Kötürüm adalet

Yorum | Aziz Kamil Can

Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından ülkelerin hukuk sistemlerini değerlendirmek amacıyla hazırlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nin 2017 verileri açıklandı.

Türkiye, “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde (Rule of Law), iki sıra daha gerileyerek 113 ülke arasında 101’inci sırada yer aldı. Türkiye aynı endekste 2014’te 59, 2015’te 80, 2016’da 99’uncu sırada bulunuyordu.

Adındaki “Adalet” kelimesi ile övünen bir iktidar yönetimindeki hukuk sisteminin geldiği acınası durum bu. Muhtemelen gelecek sene birinciliği yakalarız. Çünkü bu endeks değerlendirmesinde en üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarının da artık tanınmadığı hususu dikkate alınmamıştı.

FELÇ OLMUŞ SİSTEM

Bilindiği gibi AYM’nin 11 Ocak 2018’de Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili verdiği hak ihlali kararlarına İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri uymamışlardı. Yargı hiyerarşisini alt-üst eden bu kararların yankıları hala devam ediyor. Hukukçular, bu kararların, bir yanlışın da ötesinde, “Türkiye’de felç olmuş bir sistemin resmi” olduğu konusunda hemfikirdirler. Artık yürüyemeyen, işleyemeyen, iş yapamayan, kısaca kötürüm olmuş bir adalet ile karşı karşıyayız.

AYM’nin kararına fiilen direnen ilk mahkeme İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi olmuştu. Yerel mahkeme, Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay’ın köşe yazılarını delil olarak göstererek, hakkında “tutuklama tedbiri” ve “basın hürriyetinin engellenmesi”nin gerekçesini, “zorunlu toplumsal ihtiyaç” ve “demokratik toplum düzeninin gerekliliği” olarak ortaya koymuştu.

AYM de, dosya kapsamından söz konusu zorunlu ihtiyaç ve gereklerin neler olduğunun somut olarak ortaya konulmadığını, tek başına bir suç içeriği barındırmayan köşe yazıları haricinde herhangi bir somut delile rastlanmadığını belirterek, bu ihlalinin kaldırılmasına karar vermişti.

Yerel mahkeme ise, AYM’nin bu kararına karşı ilk olarak, “gerekçeyi görmeden karar veremeyeceklerini” daha sonra ise, aşağıdaki gerekçeler sebebiyle söz konusu karara uyulmayacağını dile getirmişti:

-“AYM’nin, yerel mahkemenin yerine geçerek “delil değerlendirmesi” veya “yerindelik denetimi” yapması 6216 sayılı yasanın 49/6 ve 50/1 maddelerine göre mümkün değildir.

-AYM’nin somut delil yok tespiti dikkate alınırsa, sanıkların sadece tahliyesine değil, aynı zamanda beraatlerine de karar vermek gerekir ki AYM’nin dosyanın bu şekilde esasına girmesi “yetki gaspı”dır.

-Dosya, niteliği itibariyle somut delillerin ortaya koyulmasına müsaittir. Ancak bu delillerin ortaya koyulması halinde ise “ihsas-ı rey yasağı” delinmiş olur.”

Yerel mahkemenin bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Nitekim birçok hukukçu da bu gerekçelere iştirak etmedi ve mahkemeyi eleştirdi.

KAVRAM KARMAŞASI

Bir radyo programına katılarak bu durumu değerlendiren eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un da dediği gibi, Bugün ülkemizde, bir kavram karmaşası vardır.

Yerindelik denetimi ile ifade edilen husus; bir makamın yetki ve görevi olmadığı halde, kendi sınırlarını aşarak başka bir kurum yerine geçip onun vereceği kararlara müdahale etmesidir. 6216 sayılı kanunda, AYM’ye, hak ihlali durumunda mahkemelerin kararlarını değerlendirme yetki ve görevi verildiği açıktır.

Yerel Mahkeme, kararında “ihsas-ı rey yasağı”na da dayanmış. Ceza hukukunda geçerli olan ilkelerden “İhsas-ı rey yasağı” diye tabir edilen ilke, CMK 24/1’de “hâkimin tarafsızlığını tehlikeye düşürebilecek sebepler” olarak gösterilmiştir. Yargıtay, bu ilke ile ilgili verdiği kararlarında bunu özetle “davaya bakacak olan hâkimin dava hakkındaki kanaatini veya vereceği oy/kararı önceden açıklaması” şeklinde belirtmiştir. (Yargıtay 1.CD 16.04.2008, 1009/3051)

Bu açıklamalar göz önüne alındığında, yerel mahkemenin “elimde somut kanıt var ama vereceğim karar belli olur, gösteremem” şeklindeki gerekçesi hukuki olmaktan uzaktır.

AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’in bu yöndeki tespiti önemli: “…Avrupa Konseyi’nde AİHM’e taraf 47 ülke var. Hiçbir devlette hakimler, delilleri gizli tutuyorum dememiştir. Açıklayamıyorsan, öyle bir delil yok demektir. Sadece bu yüzden ihlâl çıkar. Açıklanmayan delilin varsa, dosyada ne olduğunu bilmeden nasıl tutuklamaya itiraz edilecek? Azerbaycan’da Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmayınca, AİHM, Azerbaycan’daki Anayasa Mahkemesi’ni tanımadı ve oradan gelecek başvuruları direkt kabul etti.”

Sami Selçuk; “Sergilenen tablo hukuka aykırılığı da geçmiş, artık suça dönüşmüştür. Yerel mahkemenin AYM kararına direnme yetkisi yoktur… Buradaki durum, yanlışın da ötesinde, kamu görevlisinin özgürlüğü haksız olarak kısıtlaması nedeniyle işlediği nitelikli bir suçu gösterir. Yerel mahkeme, yargıcın görevi olan yansızlıktan uzaklaşmış, öfkeyle yaklaşmış ve duygularına yenik düşmüştür… AYM’nin kararı, Anayasanın 148. maddesine göre bağlayıcıdır ve herkes uymak zorundadır… AYM’nin kararını, bir yargı kararında eleştiremezsiniz, bunu yaparsanız tam olarak yetki aşımında bulunmuş olursunuz” demektedir.

ERSAN ŞEN’İN YANILGISI

Burada yeri gelmişken Ersan Şen’in, ihlal kararının duyulmasından sonra yaptığı bir açıklamasına da iştirak etmediğimizi belirtmek isteriz. Şen, AYM’nin kuruluş kanunun ve içtüzüğü gereğince, yerel mahkemelerin hak ihlali ile ilgili karar vermek için gerekçeli kararı görmek istemesi doğrudur demişti.

Ancak söz konusu kanuni düzenlemeler, AYM norm denetim kararlarının gerekçeli olarak yayınlanabileceğini ifade etmekte, bireysel başvurularda, özellikle de hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için böyle bir gerekliliğe gerek yoktur.

Yine Şen, mahkemece AYM kararı yorumlanıp reddedilirken, gerekçenin, başvurucuların “şüpheli” ve “sanık” pozisyonlarına bağlı olarak kurulabileceğini kabul etmiştir. Yani başvurucular Altan ve Alpay, AYM’ye başvurduklarında şüpheli durumunda iken karar tarihinde sanık durumuna geçmişlerdi. Bu nedenle yerel mahkeme AYM kararına direnebilirdi. Bu görüşün ne AİHS ne de Anaysa hükümleri bağlamında bir dayanağı yoktur. Bir kişi polis tarafından özgürlüğünden yoksun kılındığı andan tahliyesine kadar geçen tüm aşama boyunca (mahkumiyet hariç) pozisyonu aynıdır. Durumu şüpheli ve sanık diye bölünemez.

Şu ana kadar AİHM, AYM ve hükümetin kurduğu OHAL Komisyonu’nu işaret ederek, etkili iç hukuk yollarının tüketilmediğinden bahisle başvuruları geri çevirmişti.

OHAL Komisyonu’nun açıklamalarında mağduriyetlerin devam ettiği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Son kararlar ile AYM’nin etkisizliği de artık aşikâr oldu. AİHM yaklaşımının sadece iş yükü kaygısından ibaret olduğu bir gerçek ise de, Türkiye’de hukuk sisteminin kalmadığını bu kez de yerel mahkemeler ispat etmiş olduğundan, umarız AİHM, artık sorumluluğunun farkına varır ve Türkiye iç hukuk sistemini etkisiz olarak değerlendirerek tüm mağduriyetleri kabul eder.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin