Küresel aktör olarak Kovid-19

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Alman asıllı Amerikalı film yönetmeni Roland Emerich’in Yarından Sonraki Gün (The Day After Tomorrow) gibi dünyanın sonu filmlerinde olduğu gibi, insanlık tarihinde ilk defa tüm insanlığın varoluşunu tehdit eden bir dış tehditle karşı karşıyayız. Meslektaşım Profesör Lucian Ashworth’un Memorial University Siyaset Bilimi Bölümü’nde vermekte olduğu Dünyanın Sonu konulu derslerinde vurguladığı gibi, ya da1990’lı yıllarda Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi’nde öğrenciyken kendisinden ders aldığım hocam Ulrich Beck’in Risk Toplumu (Risikogesellschaft) kitabında vurguladığı üzere, insanlığın yok olması tehlikesinin somutlaştığı günlerde miyiz? Kovid-19, gerçek bir tehdit. İnsanlığı topyekûn varoluşsal bir açmazla karşı karşıya bıraktı. Bize ne kadar kırılgan bir zeminde var olduğumuzu gösterdi. Kıyamet senaryolarının salt kutsal kitapların veya İbrahimi dinlerin konusu olmadığını, modern zamanlarda da bir izdüşümü olduğunu kanıtladı. 

Hayat biçimimizi, gündelik hayatımızı, hatta varoluşumuzun temeli olan toplum olarak var olma durumumuzu sorgulamamıza yol açtı. Tüm bu özellikleriyle, ulus devletlerin teritoryal otonomilerini en fazla sorgulamamız gereken dönemdeyiz galiba. Çünkü en büyüğünden en küçüğüne, en zengininden en fakirine, en gelişmişinden az modernleşmiş olanına kadar tüm ulus devletler aynı sorunla cebelleşiyor. Mevcut sınırların ve pasaport kontrollerinin, gümrük tarifeleriyle vize rejimlerinin bir mikroorganizmanın yayılışındaki içler acısı hali gördük. Beş para etmeyen milli güvenlik stratejilerinin ve bazı aklı evvel karar alıcıların yapmaya çalıştığı yüksek duvarlı sınırların esasında ne kadar ilkel olduğunu bu günlerde ev hapsinde idrak ediyoruz. Düşman mahallelerde ve süpermarketlerde, aramızda sinsice kaleyi içerden fethederken, ister istemez post-Kovid-19 nasıl bir dünya olacak sorusu üzerine düşünüyorum. 

Her şeyden önce post-Kovid-19 olacak mı bakalım? Temel sorulardan biri budur! Çünkü bu virüsün insandan insana bulaşma özelliği kazanması sonrası artık toplumsal evrenin ayrılmaz bir parçası haline geldiği gerçeği çok belirgin bir biçimde karşımızda duruyor. Bu virüsün ortadan kalkması ya da “kendiliğinden yok olması” olasılığı yok. En iyi olasılıkla insanlık bu virüse karşı giderek daha fazla bağışıklık kazanacak, ama virüs ve yol açtığı hastalıklar ortadan kaybolmayacak. Bir veya bir buçuk yıl içerisinde eğer bir aşı bulunabilirse, bu aşı da yüzde yüz bir koruma sağlamayacak, sadece hastalığın şiddeti ve risk faktörlerini azaltacak. Daha az ölüm olsa da, Kovid-19 varlığını sürdürecek. Aşı bulunana dek bir ile bir buçuk yıllık bir süre zarfında hastalık belirli aralıklarla, dalgalar halinde yeniden yayılım gösterecek. Milyonlarca insanın hayatını tehlikeye atacak. Ama toplumu yok etmeyecek. En nazından mutasyon geçirmez ve daha öldürücü bir hale bürünmezse!

Esas tehlike, hastalığın verdiği toplumsal zarardır. Örgütlü toplum yapısı, özellikle ekonomik ilişkiler, post-Kovid-19 döneminde yeniden formüle edilecek ve tanımlanacak. Bugünkü anlamındaki küreselleşmenin sonuna gelindi. Kanımca artık insanların hareketlerinin sınırlı hale geldiği bir dünyaya yelken açıyoruz. Mikroorganizmaların en alt canlı türü olarak, en üst canlı türü olan homo sapiense karşı büyük bir galibiyet kazandığı bir çağa mı girdik? Dünyadaki insan popülasyonunun yedi milyardan on milyara doğru ilerlediği bu dönemde, insani temasların küresel düzeyde tarihte hiç olmadığı kadar arttığı bir dönemde, birbirine entegre olmuş ülkeler birbirinden tecrit olacak. Uluslararası alanda daha önceki yazılarımda anarşik ortamdan bahsetmiştim. Özetle, devletlerin üzerinde bir üst otoritenin olmadığı küresel sistemde, dünyanın bu tür küresel pandemilerle başa çıkmasını sağlayacak bir “dünya devleti” yok. Bu yanın gelecekte değişmeyecek. Çünkü dünya 200’e yakın devlet tarafından paylaşılmış durumda. Ve bu devletler, sahip oldukları egemenlik yetkilerini bir küresel devletle (dünya devletiyle veya ulusüstü bir yapıyla) paylaşmayacaklar. Bugün Kovid-19’la mücadelede görüldüğü üzere, her devlet “her koyun kendi bacağından asılır” ilkesiyle, kendisini kurtarmaya çalışıyor. Dünya, daha doğrusu insanlık, ortak düşmanlarıyla beraberce mücadele etmiyor. Aksine, her devlet tek başına kendi kurtuluş reçetesini uyguluyor. Dahası, bazı devletler hiçbir kurtuluş reçetesi uygulamıyor veya uygulayamıyor. Güney yarımküredeki fakir devletler için örneğin sosyal izolasyon ve karantina önlemleri uygulamak çok zor. 

Hindistan, Afrika ülkeleri, birçok güney Amerika ülkesi, Kovid-19 konusunda vatandaşlarını koruyabilecek sosyoekonomik önlemleri alamıyor. Yakın dönemde sosyal medyada gündeme geldiği üzere, el yıkama konusunda yapılan uyarılar, Afrika’nın birçok toplumu açısından uygulanabilir değil. Çünkü temiz suya ulaşım olanağına sahip değiller. Oysa virüs insanlara bulaşırken fakir-zengin ayrımı yapmıyor. Nijerya’da olan virüs bugünkü ulaşım ve mobilite olanaklarıyla kolaylıkla Amerika veya Avrupa kıtalarına yayılabilir. Yani virüsle mahallî veya yerel düzeylerde mücadele ulus devletlere görece birbirinden kopuk zaferler yaşatsa da, yakın gelecekte Kovid-19’un yeniden patlak verebileceği kaygan zeminli bir dünyada yaşıyor olacağız. 

Bu durum, ticaret, ekonomik işbirliği, pazarlar arası arz-talep dengeleri, insani hareketlik (mesela çalışanların mobilitesi, öğrenci hareketliliği vs.) alanında kendisini belli edecek. 2020, küreselleşmede derin bir kırılma yaşanan yıl olarak tarih kitaplarına geçti bile. Bunun bir ileriki aşamasında, bu yaşanan pandeminin engellenmesi uğruna küreselleşmeye yeni sınırlamalar getirildiği bir post-Kovid-19 dönemine girmiş olacağız. 

George Orwell ünlü 1984 adlı distopyasında, kıtasal blok devletlerden bahsediyordu. Bu devletler vatandaşlarının her hareketini kontrol eden totaliter devletlerdi. Bugün Kovid-19 sonrası dünyada belki totalitarizm yeniden küllerinden doğmayacak, ama daha despot ve güçlü devlet örgütlenmeleriyle karşılaşabiliriz. Çünkü liberal demokratik (ABD, İspanya, İtalya gibi) devletlerin Kovid-19 ile mücadelede Çin gibi otoriter veya Güney Kore kültürel manada daha kolektif ve toplumlarını daha iyi “disipline edebilen” politik kültürlerden daha başarısız olduğu görülüyor. Bu demokrasiler için kötü haber. Çünkü insanların birincil ihtiyacı güvenliktir. Özgürlük her zaman güvenlikten sonra gelir. Ötesinde, kıtasal işbirliği ve bütünleşmeler ivme kazanacak. Kuzey Amerika, Avrupa gibi bölgelerde kendi kıtası içinde piyasa ve Pazar oluşturma eğilimi artacak. Çünkü kıtasal olarak sağlık standartlarını bir standartta birleştirmek ve ortak pandemi güvenliği politikaları oluşturmak, küresel seviyede bunu yapabilmekten çok daha olası. Çin, bu Kovid-19 sonrası dönemde Asya-Pasifik bölgesini en nihayetinde ABD etkisinden kurtarmış olacak. ABD’nin küresel süper güç rolü bitecek. Bunun yerine post-Kovid-19 dönemi, tek kutuplu (ABD’nin tek hegemonik gücün olduğu) küresel ilişkilerin bitmesi ve çok kutuplu dönemin artık resmi olarak başlaması anlamına gelecek. Çin, bu dönemin yükselen gücü olurken, Rusya ile işbirliği yapması halinde, mahallî orta ve küçük güçlerin de katılımıyla, Batı bloğuna karşı çok güçlü bir yeni lig doğmuş olacak. 

Batı ligindeki demokrasi liberal demokrasi sorgulanırken, Avrasya liginde Çin liderliğinde otoriter devletlerin sayısı artacak. Küresel mücadelede yeni bir Soğuk Savaş ortaya çıkmış olacak. Kovid eğer bir savaşsa – ki bu retorik artık her yerde genel kabul görmekte – bu mutlaka Üçüncü Dünya Savaşı’dır. İlk iki dünya savaşı insanların kendi aralarında yaptığı savaşlarken, Üçüncü Dünya Savaşı insanlarla mikroorganizma arası bir türler arası savaştır. Fakat heyhat, bu gerçeğe karşın insanlar tek cephede birleşerek ortak bir savaşım verememektedir. Kovid-19’a karşı parçalar halinde, ulus devletlerin vermeğe çalıştığı mücadele, Donquixote ile yel değirmenleri arasındaki mücadele gibi, son derece irrasyonel, anlamsız, dahası boş bir mücadele olacak. Virüs bazı cephelerde savaşı kaybetse bile, sonuçta devamlı bir mücadele, adeta bir sonsuz savaş hali geçerli olacak! 

Peki, bir umut var mı? Yukarıda ele aldığım uluslararası kâbusun gerçekleşmemesi için, mutlak surette insanlığın iç mücadeleleri terk edip, ortak düşmana karşı birleşmesi gerekiyor. Bu ancak ulusüstü örgütlenmeyle, yani küresel varoluş çabasında ortak bir dünya devleti vizyonuyla mümkün olabilir. Bu, bugünden yarına gerçekleşebilecek bir proje değildir. Fakat özellikle pandemiyle mücadele edebilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ulusüstü bir otorite olarak sağlık politikalarını küresel olarak yönetmeye başlaması gerekiyor. Peki, bu nasıl olacak? Bunu başarmak için, ulus devletlerin kendi öz iradeleri ile bazı egemenlik yetkilerini WHO’ya devretmeleri gereklidir. Bu tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupalı devletlerin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) üzerinden ulusüstü Avrupa Bütünleşmesini başlatmış olmaları gibi bir durumdur. Zordur, ama imkânsız değildir. 

Bu ortamda özellikle ABD’de Donald Trump’ın başkan olması büyük bir talihsizliktir. Aynı şey Boris Johnson’ın başbakan olduğu Birleşik Krallık için de geçerli. Rusya’da Putin ve Çin’de Xi Jinping gibi otoriterlerin güçlü konumları da bu talihsizliğe eklenmeli. İnsanlık yeni bir çağa girdi. Bu çağda artık insanlık çok geç olmadan komple varoluş mücadelesi vermek durumunda. 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin