Kur’an peygamberleri nasıl nitelendirir?

YORUM | VEYSEL AYHAN

“Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’ten, Roma kralı Herakliyüs’e!..”

(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 5)

Kur’an niçin Allah Rasulü’ne (sas) “Melik” veya “Emir” demez?

Eğer Allah Rasulü kendisine teklif edilen “Hükümdâr (Melik) bir peygamber mi, yoksa kul olan bir peygamber mi?” seçeneklerinden ilkini tercih etseydi muhtemelen Kur’an’daki hitaplardan bazıları “Melik” veya “Emir” olabilirdi.

Allah Rasulü’nün (sas) dini tebliğ sorumluluğuyla hareket ettiği; emirlik, meliklik ve hakimiyet iddiasının olmadığı, her dönemde görülebilir.

Kendileri bisetin ilk yıllarında panayırları geziyor, dini tebliğ ediyordu. Bir panayırda Güney Arabistan’ın dört ayrı koldan oluşan büyük bir kabilesi Sa’saaoğulları ile karşılaştı. Onlara İslam’ı anlattı. Kabilenin önde gelenlerinden Bayhara b. Firas şöyle dedi: “Sana bu işte itaat etsek, ardından da sana karşı çıkanlara Allah seni üstün kılsa, senden sonra mülkü (yönetimi) bize bırakır mısın?” Allah Rasulü (sas) “Güç ve kudret Allah’ınındır, onu dilediğine verir,” dedi. Bu cevaptan memnun olmadılar şöyle dediler: “Senin için Arapları kendimize düşman mı edelim? Allah seni üstün kılarsa yönetim bizden başkasının olacak. Sana ihtiyacımız yok!” diyerek uzaklaştılar. Oysa onların İslam’ı kabul etmeleri kaydıyla hâkimiyet kazanınca yönetimden pay vermeyi teklif edebilirdi.

Yıllar geçti. 30-40 insan Müslümanlığı kabul etti. Allah Rasulü için (sas) bu durum, vazifesini yapmış olmayı ifade ediyordu. Ötesinde bir “devlet” tahayyülü yoktu. Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup Allah Rasulü’nden (sas) Kur’an dinlemeye gelmişti. Geldiler, dinin esaslarını öğrenip iman ettiler. Bu hadiseden sonra Allah Rasulü (sas) kendisine refakat eden İbn-i Mesud’a döndü:

“Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins-ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke’de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!” mealinde konuştu.

Aynı ruh halini Hz. Yusuf’ta (as) da görüyoruz:

Hz. Yusuf, zindandan çıkınca hükümdar tarafından özel müsteşar ve müşavir olma emrivakisi karşısında o kurbiyet makamını değil de mâli ve ekonomik işleri tercih etti. Hükümdâr’ın hususi bir vazifelisi olsa onun verdiği hükümlerden doğacak sorumluluk tehlikesi vardı. Bunu istemedi. Kabiliyeti konusunda ihsas-ı reyde bulundu. Mısır’a mâli nâzır oldu. Rüyada görülen zor yılları atlatma vazifesinin kendisine düştüğünü “te’vîl-i ehâdis” yeteneği ile fark etmişti. O yıllar zarfında Mısır halkı ve kardeşleri hidayete erişmiş, hak ve hakikat halk nezdinde hüsnü kabul görmüştü. Kıtlık yılları bitmiş, bolluk yılları gelmişti. Hem şahsi çilesi hem de ülkenin ekonomik problemleri bitmişti. Artık önünde rahat bir devlet yönetimi dönemi vardı. Ama o kendine tebliğ ve temsil dışında bir misyon biçmiyordu. Kur’an, O’nun dünyadan istiğna ve duasını bize örnek olarak gösterir:

“Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 101)

Daha önceki bazı peygamberlerde “Melik”, “Hükümdar” gibi vazifelendirmeler olmuştu. İsrailoğulları tarihinde Hz. Yuşadan sonra yaklaşık beş yüz sene süren “Hükümdârlar” ve “Hâkimler” dönemi var. Bu devrin en son hâkimi Tevrat’ta Smahel isimli peygamberdir. Kur’ân’da adı tasrih edilmeden geçer. Bunlar dışında hükümdar-peygamber Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman’dır.

Mesela Hz. Davut’a için Kur’an’da şu ayetler vardır:

“Biz onun hâkimiyetini (iktidarını) güçlendirdik…” (Sâd, 20)

“Davud! Biz seni ülkede hükümdâr yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet…” (Sa’d, 26)

Hz. Süleyman’ın “devlet”i şöyle anlatılır:

“Günün birinde, Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu.” (Neml, 27/17)

Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize (sas) hitapları bu yönüyle açıklayıcıdır:

Kur’an’da onlarca yerde “nebi” ve “rasul” lafızları ile isimlendirme ve hitap vardır.

“Ey Nebî”: (12 yerde)

Enfâl: 64, 65, 70; Tevbe: 73; Ahzâb: 28, 45, 50, 59; Mümtehıne: 12; Talak: 1; Tahrîm: 1, 9

“Ey Rasûl”: (3 yerde)

Mâide: 41, 67; Furkân: 30

Bunların hepsi Allah Rasulü’nün(sas) nübüvvetini ve mesajını vurgular.

Efendimiz farklı bir niteleme de istemiyordu:

“Bana ‘Allâh’ın kulu ve Rasulü’ deyiniz!”  (Buhârî, Enbiyâ, 48)

Eğer devlet başkanlığı zorunluluktan doğan konjonktürel bir sorumluluğu olmasaydı hiç olmazsa medeni ve ahkama dair ayetlerde “Melik” “Hükümdâr” veya “Emir” gibi bir niteleme ile karşılaşabilirdik.

Rasûl-Hükümdâr ayrımı bir başka önemli noktada da karşımıza çıkar.

Allah Rasul’ü(sas) ile ilgili dört yerde; (Sâd (86) (Furkan, 57) (Yusuf 104) (Nebe’, 47)

Hz. Nuh’la ilgili üç yerde; (Yunus 72) (Hud 29)(Şu’ara 109)

Hz. Hud’la ilgili iki yerde; (Hud,51) (Şu’ara,127)

Hz. Salih (Şu’ara, 145); Hz. Şuayb (Şu’ara, 180) ve Hz. Lut (Şu’ara, 164) ile ilgili birer yerde toplam 12 yerde hemen hemen aynı kelimelerle şu içeriğe vurgu yapılır:

“Ben, sizden dini tebliğ etmem karşılığında bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, Rabbime aittir.”

Diğer peygamberlerde bu tür bir tasrih yoktur. Hz. Davut, Hz. Süleyman gibi hatta nebi kabul edersek Hz. Zülkarneyn gibi kendileri hakkında “devlet başkanlığı” ve “hükümdarlık” söz konusu olan nebiler için Kur’an’da bu anlamda bir istiğna vurgusu yoktur. Çünkü onlar aynı zamanda devlet yöneticisi ve hükümdar idi.

Nübüvvet ve devletin genetiği farklıdır. Peygamberler karşılıksız dine hizmet eder. Hükümdârlar ise hizmet eder, halkı yönetir karşılığında hazineden dilediği kadar pay alır.

Bu karşılıklılık nübüvvetin genetiğine zıttır.

İkazın Kur’an’da 12 defa vurgulanması tebliğ ve paranın; ateş ve barut gibi oluşundandır. İçine az bile olsa zaruret harici para karışan tebliğ tesirini ve ihlasını yitirir. Hz. Dâvûd, peygamberliğin yanında saltanata, hükümdarlığa da sahip olmasına rağmen, devlet hazinesinden bir şey almamıştır. Geçimini kendi el emeğiyle kazanarak sürdürmüştür.

Bundan dolayı Allah Rasulü (sas), Hz. Davut’u bize örnek gösterir:

“İnsanın yediği şeylerin en güzeli kendi emeğiyle kazandığıdır. Allah’ın nebîsi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi” (Buhârî).

Hz. Dâvûd (as) zaman zaman tebdil-i kıyafet halkın arasına karışır, halkın istek ve sıkıntılarını yerinde görürdü. Böyle bir gün karşılaştığı birisine, ‘Kral Dâvûd nasıl birisidir?’ diye sordu. Bu kişi esasen insan suretine girmiş bir melekti. O melek, Dâvûd’un ümmetinin en hayırlısı olduğunu ifade etti. Tek tek faziletlerini saydı. Fakat kendisinin sadece bir şeye çok dikkat etmesini söyledi. Hz. Dâvûd (a.s.) ne olduğunu merak etti. İnsan suretindeki melek, Kral Dâvûd’un kendi el emeğini yemesinin, devlet hazinesinden bir şey almamasının daha doğru olacağını söyledi.

Hz. Dâvûd bunun üzerine Allah’a yalvararak geçimini temin edecek bir kazanç yolu ihsan etmesini dilemiş, bunun üzerine kendisine zırh yapma sanatı öğretilmişti. Yaptığı zırhları satar bir kısmını ailesi ve kendi geçimi için ayırır kalanı ise İsrailoğullarının fakirlerine dağıtırdı. (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Kur’an ve Hadisler Bağlamında Hz. Dâvûd’un Örnekliği, Mustafa Karabacak)

Hükümdar-Rasûl ayrım ve farklılığı dine davette de kendisini gösterir.

Allah Rasulü’nün Hudeybiye dönüşü yazdığı İslam’a davet mektupları müeyyide içermez. Bir devlet başkanı üslubuyla değildir.

Mektuplar “Mekke Emiri Muhammed’den” veya “Hicaz Hükümdârı Muhammed’den” diyerek başlamaz.

Bizans imparatoru Heraklius’a mektubu şöyledir:

“…Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’ten, Roma kralı Herakliyüs’e!..

Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun! Ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmete eresin. Ve Allâh da sana ecrini iki kat versin! Şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebeanın) günahları da senin üzerinde toplanacaktır…”

İran Kisrası Perviz’e gönderilen:

“…Allah’ın Rasûlü Muhammed’ten İran’lıların Büyük Başkanı Kisrâ’ya:

… Ben seni tam bir İslâm dâveti ile (İslâma) çağırıyorum. Zirâ ben, kim olursa olsun can taşıyan herkese belli bir tehlikeyi haber verip bunları uyandırmak ve inanmayanlar üzerinde Allah’ın sözünü gerçekleştirmek için istisnâsız bütün insanlara gönderilmiş bir Allah Rasûlüyüm. O halde sen İslâm’a gir, sonunda emniyet ve selâmet içinde olursun! Şayet kaçınacak olursan, bu halde hiç şüphesiz Mecûsîlerin günahı senin üzerinde toplanacaktır”

Mısır Mukavkısı’na gönderilen şöyledir:

“Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’ten, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs’a. Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara selâm olsun. Seni İslâm’a dâvet ediyorum. Müslüman ol, selâmeti bul da Allâh sana ecir ve mükâfâtını iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabûl etmezsen Kıbtîlerin günâhı senin boynuna olur.”

Daveti kabul etmemenin müeyyidesi yoktur. Ve gönderen devlet başkanı ve hükümdar değildir. “Allâh’ın kulu ve rasulü”dür.

Habeş Necaşi’sine gönderilen de aynıdır. Müeyyide yoktur. Şu cümle ile biter:

“Nasihat ve sözlerimi kabul etmenizi tavsiye ederim.”

Yemen Emirine, Yemame Meliki’ne, Gassan Hükümdarı’na da benzer içerikli mektuplar gitmiştir.

Peki Allah Rasul’ü nübüvvete denk bir asli vazife olarak “hükümdâr” ve “devlet başkanı” olma sıfatını taşısaydı davet mektupları nasıl olacaktı?

Sonraki yazı: Peygamberler ve “istilacı hükümdârlar”

3 YORUMLAR

  1. Veysel Bey! Yazınıza;
    Kur’an niçin Allah Rasulü’ne (sas) “Melik” veya “Emir” demez? ifadesiyle başlamışsınız sonra istisna olarak melik veya hükümdar peygamber olan Davud ve Süleyman aleyhimüsselam’ı misal vermişsiniz.
    Evet, tebliğ peygamberlerin esas vazifeleri diğerleri ise talidir. Risale ve pırlanta okumalarımızdan şahsen ben bu konuda şöyle anlıyorum:
    Bir düşüncenin hakim unsur haline gelmesi için üç nesil gereklidir. Yalnız Peygamberimiz için mucize olarak üç nesilde ulaşılması gereken mesafe bir nesilde lutfedilmiştir. Kehf suresindeki kıssalarda bu düşünceyi teyit etmektedir. Çünkü Kehf suresindeki kıssalar birbiriyle irtibatlı olup Hz. Adem aleyhisselamdan kıyamete kadar ayniyle olmasa da misliyle devam edecek birer prototiptir. Hazreti Bediuzzaman’ın ahirzamanda İslam’ın yeniden ihyasının veya mehdiyet hareketinin Risale-i Nur temelli olacağını ve bunun da ‘iman, hayat, şeriat’ şeklinde üç evrede gelişeceğini haber vermektedir.
    Bu hakikat Cibril hadisinde ise iman, islam ve ihsan şeklinde tarif edilmiş. İman dinin ruhu, ihsan onun şuuru islam ise onun vucududur, ifadesinden İslam, dinin medeniyete dönüşmüş halidir.
    Bu hakikat Kehf suresinde ise mağara dönemi, mağaradan çıkış dönemi (iki bahçe sahinin hali) ve Zülkarneyn dönemi olarak kendini gösterir. Hızır ile Musa kıssası ise; her dönemde insanlara rehber olacak kişilerin zahir ve batın ilimlerini bilmesi gerektiği vurgulanır.
    Kur’an’da Beni İsrail kıssası ise yukarıda ifade edilen hakikatin millet planında örneklendirilmesi. Hz Musa, milli ve dini kimliğini yitirmiş bir toplumun yeniden ihyası adına iman evresini; Hz Musa’dan sonra Talut-Calut mücadelesi dahil Hz Davud’a meliklik verilinceye kadar olan dönem, hayat dönemi. Yani, beni israilin şuurlanma dönemi; Davud ve Süleyman aleyhimüsselam dönemi ise Beni İsrailin hakimiyet dönemi. Bu hakikat İslam ümmeti için üç defa tekrar edecek. Yani, iman, hayat ve hakimiyet dönemi mevsimler misali üç defa tekerrür eder.
    Bu perspektiften bakıldığında melik peygamberlerin olduğu Davud ve Süleyman aleyhimüsselam İslamın hakimiyet dönemini temsil eder. Hakimiyet döneminin en önemli vasfı; caydırıcı güc olma ve cazibe merkezi olma gibi iki vasıf öne çıkar. Caydırıcı güç olmada esas olan teknolojik üstünlüktür. Bu da harbi, istihbarat, ekonomi olarak kendini gösterir. Cazibe merkezi olmada esas olan hukukun üstünlüğüdür. Bu da özgürlükler ve ekolojik dengeyi koruma bağlamında kendini gösterir.
    Beni İsrailde Hz. Musa ile başlayan diriliş mücadelesi Hz Davud ve Hz Süleyman döneminde hakimiyet kurar. Asrı saadet döneminde ise Beni İsraildeki bu durum mucize olarak bir nesilde lutfedilmiş. İslam ümmetinin ilk Davud ve Süleymanı Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer’dir.
    İslam ümmetinin üçüncü mevsimi -ahirzamanın- diger dönemlerden farklı olarak şahsi manevinin öne çıktığını Bediuzzaman ifade etmektedir. Maide suresi 54. Ayeti birinci mevsimin temsilcileri sahabeden sonra gelecek dine hizmet edecek kavmin vasıflarını ifade eder. (Ey iman edenler, eğer siz dininizden irtidat ederseniz Allah dinin ihyası için bir kavim getirir, Allah onları sever, onlar Allah’ı sever…) Sahabeden sonra ikinci mevsimde bu kavmin ana akımıni Türkler oluşturmuş. Bizim yaşadığımız şu ahirzaman döneminde ise İslam’ın yeryüzündeki hakimiyetinde katalizör toplum hakiki isevilerin yaşadığı batı dünyası olacaktır. Allahu alem.
    Konuyu uzattım. Özet olarak, melik peygamberlerle, melik olmayanlara bu perpektiften de bakılabilir. Bugüne kadar yazdıklarınızdan da Efendimiz’in temsil ettiği konum hakim (melik, hükumdar) olma vasfindan ziyade güvenilir hakem olma daha ön plana çıkmaktadır. Asrı saadeti ” benim sünnetim ve raşit halifelerimin sünnetine azı dişlerinizle sımsıki yapışın..” hadisi perspektifinden bir bütün olarak bakmak gerekir. Bu konuya Risale-i Nur Külliyatı ve Pırlantalara göre baktığımızda; İslam alemi ahirzamanda da zamanı geldiğinde devletler muvazenesindeki yerini alacak ve temsil edilecek. Yeryüzü mirasçılarının vasıflarının anlatıldığı sanat dahil her alanda islamin temsilcileri olacaktır.

  2. Hayırlı günler.
    Yazılarınızı beğenerek okuyorum.
    Bu son yazınızda bir konu hakkında kardeşane bir hatırlatmam olacak, haddime olmasada.
    Yazının il başlarında şöyle bir ifadeniz var “Kendileri bisetin ilk yıllarında panayırları geziyor, dini tebliğ ediyordu.”
    Eğer mümkünse alemlere Rahmet olarak gönderilen iki cihanın güneşi Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem hakkında “Kendileri” ibaresini kullanamsak, bence çok daha saygılı, çok daha şık olur.
    Teşekkür ederim.

  3. Veysel Bey, ilk yoruma şunu da ekleyebiliriz.
    Kur’an’da ulü’l azm peygamberler Hz Nuh, Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed aleyhisselâm. İslam tarihçileri insanlık tarihini üç dönem olarak inceler; ilk dönem, orta dönem ve son dönem ( ahirzaman).
    İlk dönem insanlık tarihi; Hz Adem’den Hz Musa’ya kadar olan dönem;
    Orta dönem insanlık tarihi; Hz Musa’dan Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar olan dönem;
    Son dönem ise Hz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile başlayıp kıyamete kadar olan dönem.
    Ulü’l azm peygamberlerden Hz Nuh ve Hz İbrahim ilk dönemde yaşamış;
    Hz Musa ve Hz İsa ikinci dönemde yaşamış. Efendimiz ise son dönemin kurucu ve temsilcisi.
    Ulü’l azm peygamberler ciddi tevhid mücadelesi vermişler. Onlarla birlikte yeni bir diriliş nesli yetişmeye başlamış. Onlardan sonra üçüncü nesilde islam medeniyete dönüşmüş ve islam’ın temsilcileri yaşadığı dönemde muvazene unsuru haline gelmiş. Nuh aleyhisselamdan sonra kurulan şehir medeniyetleri; İbrahim aleyhisselamdan sonra Hz Yusuf’un Mısır medeniyetine katkısı, Mekke’de İsmail soyundan Hanifliğin hakim olması; Hz Musa’dan sonra Beni İsrailin Hz Davud ve Hz Süleyman aleyhimüsselam döneminde hâkimiyet ve medeniyet kurması; Hz İsa aleyhisselamdan sonra Hristiyanlığın hakimiyet ve medeniyet kurması (Kehf suresindeki kıssaların Hz İsa aleyhisselamın ümmetinden olması); Efendimizle birlikte günümüze kadar kurulan Asrı saadet, Endülüs, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı gibi medeniyetler şu hakikati ifade eder:
    Ulü’l azm peygamberler İslam’ın medeniyete dönüşmesi sürecinde iman evresini temsil etmişler. Üstad Bediuzzaman’ın da ifade ettiği gibi “..bunların en mühimmi inkara, küfre, şirke karşı iman mücadelesidir. Evvel Allah Risale-i Nur bu vazifeyi yerine getirmiştir.” Ali Ünal Ağabeyin (Allah en yakın zamanda hürriyetine kavuştursun) tesbitleriyle; Risale-i Nur bir medeniyet projesidir. Bu Üstad’ın tesbitiyle üç evrede (iman-hayat-şeriat) gelişecek ve kemal bulacaktır. İman evresi en zor dönem olduğundan onun temsilcisinin makamı da diger dönemlerin temsilcilerinden yüksektir. İkinci dönemin temsilcisinin makamı da üçüncüden yüksektir. Bundan dolayı ahirzamanda mehdiyetin temsilcileri makam itibariyle raşit halifelerle aynı görülmüş. Allahu alem.
    Nesillerin umumi faziletine ise şu hadis perpektifinden baķılabilir; “en hayırlı asır içinde bulunduğumu, benim asrım, sonra diğeri, ondan sonra da diğeri..) Sahabe, tabiin, tebe-i tabiîn..
    Not: Bizlerin bu yorumları bir eleştiri değil farklı bir bakıştır. Belki bir katkı sağlar umidiyle paylaşılmıştır. Eksiklikler varsa da mailden bana bildirebilirsiniz. Cok teşekkürler! Yazılarınız bu dönemde gerçekten ufuk açıcı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin