Maceranın sonu hep hayal kırıklığı [Türk Sağı’nın hikâyesi-5]

YORUM | KEMAL AY

‘Tek Parti’ idaresi demek, ‘tek ses’ demek aynı zamanda. Bazı fikirlerin ‘cılız muhalefet’ safları arasında sayılıp geniş kitlelere ulaşmalarının engellenmesi demek. 1930’ların ve 40’ların Türkiye’si biraz böyleydi. Farklı fikirler tamamen kesilmiş miydi? Hayır. Fakat bu farklı fikirlerin sahiplerinin ‘önemli yerlere gelmeleri’ engelleniyordu. Bazıları suskunluk karşılığında Meclis’te vekillikle ödüllendiriliyordu çünkü Meclis’in pek bir anlamı kalmamıştı. Entelektüel dünyada çeşitli deneyimler vardı elbette ama ‘taşra yayınları’ olarak görülüyorlardı muhtemelen. Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapan, Yahya Kemal’den el almış bir münevver olarak Huzur’u yayınladığında çok da yer yerinden oynamamıştı. 1948’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan roman, 1949’da kitaplaştırılmış ancak 2. baskısını ancak 1972’de yapabilmişti.

Tanpınar’ın Huzur’u bilhassa muhafazakâr mahallede 1980’lerden sonra heyecan uyandırmaya başladı. Yahya Kemal’in öğrencisinin kitabı 1972’deki Tercüman 1001 Temel Eser arasında ‘muhafazakâr’ ailelere ulaştı. 2000’de Yapı Kredi Yayınları yeniden onu ‘kanona’ alıncaya kadar da Dergâh Yayınları baskısını okuduk. Muhafazakâr mahallenin ona olan ilgisinde anlaşılır bir taraf var: Tanpınar’ın romanı Dede Efendi’yi, ‘bizim musikîmizi’ arıyor. Yahya Kemal’in ‘kendi gökkubbemiz’ arayışına benzer bir tematik var Tanpınar’da da. Ancak burada çıkış noktası Osmanlı’dan ziyade, yine Batı’nın sanatı. Wagner’i, Debussy’yi dinliyor, Batı resminin derin manalarını deşifre ediyor sayfalarca. Ardından bunlara benzer bir hissi ‘bizde’ arıyor. ‘Mahur beste’ ifadesi ilk kez bu romanda geçiyor. Bizim ‘onlar’ (Batılı) gibi olamayacağımızı ‘hüzünlü’ bir dille anlatıyor. Peki biz kimiz? İşte bu soruya bir türlü cevap bulamıyor. Romanın ‘kavuşamama’ ve bir intihar sahnesi ile nihayete ermesi, bu kafa karışıklığının ürünü.

TANPINAR’IN ‘VAZGEÇTİĞİ’ ROMAN

Tanpınar’ın Huzur’unu muhafazakâr mahalle bir çeşit amentü gibi kendine yontmaya koyulsun, aslında onun modern Türk edebiyatındaki hakiki manada devamı Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ıdır. Pamuk, ‘kendini arayan adam’ klişesini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e entelektüel tartışmaları buna bağlayarak, Batılılaşma ve bu arada Doğu mirasının ne yapılacağı konusundaki kafa karışıklığını hissettirerek ele alır. ‘Biz kimiz?’ romandaki en önemli meselelerden birisidir. Pamuk, bu konuda daha alaycı ve postmodern bir tavrı benimsese de, Tanpınar’ın hissiyatı daha belirgindir. Samimi bir şekilde ‘kimlik arayışı’dır Tanpınar’ınki. Nitekim bu konuda şartları zorladığını ve nihayet Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ruh hâline geldiğini sanıyorum.

Zira bu romanda Tanpınar alaycı bir hâle bürünür. İnsanımızın en büyük problemi, romandaki anlatıcı karakter Hayri İrdal’a göre, yoksulluk ve talihsizliktir. Zaten ikisi birbirini besleyen şeylerdir. Romanın daha girişinde ülkede sürekli özgürlük bayramı kutlanmasını tiye alır. Çünkü bu durumda özgürlüğün elden gittiği dönemler de var demektir ama kimse bundan bahsetmemektedir. Batılılaşma macerasıyla, münevverlerin durumuyla, Osmanlı’dan kalan mirasla, dahası toplumun ‘genel hâliyle’ uzun uzun alay eder Hayri İrdal. Kitabın ilk bölümleri trajikomiktir. Ta ki Halit Ayarcı isimli bir ‘kurtarıcı’ ortaya çıkana kadar. Ayarcı, zamanla ilgili aforizmalarıyla insanları etkiler ve bir süre sonra ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ kurma konusunda herkesi ikna eder. Bu enstitüde ve şehir içine dağılmış şubelerinde insanlar saatlerini en dakik şekilde ayarlayacaktır çünkü Halit Ayarcı’ya göre saat kulelerinin birbirini tutmayan saatleri yüzünden insanımız ‘geri kalmaktadır’.

BİZ NEDEN GERİ KALDIK?

Tanzimat’tan bu yana yanıtını aradığımız o soru burada da sorulur işte: Biz neden geri kaldık? Dünyanın pek çok yerinde siyaset, bir toplumun nasıl yönetileceği ve o toplumdaki belli başlı meselelerin (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, su, elektrik, haberleşme vs.) nasıl ele alınacağıyla ilgiliyken, Türkiye’de siyaset Tanzimat’tan bu yana, bu soruya verilen cevaba göre şekillenir. Bütün siyasî maceraların ‘totaliter’ kimlik kazanmasının da bir sebebidir bu. Halit Ayarcı’ya göre bu belli ki vakti iyi kullanmakla ilgili bir durumdur. Ancak ‘kurtarıcı’ rolündeki Ayarcı aslında bir çeşit ‘yalancı peygamber’dir. İnsanları aldatarak bir rüya inşa eder. O rüyada yaşamayı kabullenen ve ona ‘aldanan’ insanlar, bu sistemin işlemesi için gereklidir. Roman boyunca yaşanan bütün bu olaylar Ayarcı’nın ‘aslında hiçbir şey göründüğü gibi değil’ anlamı taşıyan cümleleriyle seyrini değiştirir ve tam da onun istediği mecraya doğru akar. Hayri İrdal da ona bir müddet inanmıştır ancak sonunda diğer herkes gibi ‘uyanacaktır’.

Ayarcı’nın bütün bu hayalî projesini sonlandıran şey, ‘aldattığı’ insanların hayatlarını etkileyecek bir öneriyle gelmesidir. Yani insanlar ‘zarar kendilerine dokunduğu an’ vazgeçerler Ayarcı’yı takip etmekten. Huzur’daki adeta tasavvufî bir ermişliğe çıkan insanla ilgili hüsnüzan, bu romanda yeniden ‘gerçekçiliğe’ inmiştir. Tanpınar belli ki ne yaşadığı toplumdan ne de o toplumu ‘aldatan’ idarecilerden memnundur. Bunu, olabilecek en kapalı alegoriyle anlatır. Tanpınar’ı tanıyanlar onun zaten böyle ‘huysuz, içine kapalı’ bir insan olduğunu söyleyeceklerdir. Bunda kadılık yapan babası sebebiyle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçirdiği çocukluğunun etkisi de vardır muhtemelen. Ancak Cumhuriyet’in ‘yetiştirdiği’ kimselerdendir ve ‘milli vazifelerden’ de kaçamaz.

Eğer ciddi anlamda, gelenekçi ve ‘muhafazakâr’ bir anlayış olsaydı Türkiye’de en çok sahip çıkması gereken isimlerin başında Hasan Ali Yücel gelmeliydi. Çünkü Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki fikrî bağların çoğunun kurulmasında vesile olmuştu Yücel. Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı sırada Tanpınar’a Tanzimat sonrası Türk edebiyatı hakkında araştırmalar yapmasını da o istemiştir mesela. Edebiyat tarihçiliğine ve eleştirisine ciddi bir soluk kazandıran Tanpınar, bu eseriyle unutulmaya yüz tutmuş çok sayıdaki kitabın en azından araştırmacıların nazarına verilmesini sağlamıştır. (Yücel’in bir diğer büyük hizmeti Dünya Klasikleri’nin o dönemde Türkçe’ye çevrilmesini sağlamaktı. Aynı dönemde yaşayan ve birçok İslamî eseri Türkçe’ye çeviren Abdülbaki Gölpınarlı da yine ‘muhafazakâr’ dünya için sahiplenilmesi gereken bir değer.)

NURETTİN TOPÇU’DA HAYAL KIRIKLIĞI

Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki hayal kırıklığı, ona has bir inkisar değildi. Tanpınar ve Yahya Kemal’e göre ‘daha milliyetçi’ bir çizgide bulunan Nurettin Topçu da, toplumda pek yankılanmadığını hisseder zaman içinde. Bazıları onu Türk-İslam sentezinin ‘mimarı’ olarak görse de, o zamanından değil gelecekten bahseder daha ziyade. Topçu, geçen yazıda bahsettiğim Halide Edip’in Büyük Turan romanında olduğu gibi canla başla gayret edip insanlarda bir ‘ruh uyandırmaya’ çalışan bir nesil arzulamaktadır. Fransa’da eğitim gören Topçu’nun Mehmet Akif’i Türk insanına anlatmak üzere kitap yazması, biraz da bu ‘ruh’ arayışıyla ilgilidir. Üniversiteye ‘alınmayan’ Topçu’nun öğretmenliği de sürgünle geçer. Ancak ‘aktif’ bir hayat sürer. Kitaplar yazar, dergilerde sesini duyurmaya çalışır. (Fethullah Gülen’in sıklıkla atıf yaptığı ‘yaşatmak için yaşamak’ meselesi, Topçu’nun eserlerinde de önemli bir kavramdır.)

SAĞCILARIN BERGSON’LA İMTİHANI

Topçu, Akif’in Müslümanlığından etkilenmiş, adeta onun jargonunu kullanarak İslam ve ruh hakkında yazılar yazmıştır. Ancak ‘teorik’ altyapısını oluşturan Fransa’da okuduğu filozof Henri Bergson’dur. Batı’daki ‘gerçekçi’ felsefeyi metafizik yönünden eleştiren, din ve ahlak gibi konuları çalışan Bergson, bilhassa Türkiye’deki muhafazakâr düşünürlerin hayli ilgisini çekmiştir çünkü (1) Batılı’dır ve (2) Batı’daki kuvvetli sekülerizm karşısında ‘sezgiciliği’ dolayısıyla da ‘metafiziği’ savunmaktadır. Bir nevi ‘adamın gol diyor’ durumu. Bu sebeple de Türk sağındaki metafiziğe (felsefi olarak) dair fikirlerin büyük çoğunluğu Bergson kaynaklıdır, desem abartmış olmam. Bu yönüyle Batı’daki fizik-metafizik tartışmalarına İslam’dan ölçü alarak yeni bir perspektif kazandırılamaması, acıdır. Nitekim Necip Fazıl’ın da Bergson’dan büyük ölçüde etkilendiğini görebilirsiniz. Peki, Batı’da Bergson’un bir karşılığı var mıdır? Bazı Fransız filozoflarına etki etmiştir ancak metafizikle ilgili fikirleri çok da alıcı bulamamıştır.

‘Muhafazakâr’ düşünce, Bergson örneğinde olduğu gibi Batı’daki ‘eleştirel’ sesleri bulup onları sivriltmeyi çok sever. Bunun bir sebebi, sistematik bir düşünce oluşturacak ve dünyadaki örnekleriyle birlikte rekabete girecek bir ‘akademinin’ Türkiye’de oluşmaması. (Türk sağcılarının bu ‘akademide’ kendilerine yer bulamaması da tartışmanın bir diğer yönü.) Zira Türkiye’de düşünce genellikle gazetelerde gelişen ve ‘bilim’ vasfıyla ele alınıp sıkı elemeden geçmeyen bir uğraş. Belli başlı düşüncelerin ‘fikir babaları’ olarak saydığım bu isimlerin hepsinin de ‘gazete yazarı’ olmaları, yazdıkları kitapların da ‘ciddi editörler’ ve ‘heyetler’ elinden geçmemesi, bunun en büyük delili. Sonuç olarak da Batı’da metafiziğe ya da ‘sol düşünceye’ karşı çıkan hemen her ‘söz sahibi’ Türkiye’ye bir şekilde pazarlanıyor. 1990’larda hem Türkiye’deki hem de Batı-dışı diğer ülkelerdeki ‘muhafazakâr’ düşünürlerin postmodern Batılı filozofları çok sevmesinin sebebi de buydu: Doğru söyleyip söylemediklerini bilmiyorduk fakat ‘hoşumuza gidecek şeyler’ söylüyorlardı.

KAFA KARIŞIKLIĞI, HAMLEYİ TESİRSİZ KILIYOR

Bunun en önemli açıklaması da ‘kafa karışıklığı’. Nurettin Topçu, ‘aksiyon’ fikrini benimsemiş bir insan olmakla birlikte ‘İslam sosyalizmi’ fikrinin de savunucuları arasında yer aldı sözgelimi. Cumhuriyet öncesinde de bu fikri ortaya atanlar mevcuttu, ancak Topçu bilhassa Bergson’dan etkilenerek bunları kitaplarına da döktü. ‘Hareket’ fikrine karşı duyduğu şevk, odasına Hitler’in resmini asmaya kadar gidecekti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile o resmi oradan kaldırmamıştı. Hemen her konuda kitaplar dolusu yazmış olması ve sürekli toplantılar, konferanslar tertip edip insanlara ulaşmayı arzulaması, ‘hareket’ azminin bir neticesiydi. Ancak fikirleri açısından sağlam bir nokta-i istinad yakalayabilmiş miydi, emin değilim. Zira, bazı hareketler fikri temelleri zayıf oldukları için ‘kalıcı’ tesirler icra edememiştir Türkiye’de. Muhafazakâr camia bu açıdan hayli zengin örneklere sahiptir.

Topçu’nun son günlerde çeşitli mecralarda dolaşan, bir mektubundan alınma meşhur pasajla bitireyim bu yazıyı. Sanırım bir miktar daha anlamlı olacaktır:

‘Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diyerek emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara. Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım.’

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin