Mağara alegorisi ve tünel vizyonu

YORUM | Av. ÖMER TURANLI

Bir düşüncenin, davranışın ya da eylemin simgelerle, sembollerle, simgesel sözlerle ya da benzetmelerle canlandırılmasına alegori denir. Örneğin, güzel sanatlarda bir resmin ya da heykelin bize anlatmaya çalıştığı şeydir bu. Adalet sistemine ilişkin alegori dendiğinde ilk akla gelen Themis’tir. Themis, Yunan mitolojisinde adalet ve düzeni temsil etmiş, Roma mitolojisinde gözleri bağlı, bir elinde kılıç, diğer elinde terazi ile adaletin simgesine dönüşmüştür. Onun bedeni bağımsızlığı, sağdaki kılıç adaletin gücünü, soldaki terazi adaletin dengeli dağıtımını, gözlerindeki bağ ise tarafsızlığı simgelemiştir. Bu noktadan bakılınca aslında Themis simgesel olarak hukukun evrensel ilkelerinin taşıyıcısı olarak kabul edilmiştir.

Yunan mitolojisinden günümüze gelen alegoriler elbette Themis’le sınırlı değildir. Örneğin bir diğeri Platon’dan okuduğumuz ama Sokrates’e atfedilen Mağara Alegorisi’dir. Bu alegoriye göre, karanlık bir mağarada zincirlenmiş bir şekilde yaşayan insanlar mağaranın girişine yansıyan gölgeleri gerçek nesneler olarak algılar. Bir gün içlerinden birisi zincirlerini kırar ve dış dünyayı, dolayısıyla da gölgelerin gerçek hallerini görür. Bu kişi mağaraya dönerek gerçekleri anlatmaya çalışır, ancak başarılı olamaz. Platon’a göre, bu alegoride bahsi geçen mağara, toplumu; gölgeler, toplumun doğrularını; zincirini kırarak dışarı çıkan kişi de, gerçeğin-hakikatin peşine düşen, sorgulayan bireyi yansıtır. Mağara alegorisi nesnelerin gerçek hallerini görmeyen, göremeyen, görmesi engellenen toplumların ve gerçekleri sorgulamaya çalışan bireylerin durumunu anlama açısından bazı ipuçları sunar.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl ve yasadığımız şartlar açısından bakıldığında mağara alegorisi üzerine bir şeyler söylemek mümkün olabilir. Böyle bir dönemde, insanların zincirlenmiş bir şekilde topluca mağaralara kapatılmasının söz konusu ol(a)mayacağı ileri sürülebilir, ancak gölgeleri gerçekmiş gibi tanımlayacak grupların, toplumların varlığı söz konusu olabilir. Halbuki insanlar daha modern bir dünyada yaşamaktadır. Hukukun üstünlüğü ya da insan hakları gibi evrensel değerler modern toplumların dönüşümünde önemli rol üstlenmektedir. Ülkelerin sosyo-ekonomik durumları, iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler gibi farklı parametreler de eklenince bu nasıl olacaktır? Tünel vizyonu bu sorunun cevaplarından bir tanesidir.

Tünel vizyonu yaşadığımız çevreye ilişkin algılarımızla ilgili bir durum olup, insanın psikolojik ve fizyolojik stres durumunda etrafında olup bitenlere ilişkin algılama biçimini ve dikkat düzeyini etkileyen bir fenomendir. Fizyolojik ve psikolojik açıdan yoğun stres durumlarında bireylerin olaylara bakış açıları, değerlendirmeleri ve çözüm önerileri tehdit ve kaygıyı bertaraf edecek şekilde şekillenir. Böyle bir durumda beynin korku merkezi amigdala vücudun tüm yönetimini ele geçirir, insanın düşünme, karar verme, analiz yapma ve mantık yürütme gibi zihinsel melekeleri devredişi kalır. Dış dünyaya kapanan beyin, algıların gerçek olduğuna inanır, diğer gerçekleri yok sayar. Bu patolojik durum tünel vizyonudur ve günümüzde mağara alegorisine uzanan yollardan birisidir.

Yeryüzünde yaşayan insanlar gibi toplumların da bir karakteri vardır. Her toplumun psikolojik ve fizyolojik açıdan farklılıkları söz konusudur ve birlikte yaşayabilmek için bazı yönetim sistemleri ortaya çıkmıştır. Bu noktada siyasi iktidarlar bir nevi beyin görevi görerek toplumun yönetiminden sorumlu olur. Toplumların karakteri ve siyasi iktidarların tarzları zamanla değişikliğe uğrar, halefler seleflerinden daha iyisini vadederek yönetime talip olur, toplumun rızası ölçüsünde iktidarlarını devam ettirir. Bu türden sistemlerin bazen sınırları aştığı da olur. Psikolojik ve fizyolojik açıdan kırılmaların yaşandığı ya da kumpaslar yoluyla suni kırılmaların üretildiği dönemlerde toplumun rızasını ve kabulünü hiçe sayan güç sahipleri ortaya çıkar ve tıpkı beynin korku merkezi amigdala gibi, toplumun yönetimini tümden ele geçirir. Böyle bir toplum psikolojik ve fizyolojik açıdan tehdit altında olduğuna inanır, sosyal yasama ilişkin zihinsel çabası hayatta kalma ve güvende olma algısına odaklanır, sürekli suni korkularla beslenir, asılsız tehditleri ve düşman unsur algısını gerçek olarak algılar, nefret söylemi kamuoyu diskuruna dönüşür, önce cadı avı devamında da sosyal soykırım gerçekleşir… Toplumda bir kesim, siyasi iktidarın hedef gruplara yönelik saldırılarına karşı çıkamaz hale gelir, bazen sessiz kalır ve hatta bazen destekler. Toplumun içine kapanıklık durumu ve kaygı düzeyinin yüksekliği tünel vizyonunun etkisini ve suresini belirler. Bir süre sonra siyasi iktidar sosyal soykırımını hedef tüm gruplara yöneltir ve toplum çöker.

Türkiye toplumu kumpaslar üzerinden suni kırılmalar yaşama konusunda oldukça tecrübe yaşamıştır. Neredeyse her on yılda bir gündeme gelen müdahaleler eliyle hedef gruplara yönelik saldırılar meşrulaştırılmıştır. Bunun en son örneği 15 Temmuz’dur.

Tehdit altında olduğuna inanan, inandırılan ya da inanmak isteyen toplum “FETÖ, terör örgütü, darbeciler, dış güçler, küresel aktörler, üst akıl, haçlı ittifakı, din düşmanları, faiz lobisi vb.” söylem üzerinden korku ortamına çekilmiştir. Bu durum öyle bir hal almıştır ki, siyasi iktidar tüm kurumlarıyla toplumu zihinlerinden zincirlenmiş bir şekilde mağaraya sokmak için özel caba harcamıştır. Bunun sonucu olarak da toplum patolojik ruh haline yani tünel vizyonuna girmiş, gerçeklerden ziyade algılar sosyal yaşamını belirler hale gelmiş, ülkenin dili/sanatı/kültürü/adalet mekanizması nefret söyleminin içine hapsedilmiş, gerçek/hakikat değerini kaybetmiştir. Maalesef bu durum ülkenin gerçeğine dönüşmüştür ve toplumu bir suç çetesinin elinden kurtarmak için Themis’in heykelini dikmek yetmeyecektir.

“Adalet Mülkün Temelidir” yazılı pirinç levhaları Adalet saraylarının duvarlarından ya da raflarda okunmayan kitapların içinden alıp toplumun zihnine ve vicdanına yazmak, bunun için de uzun bir zaman dilimine yayılmış demokratik ve hukuki bir mücadelede sabırlı ve ısrarlı olmak gerekecektir.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

1 YORUM

  1. Bahsettiğiniz mekanizma yani tünel vizyonundan önce toplum birşey yaşamıştır. Bir kazanç elde etmiştir önce ve sonra bu kazancı kaybetme korkusu üzerinden tünel vizyonu devreye sokulmuştur. Birşeyleri kaybetme korkusu ve savunmaya geçmeden önce yani amigdaladan önce büyüklük merkezi aktif hale getirilmiştir. İnsanlarda bir küçüklük, sürekli aşağılanma konusuydu. Tayyip bunu hak noktasına taşımadı. Bunu büyüklük noktasına taşıdı. Yani sizi küçük görüyorlardı artık büyüksünüz noktasına taşıdı. Meydanlarda insanları sürekli övdü, şımarttı. Siz fatihin torunlarısınız diyerek masumca görünen büyüklüğü aşılamaya başladı. Onun yerine fatihi anlatsa daha iyiydi. Ama o insanlara fatih gibi olduğunu söylüyordu halbuki insan ne kadar fatihin torunu denmeyi hak ediyordu. İnsanları şımarttıktan sonra arkasından büyük eserler gelmeye başladı. Büyük saray, büyük hastane, büyük cami. Küçüklüğün yerine büyüğü yerleştiriyordu. “Benim ki seninkinden daha büyük” içgüdüsel duyguyu besliyordu. Hep büyüklük noktasında insanları taşıyordu. Sembol büyüktü. Büyük olmak, başkalarından büyük olmak, en büyük olmak. Bunu da insanlara verdikten sonra yani hayali pazarladıktan sonra bu sefer şunu demeye başladı. Bunları yani büyüklüğü elinizden almak istiyorlar. İnsanlar bunu kabul edemezdi. Çılgına dönmüşlerdi. Nasıl ellerinden büyüklük alınırdı ki? Büyüklüğü kaybetmek istemiyorlardı çünkü ilk defa kendilerini küçük, ezilmiş hissetmiyorlardı. Onları bir kapışmaya hazırladı. Kapışma çok acımasız olmuştu ama karşılığını almışlardı. Kendileri kahraman olmuştu. “Aferin size, sizler kahramanlarsınız” övgüsü de kapmışlardı. Hep büyük sıfatlar onlara veriliyordu. Diğerleri sürekli aşağılanıyordu hatta insanlıktan çıkartılıyordu. Kendi ellerinden büyüklükleri alınacaktı ama buna fırsat vermediler. Tünel vizyonu onlara çok kötülük yaptırmıştı ama bunu kötülük yani hukuksuzluk olarak görmüyorlardı. Büyük olmayı terk etmemek adına kendi hukuklarını yıktılar. Tayyip insanlara hiçbir zaman güzel bir davranışı öğretmedi. İnsanlara merhameti, sevgiyi öğretmedi. Hep bir düşman olduğunu ve o düşmanın ellerindeki değerleri alacağını öğretti. İnsanlara 40 yıllık komşularının bir terörist olduğunu öğretti. Düşman olarak ona komşusunu pazarladı. Daha önce pazarladığı büyüklüğü komşusunun ondan alacağını söylüyordu. Bütün gördüğü insanlara bunu diyordu. “Komşularınıza dikkat edin, akrabalarınıza dikkat edin, iş arkadaşlarınıza dikkat edin. Onlar birer sülüktür. Sizin kazançlarınızı yiyecekler” diyordu. Artık düşmanı da onlara pazarlamıştı. Bu düşman onların 40 yıllık komşusuydu. İnsanlara mağaradaki gölgelerin ne olduğunu anlatıyordu. Nedense herşeyi o anlatıyordu. Hep o konuşuyordu. Böylece insanları kandırmada başarılı oluyordu. Çünkü herkesin sesi susturulmuştu. Kemalist insanlar da birbirlerini yesinler diye susmuştu. Yani gizli bir tayyip destekçisiydiler. Herşey planın iyi işlemesi içindi. İnsanlar artık düşünemez olmuştu. Amigdala devreye girmişti. İşte bu noktada gerçek operasyonu başlattılar. Türkiye cumhuriyetini yıkmışlardı. Ordunun kuvvetini istihbarata kaydırarak rejimi değiştirmişlerdi. Türkleri avrupadan, dolayısıyla avrupanın değerlerinden uzaklaştırmışlardı. Çamlıca ve ayasofyanın büyüklüğü ile övünenlerin bu rejim değişikliğin bir bedelini ödemeleri gerekiyordu. Ekmek kuyruklarına girmeye başladılar. Nerede kaldı büyüklük?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin