamıştı. Ebu Süfyan tek çare olarak o uzun yolu kat edip Medine’ye gelmiş, Allah Rasulü’ne “Sen sıla-i rahimi emreden bir insansın; Allah’a dua etsen de bu sıkıntılar bitse!” demişti.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Allah Rasulü, onu kırmamış, yağmur duasına çıkmıştı.

Ve Mekke’ye günlerce yağmur yağmıştı.

Ebu Süfyan ve bazı Mekke liderleri Allah Rasülü’ne inanıyor ve güveniyordu. Ama inatları iman etmelerine engeldi.

Zulme devam ettikleri için başlarından kıtlık eksilmiyordu. Allah Rasulü, Hayber’in fethinden gelen ganimetleri ashabına dağıtmamış, hepsini devlere yükleyip kıtlık içinde kavrulan Mekke’ye yollamıştı. Ayrıca o günün için büyük bir para olan 500 altın dinar yollamıştı. Mekke ileri gelenlerinden İkrime bin Ebu Cehl, Safvan bin Ümeyye ve Süheyl bin Amr  onurlarına yedirmemiş kervanları geri göndermişti.

Allah Rasulü, vazgeçmedi. Önemli olan mağdur ve fakir Mekke halkı idi. Bu defa aynı yardımları Ebu Süfyan’a gönderip takas yapmayı teklif etti. Onurlarının kırılmasını istemiyordu. Yardımlar karşılığında satamadıkları derileri almak istediğini iletti.

Ebu Süfyan duygulanmış, “Allah hayırla mükâfatlandırsın, akrabalığın gereği olanı yerine getirip yine bizi gözetti!” diyerek yardımları kabul etmiş fakirlere dağıtmış, karşılığında o günlerde satılmayan derileri göndermişti.

Yemame Mekke’nin tahıl tedarik ettiği beldeydi. Yemâme reisi Sümâme İbn-i Usâl Müslüman olmuş ve Mekke’ye umre ziyaretine gitmişti. Ama müşrikler kendisine saldırmış ölümden zor kurtulmuştu. Bu muameleye canı çok sıkılmış ve bir daha Mekke’ye bir avuç dahi buğday göndermeyeceğini ilân etmişti. Dediğini yapmış sevkiyatı durdurmuştu. Kısa zamanda tekrar kıtlık başladı.

Ebu Süfyan çaresiz yine Medine’nin yolunu tutmuş, bu ambargonun kaldırılması için Allah Rasulü’ne aracılık teklif etmişti. Allah Rasulü, yine civanmertlik yapmış, Sümâme İbn-i Usâl’a bir mektup yazmıştı. Mektup ertesinde sevkiyat yine başladı.

Tüm bu yumuşama gayretleri Mekke liderlerini esnetmiyordu. Oysa Allah Rasulü’nin onlardan yegane beklentisi biraz yumuşamaları ve Hz. İbrahim’in (as) vahiyle inşa ettiği mukaddes bir mekan olan Ka’be’nin tavafına izin vermeleriydi. Her inanan insanın orayı ziyaret etme hakkı vardı. Hicret’in üstünden 6 yıl geçmiş Medineli muhacir ve ensarın tavaf özlemi bir duaya dönüşmüştü.

HUDEYBİYE’DE UMREYE İZİN VERSELER NE OLURDU?

Allah Rasulü ashabına verdiği söz üzerine 1400 sahabi ile umre için yola çıkmıştı. Umreye niyet edip ihramlarını giymiş ve yanlarına yetmiş adet kurbanlık deve almışlardı. Barışçı amaç taşıdıkları için de silâhları yoktu. Mekke’liler o gün inat etmeyip izin verseler Allah Rasulü ve ashabı umre yapıp dönecekti. Eğer Allah Rasulü’nün bir fetih niyeti olsa belki bunu daha o gün deneyebilirdi. Çünkü bir yıl önce Hendek savaşında Müslüman cephesinde 3000 asker vardı. Bir yıl sonra daha da çoğalmış askerlerle Mekke’yi rahatça ele geçirilebilirdi.

Allah Rasulü’nin niyeti kanlı bir fetih değildi. Aynı şey bir yıl sonraki umre ziyaretinde de mümkündü. Anlaşma gereğince Hudeybiye’den bir yıl sonra Müslümanlar umre yapmak üzere Mekke’ye gittiklerinde Mekke halkı dağlara çekilmişti. Allah Rasulü (sas) isteseydi oradan ayrılmaz ve Müslümanlar Mekke’ye yerleşebilirdi. Ama müşrikler, Allah Rasulü’nün anlaşmalara sadakatinden şüpheleri yoktu. Bu sebeple söz verdiği gibi 3. günün sonunda Medine’ye döneceklerinden emin idiler.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonraki iki yılda Müslüman olanların sayısı Hudeybiye’ye kadar Müslüman olanların sayısını katlamış hatta aşmıştı. Önemli olan şehirlerin fethi değil gönüllerin fethiydi. O yüzden de Kur’an Mekke’nin fethini değil, Hudeybiye’yi fetih olarak adlandırmıştı.

Fetih kavramını “niyet, sebep ve sonuç” olarak ele aldığımızda Kur’an ve Sünnet’e tam mutabakat bakımından en güzel örnek Mekke fethidir.

“Mekke’de iken Müslümanların Mescid-i Haram’da ibadet etmekten engellenmeleri onları çok üzüyordu. Bu onlara karşı yapılmış bir haksızlıktı. “Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. (Hac, 39) Bu ayetin savaşa izin veren ilk ayet olduğunu göz önüne alırsak, savaşa meşruiyet kazandıran ilk önemli sebebin de haksızlığı ortadan kaldırmak olduğu görülür. Haklı bir sebebe dayanmayan savaş meşru değildir. Bir haktan mahrum edilmek savaş sebebi olduğu gibi toprağı işgal edilen, yurdundan sürülen veya kendi yurdunda mülteci-göçmen durumuna düşürülen kimselerin de savaşma hakları vardır.

“İlk savaş izninin Mescid-i Haram’da ibadetin engellenmesi dolayısıyla verilmiş olması, bize din ve vicdan özgürlüğünün, ibadet ve dine göre yaşama hakkının engellenmesinin makbul bir savaş sebebi olduğunu göstermektedir. Bununla bağlantılı olarak gerektiğinde manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitlerde dinlerine göre ibadet edenler için savaşılır. İslamiyet’in bu açıdan dinler arasında fark gözetmemesi önemlidir. (Hac: 40) Ayet-i kerime manastır, kilise ve havralarda insanların neye ve nasıl ibadet ettikleriyle ilgilenmiyor, hatta Allah’ın isminin çokça anıldığı mabetlerin Müslümanların uhdesindeki mescitler olduğunu belirtiyor, sahih ibadet ve zikrin mescitlerde gerçekleştiğini ima ediyor, ancak yine de mabetlerde ibadet engelleniyorsa bunu savaş sebebi sayar.” (Ali Bulaç, Kur’an Dersleri)

Allah Rasulü önüne çıkan ve lehte değerlendirilebilecek imkanlara rağmen anlaşmayı bozmamıştı. Mekkeliler, yaptıkları anlaşmayı bozmuş Huzaâ kabilesinden 23 kadın, çocuk ve yaşlıyı öldürmüş, “Ne Huzâalıların diyetini öder ne de adamlarımızı teslim ederiz!” demişti. Tek sebep bu değildi. Öncelikle zâlimdirler. İnançlara müdahale ediyorlardı. Kabe’nin tavafını engelliyorlardı. Ayrıca kadınları fuhşa zorluyorlardı. Mekke’ye gelenlere baskı yapıyor şöyle diyorlardı:

“Bizim kadınlarımız çarşı pazarda herkese açık halde dururlar; kimin kimde muradı varsa o onunla istediğini yapar! Şayet, bizim kadınlarımız gibi sizin kadınlarınızın da bize aynı şeyi yapmalarına razı iseniz, sizinle anlaşırız; yoksa, sizinle anlaşma falan yapamayız!”

Kâ’be böylece kirletiliyordu.

Tüm bu sebepler elinde güç ve kuvvet olan her Müslüman topluluk için zorunlu ve meşru bir savaş sebebiydi. Allah Rasulü ve ashabı Kur’an’ın da işaretiyle işte bu sebeplerle yola çıkmıştı.

8 yıl önce zulmen çıkarıldıkları memleketlerine dönüyorlardı. Doğup büyüdükleri şehirleri gasp edilmiş, evlerine ve mallarına el koyulmuştu. Mekkeli müşrikler onları çıkarmakla ve kovmakla yetinmemiş, peşlerine düşmüş, sığındıkları şehrin kapısına dayanmıştı. Bedir, Uhud ve Hendek yaşanmış. Anlaşma yapmışlar, anlaşmayı ihlal etmişlerdi.

Fetih bir zaruret halini almıştı. Allah Rasulü, Mekke’ye doğru ilerlerken şunları mırıldanıyordu:

“Yazık Mekkelilere! Savaş onları yedi bitirdi. Beni ve diğer Arapları rahat bıraksalardı, kim ne zarar görürdü… Vallahi üstesinden gelene kadar, Allah’ın bana emanet ettiği görevi yerine getirmek için elimden ne geliyorsa yapacağım. Bugün Kureyşlilere nezaket göstermem için ne isterlerse yerine getireceğim.” (İbn Hişam)

Bu gidiş, kendilerine yapılan zulmün mimarları ile hesaplaşma fırsatıydı. Hemen hemen tüm Müslümanlar bunu bekliyordu. Azılı müşrikleri can korkusu sarmıştı. İntikam alınmayı hak ettiklerin farkındaydılar. Bir çoğu korkudan Mekke’yi terk etmişti.

Hesap sorulacak olanlardan Ebu Cehil ve Ebu Leheb, Bedir ve Bedir sonrası ölmüştü. Ama zorlu müşrikler hâlâ hayattaydı: Ebû Süfyân ve eşi Hind, Ebu Cehil’in kardeşi Haris, oğlu İkrime, Safvân İbn-i Ümeyye, Süheyl bin Amr…

Ebu Süfyan da çok korkuyordu ama Mekke’de yaşayan ve o gün için Müslümanlığını ilân etmemiş olan Allah Rasulü’nün amcası Abbas ona affedilme ümidi vermişti. Mekke’ye yaklaşılırken Abbas’ın eşliğinde İslam ordusunun geçtiği bir mevkiye gitmişti. Ordu geçerken komutanlarından Sa’d İbn Ubâde’nin şöyle dediğini duydu “Bugün, yazılacak destan günüdür; bugün Harem’in kutsallığı kalkıp orada savaş helal olacak ve bu işin sonunda Kureyş de zelil kalacaktır!”

Bunu duyunca korkusu arttı. Abbas bunu fark etti. Oysa Allah Rasulü asla kan dökülmemesini tembih etmişti. Zihninde ne intikam ne de karşı tarafa zillet yaşatma vardı. Bu sözler Allah Rasulü’nün kulağına gidince en sevdiği sahabilerden Sa’d İbn Ubâde’yi hemen görevden aldı ve başta Ebu Süfyan olmak üzere herkese emniyet ve güven sözü verdi.

Mecbur kalmadıkça savaşılmamasını, kaçanların takip edilmemesini emretmiş, genel af ilan etmişti.

(Kaynak: Reşit Haylamaz’ın Şefkat Güneşi ve Şiddet ve Savaş Karşısında Nebevi Duruş adlı kitapları ve İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri..)

Sonraki yazı: 11 “deve dişi” Mekkeli ile hesaplaşma!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin