Mevcut rejim bakımından Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan Kararları (2)

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına uymayan bir yerel mahkeme ne demektir biliyor musunuz? Devlet yok demektir. Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın tutuksuz yargılanmalarına hükmeden Anayasa Mahkemesi, esasında – tüm eksik-gediğine karşın – hukuk ihlallerine işaret etti, anayasa ve yasalardan sapan ve kuralsız bir anarşiye doğru kaymakta olan bir adalet sistemini rayına oturtmaya çalıştı, cılızca da olsa. Bir önceki yazımda da Anayasa Mahkemesi kararı üzerinden rejimi analiz etmeye çalışmış, Türkiye siyasi rejiminin giderek tam otoriteryan ve faşizme çok yaklaşan bir yere dayandığına dikkati çekmiştim. Daha yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymayacağına ilişkin kararı yoktu o ilk yazıyı kaleme aldığımda. Türkiye maalesef böyle bir memleket haline geldi. Artık siyasi süreç çok hızlı! Her an inanılmaz önemde ve etkide olaylar gerçekleşiyor. İşte böyle oluyor diktatörlüklerin siyasi gündemi!

BİR KEZ DAHA GÜÇLER AYRILIĞI

Daha önce birkaç vakada da siyasi erkin görüşleriyle çelişen ve görece özgürlükçü kararlar veren Anayasa Mahkemesi, son Altan ve Alpay kararlarında da benzer bir yönde hareket etti. AYM’nin bu kararları –Can Dündar kararı gibi– Erdoğan rejimini çok kızdırdı. İslamcılar yüksek yargıyı bir vesayet rejimi olarak algılamaya devam ediyorlar. Onlara göre, yürütme etki hem yasamanın hem de yargının üzerindedir. Dolayısıyla yasama da yargı da yürütme etkiyle “uyumlu çalışmak” zorundadır. Elbette bu bakış açısı kabul edilemez.

Anayasa bakımından yürütmenin güdümünde bir yargı, asla mümkün değildir. Anayasa açıkça güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yasama erkini fiilen işlevsiz hale getiren ve yürütme üzerindeki denetleme mekanizmasını da felce uğratan Erdoğan rejimi, aynı beklentilerle yargının da üzerine gitti. 17/25 Aralık süreci sonrasında binlerce yargıcı ve savcıyı işlemekte olan dava süreçlerinden alarak sürgüne gönderdi. Sonrasında da yine binlerce yargıç ve savcının işlerine KHK’larla son vererek anayasal düzeni sonlandırdı. Bunlar yaşanırken, yüksek yargı durumu sineye çekti. İdeolojik nedenlerle ve siyasi fırsatçılıkla yapılan rejimsel sapmaları görmezden gelen yüksek yargı, bugün yaşanan yönetimsel kaosun ve anayasasız kabile devletinin ana sorumlusudur. Hiç kızmaya, tepki göstermeye, protesto etmeye hakları yok Anayasa Mahkemesi üyelerinin. Birey hak ve özgürlükleri ihlal edilirken, gazeteciler tutuklanırken, insanların mülklerine hukuksuzca el koyulurken, şehirler ve kasabalar ağır silahlarla vurulurken, mahalleler ve yerleşim birimleri yerle bir edilirken, yüksek yargı sustu. Belediye başkanları gayri-hukuki gerekçelerle görevden alınırken, milletvekillerinin vekillikleri usulsüzce ve hukuksuzca düşürülürken, onlarca milletvekili hapse atılırken, aylarca yargıç karşısına çıkmaksızın tutuklulukları sürdürülürken yüksek yargı sesini çıkartmadı.

Yürütme, yasamaya ve yargıya darbe yaptı ve anayasal güçler ayrılığını bitirdi. Güçler birliği, Saray otoritesi altında tek elde toplandı, anayasal düzen sonlandırıldı – yüksek yargı tıpkı yasama organı gibi teslim oldu. Yargının şimdi “uyumlu çalışması” bekleniyor! Uyum bozulunca, oyun da bozulmuş oluyor. İç hukuka göre tüm bu yaşanılanlar, anayasaya aykırıdır. İktidar anayasa suçu işliyor. Anayasayı ortadan kaldırmak suçtur. Erdoğan rejimi anayasayı fiilen ortadan kaldırmıştır. Anayasanın amir kanun olduğu gerçeğine karşın, anayasanın emrettiği devlet yapılanmasını ve rejim mimarisini tümüyle yıkmış, yerine kendi rejimini de facto uygulamaya başlamıştır. Anayasanın ortadan kaldırıldığı bir yerde hukuktan söz etmek mümkün değildir. Altan ve Alpay kararlarına uymayan yerel mahkeme, Türkiye’de artık devlet yok demiş olmaktadır.

TÜRKİYE, ULUSLARARASI TAAHHÜTLERİNİ YOK SAYIYOR

Uluslararası sözleşmeler bakımından Türkiye taahhütlerini yerine getirmemektedir. Oysaki Türk hukukunda uluslararası antlaşmalar iç hukukun üzerindedir, bağlayıcıdır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, böyledir. 1982 Anayasası madde 90 bunu gerektiriyor. 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de böyledir. 1950 İnsan Hak ve Özgürlüklerinin Korunmasına Dair Antlaşma da. Demokratik haklarımız, sadece 1982 Anayasası metni ile değil, adı geçen hukuk metinleri çerçevesinde de garanti altındadır. Ortada devlet olduğu sürece, ortada anayasa olduğu sürece, ortada o anayasanın öngördüğü siyasi sistem ve hukuk sistemi olduğu sürece böyle olması gerekir.

Avrupa Birliği (AB) konusu da bu bakımdan önemlidir. Türkiye halen resmi olarak bir AB üye adayıdır. 1999 yılından bu yana AB tarafından tam üye adayı olarak muamele görüyor Türkiye. 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlamış olmak, Kopenhag Siyasi Kriterlerini asgari seviyede yerine getiren bir ülke olmasaydı Türkiye asla mümkün olamazdı. O dönemde işletilen “hukuk devleti” kriteri, bugün AB tarafından reel politik nedenlerle görmezden geliniyor. Fakat bunu bir kenara bırakacak olursak bile, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı gibi birçok reform, bu çerçevede gerçekleşmişti. Bugün Türkiye hukuk müktesebatının parçası haline gelmiş yargı doktrini de özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, denetlenen hükümet, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğü gibi ana eksen doktrinlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne olduğu gibi, AB denetimine de tabidir.

Yargı hiyerarşisi içerisinde – yani normal koşullarda – alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamak gibi bir opsiyonları yoktur. Anayasa Mahkemesi hata yapabilir mi? Elbette yapabilir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin hata yapıp yapmadığı konusu siyasi iktidara bağımlı olarak değerlendirilemez. Yani yürütme, Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir kararına uymuyorum diyemez. Yok böyle bir şey! Hükümet sözcüsü (eski adalet bakanı!) Bozdağ’ın Anayasa Mahkemesi’nin kararını eleştiren yorumu, açıkça bunun yapıldığını gösteren bir örnektir. Yürütme yargı erkinin gücünü gasp ediyor. Alt yargı organı bir mahkeme eliyle de açıkça anayasa ve yasaları fahiş ve açık şekilde ihlal ederek çok büyük bir suç işliyor.

DEVLET KENDİNİ FESHETMİŞTİR!

Şimdi esas konuya gelelim. Bu şartlar altında artık Türkiye’de bir devlet var demek olanaksızdır. Kamu düzeni hukuk kurallarına göre sağlanmamakta, siyasi bir güç merkezi hem yasa yapıcı, hem de yasa uygulayıcı olarak bir diktatorya altında rejim değişikliği yapmış bulunmaktadır. Emarelerden söz etmiyorum. Bu durum artık bir vakadır diyorum. Eğilimden söz etmiyorum, süreç tamamlanmıştır diyorum. Türkiye’de 1982 yılından beri yürürlükte olan anayasal düzen, artık yoktur diyorum. Bu artık bir gerileme-ilerleme meselesi değildir. Ne kadar geriledi yargı bağımsızlığı, ne kadar geriledi hukukun üstünlüğü meselesi falan yok artık. Yargı yoktur. Yürütme erki, artık yargının yerine geçmiştir.

Bu mümkün mü? Hayır. 1982 Anayasası bakımından bu yapılan, darbedir. Anayasal düzen ortadan kaldırılmıştır. Bu ister demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş bir hükümetçe yapılmış olsun, isterse askeri darbe neticesinde gerçekleşsin, sonuç değişmez. Yapılan anayasanın ve onun düzeninin ortadan kaldırılmasıdır. Bunun adı darbedir, darbe! Bakın temel meseleler bunlar. Öyle “FETÖ” falan gibi manipülasyon ve algı yönetimi taktikleri ile, 15 Temmuz retoriği ile, onu-bunu içeri atarak bunu kamufle edemezsiniz! Saray darbesi oldu! Saray darbesinin neticesi bugün gelinen anayasasız, hukuksuz diktatörlüktür. Diktatör, bize meydan okuyor, hepimize! Dediği açıktır: “Ben dokunulmazım. Bana dokunan yanar. Hayatı karartılır! İstediğimi hapse tıkar, hatta istersem çoluk çocuğunun da onunla birlikte hayatını karartırım”. Diktatörlük budur. Hiçbir sınır ve sınırlama olmaksızın ülkede bir güç temerküzü oluştu. Bunun gücü, korkudan ve kabullenmişlikten gelmekte. Kabul etmek, anayasal düzenden böylesine çabucak vazgeçmek, direnmemek, yazmamak, eleştirmemek kabul edilemez! Hukuksuzluk karşısında hukuk talep etmek lazımdır.

Hiç kimse yazı yazdı diye terörist olmaz! Bir bankaya para yatırmak, bir dershaneye gitmiş olmak, bir üniversitede okumak, bir şirkette çalışmak ya da bir gazeteye abone olmak suç delili olarak sayılamaz! Bir dolarlar, kermesler, birilerinin dini sohbetine katılmak vs. asla hukuken bir bireyin herhangi bir suçla suçlanmasına zemin teşkil edemez. Kanunlarda yer almayan bir suç olamaz. Tanımlanmamış, afakî, ideolojik suçlamalarla insanları hapse tıkan güç, faşizmdir. Çünkü bu yapılanların hukukta karşılığı yoktur. Bu nedenle hukuku ortadan kaldırdılar. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymuyorlar. Bu nedenle etrafa hukuksuzca saldırarak, insanları sindirerek hukuksuzluklarını size hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.

Yasaların uygulamasının anayasaya uygun olup olmadığını denetleyecek, anayasada yazılı hak ve hukukun, özgürlüklerin korunmasını sağlayacak, yapılan hukuk ihlallerine müdahale edebilecek tek organ, o son merci olan Anayasa Mahkemesi’nin artık bu özelliğinin fiilen sona erdikten sonra, Türkiye’de mevcut rejimin niteliği konusu, artık hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde netleşmiş bulunmaktadır.

1 YORUM

  1. Sayın hocam analizinizde belirttiğiniz tüm olgular doğru tespitler. Lakin her geçen gün gözümüzü kanunsuz güne açıyoruz.

    Tamam… Bunların hepsi doğru. Bir değil bin hukuksuzluk var. Amenna…. Ancak Türkiye’deki bu hukuksuzluklara kim dur diyebilecek? Hangi kamu kurum ve kuruluşu kaldı ki bu hukuksuzluğu ortadan kaldırabilsin?

    Gün geçtikçe ümitsizliğin arttığı bir Türkiye,hızlı adımlarla Tayyibistan olma yolunda. Sanki AİHM olumlu bir cevap verse ülke uygulayacak mı? Uygulamadığında AİHM veya AB’nin yaptırım gücü var mı? Mülteci korkusuyla tüm dünyadaki sözüm ona demokrat kuruluşlar bunun dışında şimdiye kadar ne yapabildiler? Göç dalgası korkusuyla kendi kabuğuna saklanan dünya devlet yöneticileri Maymar gibi bir katliama bile söz geçiremezlerken acaba Türkiye’nin Tayyibistan olmasına seyirci kalmaktan başka ne yapabilirler?

    Evet….. Gerçekten çok ümitsizim güzel ülkemin geleceği adına. Muhalefet can çekiştiğini dahi anlayamıyorken hangi parti siyaset sahnesine çıkarak bu zulümleri durdurabilir ki? CHP,HDP,MHP gibi partilerden İYİ Partinin ne farkı var? Hangisi acaba kendisinden,koltuğundan,menfaatinden daha çok bu ülkeyi seviyor ki ateşe atlasın?

    Bizlerin kurtulması için demokrasiyi içimize sindirebilmemiz gerekmektedir;bakın 90 yıldır Cumhuriyet, ona keza bir o kadar hatta daha fazla parlamenter sistem birikimimiz var ama demokrasimiz hiç olmadı. Her yönetime gelen,mutlaka kendisinden başkasını ötekileştirerek yoluna devam etti. İktidara gelen her biri bir enkaz halinde aldı ama daha da enkazı derinleştirerek gittiler.

    Bu devran hep böyle geldi,böyle gitti. Demokrasiden söz edenleri susturdular,zindanlara attılar. Yetmedi…. Tüm aile ve sevdikleri sempatizanları ile birlikte öldürdüler. Nazım Hikmet.Deniz Gezmiş,Said-i Nursi…… Hangi ideolojik düşünceden olursa olsunlar fark etmedi muktedir diktatörlerin karşısında mertçe duranların ortadan kaldırılmaları.

    1900’lü yıllardan bugünümüze kadar işlenen cinayetler var ama buna sebep olanların adaletin karşısında hesap verdiği ne yazık ki yok! Göstermelik 28 Şubatçılardan dem vurulacaksa şayet; baş mimarları öldüğü için cezası burada değil ahirette verilecek. İşte beni bir nebze de olsa ferahlatan bu inancımdır ki;100 yıl da bu dünyada yaşansa sonsuz,ebedi bir hayatta sadece iyiler ve güzelliklerin olduğunu bir dünya var! Saygılar….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin