Mazlumlar zalimlere nasıl ve neden dönüşür?

Haiti'nin kuzyinde krallığını ilan eden Henri Christophe'un hayatı Fransa'da tiyatrolarda sahneleniyor.

YORUM | YAVUZ ALTUN

Henri Christophe, sadece 1811 ile 1820 yılları arasında, yani dokuz yıl, var olmuş Haiti Krallığı’nın ilk ve tek kralıydı. Ağustos 1791’de Karayip Denizi’ndeki bu büyük adada başlayan köle isyanlarının kumandanlarından biriydi. Tam on üç yıl sürmüş bu isyanın sonunda Haiti’nin kuzeyinde hâkimiyetini ilân etmiş, bir süre sonra da krallığını duyurmuştu.

On üç yıla yayılmasının arkasında Fransızların ısrarı ve inadı vardı. Haitili tarihçi Michel-Rolph Touillot’a göre Fransa’da o dönemki yöneticiler bu Karayip adasında olup bitenleri anlayabilecek zihnî donanıma sahip değildi. Onlar için “siyah adam” asla böyle bir şeyi başaramazdı. Bu sebeple de defalarca yeniden köleliği yeniden yerleştirme ve plantasyon metodunu sürdürme çabasına girişeceklerdi.

1802’de hatta, Fransız İhtilali’ni darbeyle bastırıp kendini imparator ilân eden Napolyon Bonapart, en sevdiği kız kardeşi Pauline’in kocası General Leclerc’i gönderdi. Leclerc, kısmen başarılı da oldu.

Henri Christophe da dâhil, isyanın önderi olarak görülen isimler Fransa ordusunun askerleri olmayı kabul ettiler. Bu siyahî önderlerin askerleri de Fransız ordusuyla birlikte, koloni savaşlarında İngilizlere ve İspanyollara karşı savaşmayı göze alacaklardı. Fakat Leclerc’in köleleri silahsızlandırmaya başlaması ve siyahların önemli isimlerinden Toussaint Louverture’ü sürgüne göndermesi, isyanı yeniden alevlendirdi.

Kasım 1802’de Leclerc, birçok Fransız askeri gibi sarı hummadan ölecek, 1 Ocak 1804’te Fransa, Haiti’nin bağımsızlığını tanıyacaktı.

Aşağılanan yerlilerin bu büyük devriminin, hemen hemen aynı dönemde gerçekleşen Fransız ya da Amerikan devrimleri kadar tarihte yer edememesinin sebeplerinden biri, elbette “beyazların” bu tarihi unutturmak istemesiydi.

Gelgelelim, ortada başka sebepler de vardı.

Henri Christophe, kuzeydeki krallığı sırasında “kölelikten efendiliğe” geçmişti. Avrupalı kolonicilerin icat ettiği plantasyon metodunu kullanmayı ve insanları köle gibi çalıştırmayı sürdürdü. Fransızlarla İngilizler arasındaki anlaşmazlıkları iyi kullanarak, bu üretimden elde ettiği ürünleri İngiltere’ye pazarladı. Ancak bu ticaretten yalnızca kendisi ve etrafındakiler kârlı çıktı.

Bugünlerde bir harabeye dönen Sans Souci Sarayı’nı yine köle gibi çalıştırdığı tebaasına yaptırmıştı. Yapımı esnasında yüzlerce insanın öldüğü söylenir. Bunun yanı sıra onlarca irili ufaklı şato, kale ve saray inşa ettirdi.

Christophe’un kendine bir “aristokrat sınıfı” kurgulaması o dönem Avrupalıların alaylarına konu oldu. Prenslik, düklük, kontluk, baronluk ve şövalyelik unvanları dağıttı. Afrika’dan getirilen siyahlarla, Karayip doğumlular arasında ayrımcılık yaptı.

Bütün bunları, “beyaz adam”a karşı bir ırk ve milliyet bilinciyle yaptığı konusunda tarihçiler hemfikir. Hatta sırf bu sebeple, Sans Souci adını verdiği sarayın, Prusya Kralı Frederick’in yaptırdığı Postdam’daki (Berlin) Sans Souci sarayına bir cevap verme amacı güttüğü bile düşünülmüş (Trouillot’ya göre alakaları yoktur).

Fakat, bu durum onu tam da “efendisi gibi” kılmıştır: acımasız, gösterişçi, bencil.

Dokuz yıllık krallığı sırasında halkına o kadar zulmetmiştir ki, sonunda isyan dalgasının kendisini yutacağını fark edip, (Trouillot’ya göre) bir Afrikalı siyahî tarafından öldürülmemek için gümüş bir kurşunla intiharı seçmiştir. Gerçekten de ölümüyle birlikte veliaht prens İkinci Henri de isyancılar tarafından katledilir ve krallık sona erer.

Christophe, akıllı bir adamdır. 1814’te Napolyon’un görevden azledilmesiyle tahta geçen On Sekizinci Louis, burayı yeniden ele geçirmek ve köleliği geri getirmek ister. Fakat Christophe, İngilizlerle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde bu tehlikeyi bertaraf etmeyi başarır.

Ancak hırsı, aklının önüne geçmiştir.

(Daha sonra Haitililer bir “halk kahramanı” arayışına girdiklerinde Henri Christophe’u mitleştirecektir. Trouillot’nun Haiti Devrimi’ni ve etrafındaki olayları anlattığı kitabı, Geçmişi Susturmak ismiyle Türkçe’de de mevcut.)

***

Brezilyalı filozof ve pedagog Paulo Freire’ye göre, zulüm gören, horlanan, insanlık dışı muameleye maruz kalanların iç dünyasında, zalim ve baskıcı insanların etkisi zannedilenden çok daha fazla. Zalim, sadece fizikî olarak kısıtlama sağlamıyor. Psikolojik olarak da, zulmettiğinin hayatına etki ediyor. Üstelik bu psikolojik yaralar, fizikî yaralar gibi görünür olmadığından, etkilerini fark edebilmek zaman alıyor.

Freire’ye göre zulüm gören, bir süre sonra zalimin ideolojisini içselleştiriyor. Tıpkı onun gibi davranmaya başlıyor.

Bu süreç, aslında beklenmedik bir durum değil. Mazlumlar sadece geçmişte yaşadıkları mağduriyetleri gündeme getirerek bir meşruiyet sağlamakla kalmıyor, farkında olmadan zihin dünyasında büyüttüğü, adeta bilinçaltına kazıdığı zalimle müşahhas hâle geliyor.

Zalimin, mazluma kendini zayıf hissettirmesi bir noktadan sonra kendini suçlamasına, yok etmesine ve öz bilincinde açılan bu boşluğu zalimin ideolojisiyle doldurmasına yol açıyor.

Dediğim gibi, bu çok farkında olunan bir süreç değil. Bolşevik Devrimi’nin akabinde tıpkı Romanov Hanedanı gibi baskıcı bir rejim kuracaklarını, pek düşünmemiştir Rus devrimciler. II. Abdülhamit’e karşı ayaklanan İttihat ve Terakki’nin “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” çizgisinin zamanla, aynı baskıcı noktaya yakınsaması, basitçe gücün caydırıcılığı ile açıklanamaz kanımca.

Daha bireysel katmanda bile, çocukluğunda istismar yaşamış, zulüm görmüş kimselerin ileride istismarcıya dönüşmeleri, kimliklerini yaralayan bu vahim durumu, kimliklerinin bir parçası hâline getirmeleri, maalesef örneklerine hiç de azımsanmayacak oranda rastlanan bir durum.

Brezilyalı eğitimci Freire, bu sebeple özgürleşmenin, zulümden kurtulmanın sadece amaçlar değil araçlarda da kendine özgü ve “özgür” olması gerektiği görüşünde. Ezilenlerin Pedagojisi (Türkçe’si Ayrıntı Yayınları’nda mevcut, kitap hakkında bir miktar bilgi sahibi olmak için şuraya göz atabilirsiniz.) isimli kitabında, ezilenlerin kendi kimliklerindeki bu ayıptan kurtulmak için “ezen” tarafına geçmeyi alttan alta arzulayabileceğini, bu sebeple de zamanla onun yöntemlerini kullanmakta beis görmeyeceğini anlatıyor.

Çünkü aslında “ezilen” öncelikli olarak çarpık düzene değil, kendi konumuna itiraz ediyor. Kaybeden tarafta olmak istemediği için isyana kalkıyor. “Ezen” konumuna geçtiğinde ise mücadelesinin doğru yönde geliştiğini düşünüyor.

Freire’nin bahsettiği şekilde ilerleyen bir “özgürlük mücadelesi” ya da “siyasal devrim” nihayetinde zulmedenin başlattığı noktaya dönmeye mahkum. Çünkü düzeni kökten değiştirmiyor, kendisinin de içinde bulunduğu öznelere, tıpkı zalim idarecinin baktığı yerden bakıyor: pasif, yardıma muhtaç ve iradesiz.

Bu bakışı nasıl ediniyor dersiniz? Zulüm sürecinin en önemli propagandası budur çünkü. Zulmedilen kitlenin, ya da daha genel olarak halkın, işe yaramaz, beceriksiz ve acınası durumda olduğunu işler. Mağduriyetin uzun sürmesi, bu algıyı pekiştirir. Köy meydanında sürekli dayak yiyen adam, nihayetinde köylüler tarafından ayıplanmaya başlar. Artık zulmün kendi ahmaklığı sebebiyle vuku bulduğu dillendirilmeye başlar.

Köylü bu arada, aslında mazlumun hatalarından dem vurarak, iki tavır ortaya koyar: 1) Kendi güvenliğini sürdürebilmek için kendini kandırmaya çalışmaktadır, (eğer onun gibi yapmazsam, bu dayağı yemem!) ve 2) zalimin mutlak otoritesi karşısında kendinin de pasif bir konumda olduğunu içten içe bilse de, mağdurdan kendini ayrıştırarak kendine bir irade biçmeye çabalar.

***

Peki, bu sarmaldan nasıl çıkılacak?

Freire kitabında politik dönüşümü bir eğitim süreci olarak görüyor. Bu eğitimde öznelerin pasif bilgi bankalarına dönüştürülmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bilhassa zulüm görmüş toplumların önceki düzenden kalan pasif pozisyonlarından çıkabilmesi için sistemin onları aktif, katılımcı birer birey olarak tanımlaması ve ona göre davranmasını şart koşuyor.

Bu sebeple de sloganlar ve bildirilerden kaçarak, basit söylemlerden uzak durarak, zalim otoriter figürün yıkılışından sonra ezilenler arasında iyileştirici, herkesi kendi iradesinin farkına vardıracak ve özneliğini (failliğini) onlara hatırlatacak bir diyalog öneriyor.

Bu diyalog elbette zalimin ideolojisini amaçları ve yöntemleriyle deşifre etmeye, mazlumunsa kendine yeni bir yol bulmasına yardımcı olacak türden bir eğitim sürecini hedefliyor.

Güney Afrika’daki apartheid (ırk ayrımcılığı) döneminde, beyazların siyahlara yönelik yok edici zulmüne karşı Nelson Mandela’nın önerdiği siyasette de bir miktar Freire’den izler görmek mümkün. Mandela’nın barışı sağlamasından sonra kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları, apartheid döneminde yaşananların detayları ile bilinmesine, toplumun buradan bir “diyalog” çıkarabilmesine yardımcı olmuştu.

ABD’deki Afro-Amerikalıların sivil toplum mücadeleleri de, bu nesnelikten özneliğe çıkmanın izlerini taşır.

Öte yandan mazlumların zalimlere dönüştüğü sayısız örnek var. Kolonileşme sonrası (post-kolonyal) dönemde kendilerini mazlumlar, mağdurlar olarak konumlayıp bir heyulaya dönüştürdükleri emperyalizmle mücadele ettiğini düşünen, fakat kendi halkını pasifleştirip, adeta iktidarın nesnelerine dönüştüren çok sayıda siyasî harekete rastlamak mümkün.

Burada tarihten alınması gereken ibret, “özgürlük” diyerek yola çıkanların her zaman “özgürlük” peşinde olmadığını hatırlamaktır. Ama daha önemlisi, kendi iç dünyamızda zalimin zulmünün etkilerini araştırıp ondan parçalar taşıyıp taşımadığımızı her zaman sorgulamamız gerekir.

Zalimin mazluma en kolay bulaştırdığı şey, nefrettir. Onu “insanlık dışı bir varlık” hâline getirmeye (dehümanizasyon) çalışırken, mazlumun zihin dünyasında da başkalarını (zalim ve yandaşlarını mesela) insanlık dışı görmesine yol açar.

Bu sebeple mağdur, kendini yaşadığı zulme göre tanımlamaktan kaçınmalı, kendi kimliğini kendi imkânlarıyla kurmanın yollarına bakmalı. Nietzsche’nin dediği gibi: “Canavarlarla savaşan kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir! Dipsiz, karanlık bir boşluğa uzun süre bakarsan, o dipsiz, karanlık boşluk da sana bakmaya başlar.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin