MHP

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de ideolojisi ve hedefleri salt nasyonalizm üzerine inşa edilmiş bir parti var. İlk adı kulağa zararsız geliyordu: Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi. Fakat uzun zaman geçmeden partiyi kontrolü altına alan 1960 askeri darbesinin önderlerinden Albay Alparslan Türkeş, partinin adını ve formatını istediği biçime soktu. Artık partinin adı “Milliyetçi Hareket Partisi” olmuştu.

Bilmiyorum, bu partiye oy verenler hiç düşündü mü; oy verdikleri partinin herhangi bir teknik politika değişim talebi yok. Kendisini, karşı olduğu şeylere göre tanımlayan bir yapısı söz konusu. Daha doğuşunda, milliyetçilik doktrinini – yani hareketin ortaya çıkma gerekçesini – bile, Atatürk milliyetçiliğine tepki olarak ortaya koydu. Kemalizm’in daha çok askeri zafiyet ve ekonomik acizlik gibi reel politik gerekçeler nedeniyle benimsemiş olduğu Türkiyeci yaklaşıma bir tepkiydi bu. Böylece Enver’lerin çılgın, dengesiz, hesapsız ve saldırgan Pantürkçülüğünden sonra ilk defa Türk siyasi hayatı yeniden Pantürkizm’le tanıştı. “Dış Türkler” denilen bir kavram böylece siyaset sözlüklerine girdi. Sovyetler Birliği’nin en güçlü olduğu dönemde, Sovyet topraklarında yaşayan Sovyet vatandaşı Türki halkları gündeme getiremeyeceğinden, kendisine yeni bir tepki bulması ve tabanını konsolide etmesi gerekiyordu. Öyle de yaptı. Artık MHP’nin aslanlar gibi bir antikomünist tepkiselliği vardı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

MHP antikomünizmi Pantürkizm’den çok daha işe yarar ve “uygulanabilir” buldu. 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye’de yeşermeye başlayan Marksist-Leninist ve diğer radikal-devrimci sol akımlar artık MHP’nin hedefindeydi. MHP bu sayede çok önemli bir kazanım elde etti. Devletin sağ cenahı, Soğuk Savaş (1945-1991) boyunca MHP’nin antikomünizm reaksiyonunu – veya daha doğru terim olarak, alerjisini – kendi çıkarları doğrultusunda kullandı. MHP, böylece paramiliter bir yapı olageldi. Bir taraftan resmi bir partiydi, diğer taraftan Ülkü Ocakları, Ülkücü camia ve özellikle de Bozkurtlar gibi, daha elastiki ve “sahada etkin” aktif, dinamik ve şiddete meyilli bir teşkilata sahipti. Sahadaki ülkücüler, devletlû oldukları müddetçe devletin hareket tarafından yapılanlar karşısında başını öteki tarafa çevirdiği bir ilişki içerisinde oldular. Derin devlet, böylece hiyerarşisi içindeki en alt katmanı hep ülkücüler arasından seçti. Ülkücü hareket içinde “sahada kariyer yapmayı” seçen birçok ülkücü Kontrgerilla (Gladio) yapılanmasında görev aldı, devletin kendi resmi kolluğu tarafından yapılamayan işlerde kullanıldı. MHP böylece kendisini tümüyle “bir şeylere karşı olan” bir parti olarak tanımladı. MHP’nin politik ajandasında “devlet yanlısı olmak” ve “antikomünist olmak” arasında bir yerlerde bir rol söz konusuydu. Bu yapılanmanın kısmen daha okur-yazar kesimi, Aydınlar Ocağı içerisinde hareketin fikri ve propaganda işlerini halletti. Taktiksel olarak, Nihal Atsız ve ekibinin daha “seküler” ve mitsel Türkçülük anlayışından, Türk-İslam Sentezi ideolojisine doğru evrilmesi, Aydınlar Ocağı tarafından gerçekleştirildi ve taban tarafından benimsendi. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olan bir Türkçülük ince ayarı yapıldı ve parti Türkiye kırsalına daha uygun hale getirilmiş oldu. Ülkücü hareket “son Türk devleti Türkiye’yi kurtarmak” misyonuna şartlandırıldı. Sokağa indiler. Bu süreci devlet sadece engellememekle kalmadı, bilakis teşvik etti.

Bu süreçte binlerce siyasi şiddet olayı meydana geldi. Çoğunlukla üniversite gençliğini, kısmen de liseleri sardı. Bozkurtlar (Ülkücüler) salt sokak olaylarında değil, yüksek seviyede suikastler zincirinde de rol aldı. Yüzlerce solcu, Alevi, Kürt kökenli öğrenci ve vatandaş öldürüldü. MHP üstlendiği rolü harfiyen yerine getiriyordu. Demirel Milliyetçi Cephe’de faydasını gördüğü ortağı MHP’yi koruyor, bu dönemde “Bana ‘sağcılar cinayet işliyor’ dedirtemezsiniz!” diyordu. 1979’da Milliyet gazetesinin sembol ismi ve Türk basın tarihinin efsane isimlerinden Abdi İpekçi, ülkücü terörist Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Ağca Tutuklandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Fakat altı ay sonra Abdullah Çatlı’nın yardımıyla, şaibeli bir biçimde askeri hapishaneden kaçtı (daha doğrusu kaçırıldı). Ağca, Çatlı ve Oral Çelik gibi diğer önemli ülkücü teröristler gayet enteresan biçimde o dönem komünist rejim olan Bulgaristan’a geçtiler.

Ülkücü şiddet ve MHP’nin derin işleri 1980’lere dek devam etti. Sağ-sol kavgası her gün artık onlarca can alıyordu. Sol kesim de son derece kanlı eylemlerde bulundu. Bu durum MHP’nin devletteki rolünü adeta daha da arttırıyordu. 1980 Eylül’ü, sadece mevsimsel olarak değil, MHP’nin devletteki rolüne de bir sonbahar getirdi. Şartların olgunlaşmasını bekleyen asker, şartları olgunlaştıran MHP tabanına ve ülkücü harekete tolerans gösterse de, darbeden hemen sonra başta Türkeş olmak üzere tüm MHP ileri gelenleri ve belli başlı ülkücüler tutuklandı. Türkeş ve MHP’liler bu dönemi, “fikirleri iktidarda, kendileri hapiste” olarak niteledi. Mayıs 1981’de Ağca, Çatlı ve Çelik Papa suikastını gerçekleştirdiler. Papa 2. Jean Paul karnından ve vücudunun diğer yerlerinden dört kurşunla vuruldu. Ekip papanın “Haçlıların maskeli lideri” olduğunu daha Türkiye’deyken dillendiriyordu. Türk-İslam Sentezi ideolojisinin tabanı nasıl radikalleştirdiği, nasıl şiddete yönlendirdiği, nasıl gizli derin devlet operasyonlarında kullandığı bu terörist hücrenin eylemlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu ve Ülkücü-mafyoz benzer hücreler, bir dönem Türk diplomatlarına saldıran terörist ASALA Ermeni örgütüne karşı da derin devlet operasyonlarında kullanıldı.

1980’lerden 1990’lara gelindiğinde dünya büyük değişimlere tanık olmaya başlamıştı. Sovyet lider Gorbaçov yaptığı reformlarla Sovyetler’i değişim sürecine soktu, sonuçta süreç başarılı olamadı, ama Soğuk Savaş sona erdi ve Sovyetler çöktü. Bu durum, MHP’ye yeni roller verebilirdi. İsmi siyasi yasaklar nedeniyle Milliyetçi Çalışma Partisi olan, sonradan yeniden MHP’ye dönen hareket, Türkeş’in çabalarıyla daha mülayim ve kültürel bir milliyetçiliğe geçmek istedi. Orta Asya’da ve Kafkasya’da bağımsızlığını elde eden Türkî halklar ile ilişkiler kurmaya çalışan Ankara, MHP’ye yeniden aksiyoner bir kimlik kazanma fırsatı sunmuştu. Diğer taraftan yükselen Kürtlük bilinci partinin rolünü belirleyecek bir potansiyel haline gelmişti. 1997’de Başbuğ kabul edilen Türkeş öldü ve Devlet Bahçeli yerine geçti. 1990’lar Kürt siyasi hareketinin giderek artan biçimde, özellikle Kürt bölgelerinde ivme kazandığı yıllardı. Diğer taraftan Türkî Cumhuriyetler de Rusya etkisinde yollarına devam edeceklerini Ankara’nın bile anlayacağı bir dille ortaya koymaktaydı. Bu ortam, MHP’ye yeniden reaksiyoner bir rol haritası çizdi. Artık sol kalmamıştı, ama Kürtler vardı.

Böylece Ülkücü hareket, artık antikomünizmden boşalan yere Kürt karşıtlığını koymuş, böylece derin devleti memnun edecek yeni bir işlev edinmişti. 1990’lı yıllardan itibaren poliste ve Özel Harekât’ta ciddi bir kadrolaşma şansı yakaladılar. Dahası, MHP milliyetçiliği artık devletin ana akım milliyetçi doktrini olmuştu. TSK’da da ciddi bir etkinlik elde ettiler. Adeta bu dönemde Atatürk milliyetçiliğinin MHP milliyetçiliğine dönüşümü sağlandı. Zaten aradaki farklar çok muğlâktı, MHP ve Ülkücü hareket kendisini bu Kemalist nasyonalizmin doldurduğu yelkenlerle meşrulaştırdı ve daha geniş bir taban elde etti. 1990’ların paramiliter ve askeri Kürt politikaları sayesinde, MHP, Ülkücü hareket, Bozkurtlar ve bunların ideolojik sembolleri, üç hilaller, bozkurtlar, kırsalda uluyan insan profilleri, Türk-İslam Sentezi’nin yetiştirdiği yeni nesillerce benimsendi. Artık “dış Türkler” bir gerçekti. Kürtlere karşı etnik-ırkçı milliyetçilik topluma Ülkücü semboller üzerinden pazarlanıyordu. Radikalleşen Türkiye sağı, bu ürünleri çok sevdi ve benimsedi. Asker uğurlamalarından futbol statlarına, Türkiye’de kurt işaretleri, üç hilalli flamalar, uluyan kurt başı logoları, popüler kültürün parçası haline geldi. 1990’larda meydana gelen adam kaçırma, köy boşaltma, köy yakma gibi devlet terörünü çağrıştıran uygulamalarda Ülkücüler en ön sıralarda rol oynuyordu. Özel Harekât ve TSK’da Ülkücü kimlik giderek daha fazla tolere edilen, hatta tercih edilen personel profili oldular. Kürt siyasi hareketi etkisini arttırdıkça, devletteki MHP etkisi de artıyordu.

MHP, AKP iktidarının başlangıcında hem AB reformlarına, hem de Kürt açılımlarına karşı ciddi bir karşı tutum izledi. Bu dönemde CHP ile beraber AB şüpheciliğinde başı çekti. AB sürecinin Türkiye’nin üniter yapısına zarar verdiği tezi, MHP’nin (ve CHP’nin) AB karşıtlığının fikirsel temelini oluşturdu. Bu tutum, derin devletin 28 Şubat sürecindeki AB karşıtlığı ile paraleldir. Bu dönemde Türk derin devleti AB yönelimine karşı net pozisyon almıştır. MHP tümüyle ve CHP içindeki ulusalcı-Avrasyacı kanatlar, 2002-2010 arası dönemde Kürt siyasi hareketi ile uzlaşmaya ve Türkiye’deki Kürt sorununa siyasi çözüm arayışlarına karşı çıktılar. 17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı patlak verdiğinde MHP lideri Bahçeli topluma söz vererek, bu yolsuzlukların üzerine gitmekte kararlı olduğunu defalarca tekrarladı. Ancak şaşırtıcı bir biçimde AKP Kürtlerle Çözüm Süreci’ni sonlandırınca, çark etti ve Erdoğan’la AKP’yi desteklemeye başladı. AKP, bu dönemde MHP ve derin yapılarla anlaşarak, Kürt sorununda, Gülen Cemaati’ne yönelik alınacak pozisyonda ve ana dış politika yöneliminde yüz seksen derecelik farklı yönelim içerisine girdi. Bu üç meselede belki AKP’nin en istekli olarak anlaştığı konu, Gülen Cemaati meselesiydi. Fakat Kürt sorununa bakış ve AB yönelimi gibi konuların MHP ve derin yapılarca gündeme getirildiği açıktır. Erdoğan böylece gayet sağlam bir koalisyon kurdu. MHP’nin iktidara gelmeden iktidar olması, bu sayede gerçekleşti.

MHP, bir şeylerden yana olarak değil, bir şeylere karşı olarak politika yapar. Şu aşamada Türkiye’de çok önemli politika alanlarında istediklerini yaptırmaktadır. Kürt sorununda 1990’lara geri dönüşten, 100 yıllık Batı yönelimli dış politikanın değiştirilmesine, MHP çok etkili bir aktördür. Bugün polis teşkilatında, TSK’da ve istihbaratta hatırı sayılır bir MHP etkisi olduğu düşünülmektedir. MHP, bugün almakta olduğu oy oranına göre gayet asimetrik büyüklükte bir güce kavuşmuştur ve Türkiye’nin ana politikaları üzerinde oy ağırlığından çok daha hacimli bir etkiye sahiptir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin