Kötülük problemi (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

İnsan dünyaya veya insanlık âlemine baktığında, iyi ve güzel şeylerin kötü ve çirkin şeylerle birlikte bulunduğunu görür. Bazı varlıklar veya meydana gelen bir kısım olaylar insanı mutlu ederken, diğer bir kısmı ona acı ve ıstırap çektirir. İnsanlığın barış ve huzur içerisinde yaşadığı zamanlar çoğunlukta olsa da; savaşların, akıl almaz işkencelerin, toplu katliamların, soykırımların, tehcirlerin, tecavüzlerin, türlü türlü vahşet ve zulümlerin de insanlık tarihi kadar eski olduğu görülür.

Aynı şekilde bolluk ve refahın yanında kıtlık ve kuraklıklar da eksik olmamış, sağlık ve sıhhatin yanında hemen her zaman hastalık ve sakatlıklar da yerini almıştır. Hastalıklar olmasa bile yaşlılık ve ölümün varlığı insanları ürkütmeye, korkutmaya yetmiştir. İnsanlık bazen salgın hastalıkların pençesine yakalanmış, bazen deprem ve sel gibi doğal afetlerle mücadele etmek zorunda kalmış, bazen de zorba ve despot yöneticilerin elinde esir hâle gelmiş/getirilmiştir. Selim aklın, vicdanın ve vahyin aydınlatıcı atmosferinde yol alan insanoğlu bazen Rabbine kulluk yolunda melekleri bile geride bırakırken, bazen de nefsine, şeytana ve dünyanın cazibedar güzelliklerine aldanarak isyan ve günah bataklığına saplanmıştır. Bütün bu kötülükler, felaket ve musibetler insanın huzurunu kaçırmış, ona zarar vermiştir.

İşte kötülük problemi de kemal sıfatlarıyla muttasıf bir İlah’ın bu kadar kötülüğü niçin yarattığı veya bunlara niçin müsaade ettiği sorusunun ontolojik, epistemolojik, psikolojik, dinî ve ahlakî açılardan ele alınıp incelenmesidir. Daha kestirme bir ifadeyle kötülük problemi, iyi bir tabiattan kötü bir fiilin çıkmasının mümkün olup olmadığı savı üzerine oturan bir inanç ve düşünce sorunudur. Teodise ise hem her şeye gücü yeten hem de sonsuz iyilik ve adalet sahibi olan bir Tanrı ile evrendeki kötülüklerin varlığını uzlaştırma adına ortaya konulan izahların genel adıdır. Esasında asıl mesele evrende var olan kötülüklerin bizatihi varlığından ziyade, bunların nasıl anlaşıldığı ve nasıl yorumlandığıdır. 

FİLOZOFLARIN VE KELAMCILARIN ÇALIŞMALARI

Her şeye gücü yeten şefkat ve merhamet sahibi bir Yaratıcının varlığı karşısında nasıl olup da dünyada bu kadar çok kötülüğün bulunduğu çoklarının zihnini meşgul etmiştir. Sıradan insanlar özellikle felaketlerle yüz yüze geldiklerinde kaderi sorgulamış ve Allah hakkında O’nun şanına yakışmayan düşüncelere kapılmışlardır. Meseleye daha makul ve soğukkanlı bakanlar dahi kötülük, zulüm ve felaketlerin hikmet ve sebeplerini sorgulamaktan kendilerini alamamışlardır. Nitekim Kur’ân, Uhud savaşında yaşanan muvakkat yenilgi sonrasında şöyle buyurur: “Düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiği bir bela sizin başınıza gelince, ‘Bu nereden geldi?’ mi diyorsunuz.” (Âl-i İmran, 3/165).

Kötülük problemi ilmî ve akademik dünyada da hakkında en çok tartışmanın yapıldığı meselelerden biridir. Özellikle kelâm uleması ile felsefeciler kötülüğün mahiyeti, çeşitleri, kaynağı, sebebi, hikmeti, Tanrı ve varlıkla ilişkisi gibi konularda derin ilmî tartışmalara girmiş, çok önemli izahlar ortaya koymuşlardır. Kötülük problemi etrafındaki tartışmalar Platon ve Aristo’ya kadar gider. Fakat özellikle Epikür (MÖ 270) tarafından soru şeklinde ortaya atılan “Her şeye gücü yeten ve iyi olan bir Tanrı’nın dünyadaki kötülükleri niçin ortadan kaldırmadığı”na ilişkin klasik formülasyon, Batı’da hararetli tartışmaların fitilini ateşlemiştir.

Augustine ile Thomas Aquinas’ın görüşleri Hristiyan teolojisinin kötülük problemine bakışını ortaya koyarken, daha sonraki asırlarda Leibniz, David Hume ve Kant’ın birbirinden oldukça farklı bakış açıları, itiraz ve izahları günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Kötülük problemi veya İlahî adalet açısından kötülüğü açıklama çabaları diyebileceğimiz teodise meselesi hâlâ güncelliğini korumaktadır. Modern dönemde konu etrafında yüzlerce makale ve kitap kaleme alınmıştır.

İslâm dünyası da benzer tartışmalara sahne olmuştur. Özellikle Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi İslâm filozoflarıyla, İmam Eş’âri, İmam Maturudî, İmam Nesefî ve İmam Gazzalî gibi kelâm âlimlerinin ortaya koydukları fikirler, kötülük tartışmalarının ana çerçevesini belirlemiştir. Bediüzzaman Said Nursi’nin de bu problemin anlaşılması, izah edilmesi ve çözülmesinde çok önemli katkılarının olduğunu belirtmek isteriz. O, biraz da yaşadığı dönemin şartlarının etkisiyle bu probleme ayrı bir önem vermiş, meseleye çok farklı pencerelerden bakmış ve konu etrafında oldukça tatminkâr ve doyurucu izahlar ortaya koymuştur. Biz de yeri geldikçe bu izahları vermeye çalışacağız.

YOL AÇTIĞI TEOLOJİK SORUNLAR

Bahsettiğimiz şahısların görüşlerini vermek, kötülük problemine nasıl yaklaştıkları üzerinde durmak, argümanlarını tartışmak vs. köşe yazısının sınırlarını aşar. Bu konuyu dile getirmemizin asıl maksadı da bu değildir; bilakis günümüzde çoklarının zihnini meşgul eden, onları şüphe içerisinde bırakan, hatta yer yer itikatlarını sarsan bu probleme nasıl yaklaşacağımıza dair bir fikir vermek ve doğru bakış açısına dikkat çekmektir. Zira kötülük problemi hakkında doğru bakış açısının yakalanamaması ve konu etrafında ortaya atılan sorulara ikna edici cevaplar verilememesi, çok daha büyük itikadî problemlere yol açmıştır/açmaktadır.

Mesela dünyada bulunan ölümlerle, felaketlerle, kötülüklerle yüce sıfatlara sahip bir Yaratıcının varlığı arasında çelişki gören kimseler, O’nun varlığını inkâra gitmişlerdir. Kötülük problemi, ateist argümanların ana omurgasını oluşturur. Bu sebeple teizm-ateizm tartışmalarının da başını çeker. Deistlerin, “kâinatı yarattıktan sonra kendi hâline bırakan bir Tanrı tasavvuru”na sahip olmalarının altında yatan sebeplerden birisi de bu soruna kendilerince bir çözüm getirme gayretidir.

Aynı şekilde dünyadaki zulüm ve şerleri, acı ve elemleri ilim, kudret ve iyilik sahibi tek bir İlâh’ın varlığıyla bağdaştıramayan veya iyilikleri yaratan bir İlah’ın kötülükleri de yaratacağını akıllarına sığdıramayan bazı din ve mezhepler (seneviyye/düalistler), iyilik ve kötülük (nur ve zulmet) için iki ayrı Yaratıcının varlığına kail olmuşlardır.

Darwin’in evrim nazariyesine yönelmesinin önemli sebeplerinden biri de yine tabiatta gördüğü kötülüklere makul bir izah bulamamasıdır. “Bana öyle geliyor ki dünyada çok fazla ızdırap var. Mutlak iyi ve her şeye gücü yeten bir Allah’ın, parazit yaban arısını canlı tırtıl bedenleriyle beslenmesi ve kediyi de fareyle oynaması için tasarlayıp yaratmış olabileceğine kendimi ikna edemiyorum.” diyen Darwin, tabiatta gördüğü olumsuzlukları Allah inancıyla bağdaştıramadığından, tabiat kanunlarına ve mekanik bir evren görüşüne sığınmış ve kendince Allah’ı var olan kötülüklerin sorumluluğundan kurtarmaya çalışmıştır. (Adem Tatlı, İnsanlık Tarihi Boyunca Evrim, s. 168).

Kötülük probleminin yol açtığı teolojik sorunlar bunlarla sınırlı değildir. Eserlerinde bu konuya en fazla yer veren Mutezile mezhebinin, sırf Allah’ı kötü sıfat ve fiillerden tenzih etme adına insanı kendi fiillerinin “hâlıkı-yaratıcısı” olarak görmelerinin altında da teodise problemi vardır. Maruz kalınan belâ ve musibetler neticesinde çoklarının ümitsizlik ve karamsarlığa düşmesinin, Allah hakkında uygunsuz düşüncelere kapılmasının veya itikatlarının sarsılmasının altında yatan sebep de kötülüklere makul bir izah bulamamalarıdır.

Bütün bunların yanında kötülük probleminin; ilahî isim ve sıfatlar, kaza ve kader, hüsün ve kubh, salah ve aslah, adalet ve zulüm, hikmet ve sefeh, hidayet ve dalalet, kulluk ve imtihan gibi pek çok kelamî bahisle yakından alakadar olması da bu konunun detaylı bir şekilde ele alınmasını ve izah edilmesini zorunlu hâle getirmektedir.

KÖTÜLÜĞÜN BİR PROBLEM HÂLİNE GELMESİNİN SEBEPLERİ

Dünyadaki kötülüklerin ateizm, deizm ve agnostisizm gibi akımların önemli dayanaklarından biri haline gelmesinin veya filozoflar açısından işin içinden çıkılamayan bir muammaya dönüşmesinin en önemli sebebi, marifetullah bilgisi konusundaki eksiklikler veya yanlış çıkarımlardır.

Bu konuda vahyin bilgisine başvurmayan filozoflar, Yüce Yaratıcıya esma-i hüsna ve sıfat-ı sübhaniye penceresinden bakamamışlardır. Zihinsel kurgulara, zan ve tahminlere dayalı spekülatif bilgilerle Allah’ın icraat ve tasarruflarını anlamaya çalıştıkları için yanlış vadilerde dolaşmışlardır. Varlığın metafizik boyutunu görmezden gelerek kötülüğün varlığını sadece zihnî ve mantıkî bir problem olarak algıladıklarından ve gördükleri kötülükleri salt mantıkî argümanlarla açıklamaya çalıştıklarından işin içinden çıkamamışlardır. Hâlık ile mahlûk arasındaki farkı yeterince ayırt edemediklerinden, kendilerine kıyasla Allah hakkında ahkâm kesmişlerdir.

Allah’ın varlığı yaratma veya insanoğlunu dünyaya gönderme maksadının, dünyanın mana ve mahiyetinin, ahiretin varlığının, imtihan gerçeğinin gözden kaçırılması da problemin doğru bir zeminde tartışılmasına engel olmuştur. İnsana, öldükten sonra çürüyüp yok olacak ve bir daha dirilmeyecek bir varlık olarak bakan ateistlere göre insan haliyle bütün arzu ve isteklerini burada gerçekleştirmeli, mutlu ve mesut bir hayat yaşamalıdır. Hiçbir felaketle karşılaşmamalı, hastalıklara maruz kalmamalı, sıkıntı ve acı çekmemelidir. Bu ta tabiatıyla onların insanın huzurunu kaçıran her şeyi “kötü” olarak görmelerine sebep olmuştur.

Dünyaya, olay ve olgulara bütüncül ve mahruti bakamama, cüz’i hâdiselerin bütün içinde ifade ettiği manayı görememe, doğru bakış açısını belirleyememe de bizleri kötülükleri anlama ve anlamlandırmada yanlış yargılara sevk etmektedir.

Maalesef çoğu zaman görünüşe aldanıyor, hükümlerimizi sadece eşya ve hadiselerin zahiri yüzlerine bina ediyor, varlığın sadece bize bakan yönüyle ilgileniyoruz. İşte bu da bizi hakikatin bilgisinden uzaklaştırıyor. Bediüzzaman’ın “İnsan hem zahirperest hem hodgam (bencil) olduğundan zahire bakıp çirkinliklere hükmeder… Bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli sanat ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni’ine bakar ve çok güzel perdeler var ki hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki pek muntazam bir kitâbet-i kudsiyedir…” (Bediüzzaman, Sözler, s. 245) şeklindeki tespiti tam olarak buna işaret ediyor.

Egoist, haz ve menfaate düşkün tabiatı dolayısıyla insan çoğu zaman olayları sadece kendine dokunan fayda ve zarara göre değerlendiriyor. Varlığın, ekosistem içerisinde ifade ettiği fonksiyonu, sanat ve yaratılışındaki güzellikleri, Allah’ın isimlerine bakan yüzünü göremiyor. Kötülüklerin değerlendirilmesindeki aşırı insan-merkezci yaklaşım veya ilahî düzlemin gözden kaçırılarak her şeyin sadece beşerî düzlemde ele alınması, bizi kâinatta işleyen küllî nizam ve ilahî plandan koparıyor.

Nefsin, sürekli rahat ve huzur peşinde koşması, kendisine acı veren sıkıntı ve mahrumiyetlerden hoşlanmaması da onu, olaylar hakkında sübjektif yargılar vermeye sevk ediyor. Hatta insan yine bu egoist karakterinden ötürü işlediği cürümlerin faturasını Yüce Yaratıcıya yükleme veya kendi sorumluluklarından kaçma adına yer yer Allah’ı suçlama yoluna gidebiliyor. Bazılarının gerek karamsar (pesimist) bir mizaca sahip olması gerekse yaşadıkları zorluk ve sıkıntıların onları böyle bir tabiata bürümesi de sadece olumsuzlukları görmelerine sebep oluyor. Dolayısıyla meselenin kendi zemininin dışına çıkarılmasında akıl ve mantığın yanında psikolojik faktörlerin de önemli bir yeri vardır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü kötülüklerin güzel ve faydalı tarafları görülemiyor, onların yaratılmasının arkasında yatan hikmetlere vâkıf olunamıyor. Gerçekte bir anlamlandırma ve ahlâk sorunu olan kötülük problemi, metafizik boyuta taşınarak bir varoluş problemi gibi algılanabiliyor.

Bir sonraki yazımızda kötülük probleminin kesin bir çözümünün bulunup bulunmadığı ve kötülük problemi etrafında konuşmanın dinî bir mahzur teşkil edip etmeyeceği meselesiyle kötülük problemi ve teodise üzerine başladığımız yazı serisine inşallah devam edeceğiz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin