Leyla

YORUM | DENİZ ZENGİN

Üniversite arkadaşım Leylâ’ya tam 25 yıl önce gönlümü açtım, usulca, sakince içeri girdi. Hayırhah oldu. Gönlüme girdiği anda dost hırkasını giymesi için tebessümler yağdırdım. Dostum, gönlümde gördükleriyle, bulduklarıyla mest oldu, yedi içti, gönlüne göre eğlendi, kendi oldu. Ben ona hep saygı duydum. Dilindeki söz, kalbine uğramadan dökülmezdi, dökülmedi. Gözleri harama bulaşmamıştı, bulaşmadı. Günümüzü gün ettik. Sanki bütün dünya hazinelerinin anahtarı bize teslim edilmişti. Emanetçiydik. Bilirdik; en değerli hazinemiz kalbimizdi. Çoğu kez diğer arkadaşlara kalbimizi kilitlerdik. Mecnunların, meczupların, mahlûkların Rabbine müştak olmuştuk.

Dünya bizi kirletmesin diye iki dost buluşunca gizlenirdik; manevi iklimlerde üzerimize sağanak yağmurlar yağardı. Beni bir Leylâ, Leylâ’yı bir ben görürdüm. İster miydik ismimiz deliye çıksın? Gönül kapıları herkese kapanır, dost makamında bir Leylâ’ya açılırdı.

Kötü ruhlu insanlardan ne kadar uzak dursak da bir akşamüstü Temmuz günü bize de bulaştılar. İşlenmeyen suçların cümlesini, kara defterlerinde yazdıkları akıl almaz kötülüklerin hepsini üzerimize giydirdiler. İktidardakiler hırstan çirkin bir cadıya dönüştü, elleri büyüdü, Leylâ’ya tokat attılar, dilleri uzadı kötü sözler ettiler. Tırnakları uzadı, Leylâ’nın göğsünü pençeleriyle yırtıp dışarı çıkardılar, yüzünü ve omuzlarını çizdiler. Kalpleri karaydı, yürekleri buz tutmuştu. Leylâ’nın gönlündeki tüm saraylar yıkıldı, yüreğini kanattılar.

Habis ruhluların oyunları şeytanları sarhoş etti, Leylâ ile beni de sürgün. Leylâ İstanbul’dan cebrî hicrete gitti. Henüz evlenmemişti Leylâ. Geride annesini, babasını ve kardeşlerini mi bıraktı? O kadar mıydı? Umutlarını, geçmişini, hayallerini, yaşanmamışlıklarını ve bir de geleceğini bıraktı. Bu bırakılmışlıklar, buluşamamalara döndü. Leylâ’nın babası 2020 Haziran’da sarardı, Eylül’de toprağa düştü. Kavuşmalar sonraya kaldı.

Zamanın sancısı Leylâ’yı zehirledi; Leylâ’nın yüzü değişti; Leylâ hastalandı. Bin şifa topladım, kaynatıp içirdim, iyileşmedi. Bitkin düşen Leylâ gurbette başka diyarı soluklarken hastane penceresinden bakarak ”hastane önünde incir ağacı” türküsünü mırıldandı. Ama canına yandığım memleketinde incir ağacı yoktu. Ben başka âlemdeydim. Leylâsızdım, fena savruluyordum. Türkü yolladım rüzgârlarla zifiri karanlık geceye. Dertli dertli ”Gurbette ömrüm geçecek” derken boğazım düğümlendi. Bir gün Leylâ’yı bulamama korkusu sardı. Kaybetsem çıldıracaktım. Belki de bu dünyanın kirli yükü, vefasız yüzü kalbine bulaşmasın diye hasta etti kendini Leylâ. Daha ne yaşamıştı ki Leylâ! Geç kalınmış bir hayattı.

Leylâsızlık, bana işkenceydi. Sanki Leylâ hastalanmadan önce her şey çok mu güzeldi, değildi. Leylâ’dan sonra dünya viraneydi. Leylâ iyileşecek mi, kanseri yenecek mi, bağrıma taş bastım dediği babasının cenazesinde evinde dört dönerken safra kesesine yerleştirdiği taş ameliyatla gidecek miydi? Ameliyat bağrına bastığı baba hasretini de silip süpürecek miydi? 

Kanada’da ince hastalığa yakalandı, kanserle yüzleşti, beş yıldır mülteci idi. Göçmen olduğunda haberi olmasa da artık kanserdi. Kanada’da yaşadığı çöl hayatından kurtulabilecek miydi?

Zamanın sancısını, vebasını yayan adaletin peşine düştü. Leylâ’nın kavgası adalet arayışıydı. Leylâlara kör olanlar O’nu hasta ettiler. Naifliğin, nazeninliğin, kırılganlığın, hassasiyetin küçümsendiği zamanlardayız. Leylâ hasta. Çok hasta. 

Leylâ deyince içime, eksiklik ve tamamlanamamışlık hissi geliyor. Çok uzaklarda naif, ince, narin yapılı Leyla…  Ufkumda dostumun sessiz sedasız titreyen yüreğinden dökülen gözyaşları canlanıyor. Benim gözümde Leylâ iyilik için yaratılmış bir melektir ve O’ndan başka hakikati yoktur. Uğruna nice şiirler yazılan dostuma zamanın sancısı vebayı yenmek için ab-ı hayat bulup içirmeliyim.

Kemoterapi öncesi 2. ameliyatına girecek olan Leyla için dua ricasıyla.

Adın karanlık gecedir, yokluktur. Sen kal Leylâ!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin