M. NEDİM HAZAR | YORUM
İnsan bazen kelimelerle kendine bir sahne kurar. O sahnede her şey onun tasarladığı gibi işler: O bir kahraman, dünya ise ya körleşmiş bir seyirci ya da haksız bir düşman. Ve o sahneyi kurmak için seçtiği araç bir metindir. Çoğu zaman hiç yayımlamayı planlamaz. Ama yazar. Çünkü yazmak, dağınık iç dünyayı tutarlı bir kimliğe dönüştürmenin en kadim yoludur.
İsa Aras Mersinli, 11 Nisan 2026’da böyle bir metin yazdı. Dört gün sonra dokuz kişiyi öldürdü. Bu metin bir suç belgesi değil, en azından yalnızca bu değil. Aynı zamanda psikolojik bir harita. Ve bu haritayı okumak hem bu çocuğu hem de bu çocuğu üreten zemini anlamak için zorunlu.
Bunu deneyeceğiz bu yazıda.
Manifesto Nedir?
Manifesto kelimesi Latince Manifestus’tan geliyor: açık, el ile tutulabilir, elle yakalanmış demek.
Tarih boyunca manifestolar iki durumda yazılmış: Bir şeyi başlatmak için ya da bir şeye karşı çıkmak için. Marx ve Engels 1848’de Komünist Manifesto’yu yazdığında, sanayi kapitalizminin sebep olduğu yeni düzene karşı bir ideolojik ilan yazmışlardı. Fütüristler 1909’da sanatın eskiyi yıkıp hızı, makineyi ve şiddeti benimsemesi gerektiğini ilan ettiler. Dadaistler anlamsızlığı bir program olarak sundular.
Bunlar kolektif manifestolardı. Bir hareket, bir grup, bir ideoloji adına yazılmıştı.
Ama 20. yüzyılın sonlarından itibaren manifesto başka bir biçim aldı: Bireysel, kişisel, özerk. Bu metinlerde bir hareketi başlatma iddiası yoktu artık. Bunun yerine “Ben neden böyleyim? Ve ben bunu neden yapacağım?” soruları vardı.
Bu tür metinler psikoloji literatüründe ayrı bir kategori oluşturmaya başladı çoktan. Çünkü içerdikleri temalar şaşırtıcı biçimde tekrar ediyor: Yalnızlık, üstünlük, görünmezlik, kahraman kimliği, hesap günü. Elliot Rodger’ın 141 sayfalık My Twisted World’ü bu türün en çok incelenen örneği oldu. Ama ondan önce de ondan sonra da benzer metinler yazıldı.
Metnin Dili ve Kod Haritası
Metin şöyle başlıyor: “Konbanwa, ben Konata’yım ve Konata benim. Onu çok ama çok seviyorum.”
Bu açılış, metnin geri kalanını anlamak için bir anahtar aslında. Çünkü bu cümle, yetişkin bir Türk ebeveyne anlamsız gelebilir. Ama belirli bir dijital kültürün içinde büyümüş 14 yaşındaki bir çocuk için hem anlam taşıyan hem de bir “aidiyeti” ilan eden bir selamlama.
“Konbanwa” Japonca: İyi akşamlar. “Konata” ise Lucky Star adlı anime serisinin karakteri. Otaku kültüründe popüler, oyun ve manga seven, sosyal açıdan “dışarıda” ama kendi dünyasında tutarlı bir karakter. İsa Aras vasiyetini adeta bu karakterle açıyor, yani kendini gerçek kimliğiyle değil, bir kurgu figürüyle tanıtıyor.
Bu tesadüf değil. Anime ve oyun karakterleri, bu kültürde kimlik modeli işlevi görür.
Neden?
Çünkü Jung’dan biliyoruz ki bu karakterlerin çoğu belirli arketipleri temsil eder: Yalnız ama güçlü, yanlış anlaşılmış ama dahi, dünyaya yabancı ama özel. Bu arketipler, kendini dışlanmış hisseden genç erkekler için son derece güçlü bir ayna sunar. Kişi şöyle düşünür: “O karakter da yalnızdı ve aslında dünyanın göremediği biri. Ben de öyleyim.”
Bu, psikologların kimlik modeli olarak tanımladığı şeydir. Ve bu modelin internette bu denli güçlü olmasının nedeni, anime ve oyun dünyasının tam da bu arketipleri defalarca, milyonlarca kez yeniden üretmesi olsa gerek.
Yedi Psikolojik Tema
Metnin tamamı okunduğumuzda yedi güçlü temanın öne çıktığını görüyoruz.
Birincisi: Algılanan Reddedilme
“Hayatım boyunca yalnız oldum. Neredeyse hiç arkadaşım yok. Ailem benden nefret ediyor. Herkes beni terk etti.”
Bu ifadeler, psikolojide “perceived rejection” — algılanan reddedilme — kavramıyla açıklanabilir. Önemli olan gerçek durumdan çok, kişinin dünyayı nasıl algıladığıdır.
Araştırmalar, algılanan reddedilmenin gerçek reddedilmeden bazen daha yıkıcı olduğunu gösteriyor. Çünkü gerçek reddedilme somut bir olaydır; algılanan reddedilme ise kişinin her etkileşimi bu çerçevede yorumlamasına yol açan bir filtre haline geliyor.

Bu filtre aktif hale geldiğinde şu döngü başlıyor: “Kimse beni anlamıyor → Ben çizgi üstüyüm → Bu benim suçum değil → Onların suçu → Hesap verecekler.”
İkincisi: Yalnızlığı Reddetme
“Yaptığım ya da yapacağım şeyin sebebinin yalnızlık olduğunu düşünmüyorum. Yalnızlık sebep değildir. Bu oldukça aptalca.”
Ama metnin büyük bölümü yalnızlık etrafında dönüyor.
Bu çelişki tamamen tesadüfi değil. Savunma mekanizmasının tipik bir görünümü. Kişi bir duygunun kendisini yönettiğini fark ettiğinde — ya da bunu başkalarının fark edeceğinden korktuğunda — onu reddeder. “Ben zayıf değilim, ben yalnızlık yüzünden bunu yapmıyorum” demek, aslında yalnızlığın ne kadar merkezi olduğunu ele veriyor.
Hatırlarsanız Rodger da aynı şeyi yapmıştı. Yalnızlığını inkâr ederken, yalnızlığını anlatmak için 141 sayfa yazmıştı.
Üçüncüsü: Üstünlük Anlatısı
“Ben bir dâhiyim. Herkesten daha iyiyim. Ben nihai insanım. IQ’um 130. Ders çalışmamama rağmen sınıfımın en iyilerinden biriydim.”
Durum literatürde kompanzasyon mekanizması olarak geçiyor. Kişi değersizlik ya da dışlanma hissettiğinde, zihin denge kurmak için karşı bir anlatı üretiyor: “Aslında ben onlardan üstünüm.”
Sakın narsisizm karıştırmayalım. Çok daha acı veren bir his olan “Ben hiçbir şeyim, kimse beni istemiyor” zihnen taşınamaz hale gelince, üstünlük anlatısı bu acının üzerine bir zırh gibi oturuyor.
Dördüncüsü: Kurgu Karakterler
“Konbanwa, ben Konata’yım.”
“Subaru Natsuki de çok yalnızdı ama…”
Metinde en az iki anime/oyun karakterine atıf var. Bu, bu ikinci yazımızda izaha çalıştığımız dijital kültür meselesinin somut örneği.
Psikologlar bu olguyu şöyle açıklıyor: Kurgu karakterleri, özellikle genç yaşlarda, gerçek dünya modellerinin yerini alabilir. Gerçek dünyada sosyal ilişkiler karmaşık, belirsiz ve acı vericidir. Kurgu dünyasında ise karakterler nettir. Belirgin özellikleri, açık motivasyonları, tutarlı kimlikleri vardır.
Dışlanmış hisseden bir genç için bu netlik son derece çekici. “Ben kimim?” sorusu, “Hangi karaktere benziyorum?” sorusuna dönüşebiliyor. Ve o karakterle özdeşleşme derinleştikçe, gerçek dünya ile kurgu arasındaki sınır incelebiliyor.
Beşincisi: Bilinme ve Tanınma Arzusu
“Artık yalnız olmayacağım. İnsanlar beni tanıyacak. Beni fark edecek, beni ucube gibi değil başka bir şey gibi görecekler.”
Bu tema, Violence Prevention Project’in 2026 verisindeki bulguları doğrular nitelikte. Kitlesel saldırganların yüzde altmış altısı planını birilerine sızdırmıştı. Pek çoğunun motivasyonunda görünürlük arzusu merkezi bir yer tutuyordu.
Hukuk Profesörü James Silver’ın 2024 çalışması bunu şöyle açıklıyor: “Saldırı, failin zihninde bazen “son perde”dir. Hem intikam hem görünürlük hem de kendi sonunun ilanı. “Ölürsem bile, beni bilecekler” mantığı.
Bu arzunun kökleri daha derinde olan görünmezlik acısında gizli. Sosyal izolasyon, kişinin kendini bir hayalet gibi hissetmesine yol açabiliyor. “Varım ama beni kimse görmüyor.” Bu hissiyatın ürettiği acıya verilen bir karşılık olarak görünürlük arzusu patolojik boyutlar kazanabiliyor.

Altıncısı: Ben ve Onlar
Metnin tamamında dünya iki parçaya bölünmüş adeta: kendisi ve geri kalan herkes.
“Herkes aptal.” “İnsanlar her şeyi yalnızlığa bağlamayı seviyor.” “Onlar beni anlayamaz.” “Nihayet fark edecekler.”
Psikolojide bu “binary thinking” (ikili düşünme) olarak tanımlanıyor. Dünya gri tonlarını yitiriyor, siyah ve beyaza ayrılıyor. Bu, özellikle yoğun duygusal stresin altında, ya da kimlik krizlerinde ortaya çıkabilen bir bilişsel çarpıklık.
Bu düşünce yapısı oluştuğunda, uzlaşma imkânsızlaşıyor. Çünkü “onlar” her zaman yanlıştır ve “ben” her zaman haklıyımdır.
Yedinci ve sonuncusu: Kahraman Anlatısı
“Bu dünyadaki varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde sonunda beni fark edecekler.”
Bu cümle, bir çocuğun yazdığı cümle gibi durmuyor değil mi? Dramatik, geniş çaplı, tarihsel bir his taşıyor. Sanki büyük bir sahnenin ortasında biri konuşuyor.
Ve biliyor musunuz bu tesadüf değil.
Kahramanın Yolculuğu
1949’da Joseph Campbell, The Hero with a Thousand Faces adlı kitabında şunu öne sürmüştü: Farklı kültürlerin, farklı dönemlerin mitleri aslında aynı hikâyeyi anlatıyor. Bu evrensel yapıya “kahramanın yolculuğu” adını vermişti.
Kalıp şöyle işliyordu: Kahraman sıradan dünyadadır. Bir kırılma yaşar. Yola çıkar, mücadele eder. Dönüşür. Ve geri döner; ya zaferle, ya trajik bir sonla.
Bu yapının bu kadar evrensel olmasının nedeni, insan beyninin kaosu hikâye kalıplarına yerleştirme eğiliminden kaynaklanıyor. Psikolog Dan P. McAdams’ın “narrative identity” (anlatı kimliği) teorisi bunu şöyle açıklıyor: “İnsanlar kim olduklarını yalnızca biyolojik ya da sosyal özelliklerle değil, kendi hakkında inşa ettikleri hikâyeyle belirler.”
“Ben çocukluğumda zorlandım → mücadele ettim → bugün daha güçlüyüm.”
Görüldüğü üzere bu bir terapi metni değil her insanın zihninde sessizce dönen anlatı kimliğinin bir örneği.
Peki bu mekanizma, manifesto yazan birinde nasıl işliyor?
Şöyle: Kişi kendi hayatını kahramanın yolculuğu şemasına oturtmaya başlar. “Ben yalnızım → kimse beni anlamıyor → ama sonunda herkes anlayacak.”
Bu, trajik bir kahraman anlatısı aslında. Ve trajik kahramanlar, edebiyatta her zaman büyük bir eylemle tarihe geçmiştir.
İşte bu yüzden bazı manifestoların dili, bir roman gibi okunur. Çünkü yazar farkında olmadan kendi mitini yazıyordur.
Anlamın Parçalanması
Richard Dawkins 1976’da “meme” kavramını ortaya atmıştı. Temel fikir şuydu: Kültürel fikirler de genler gibi çoğalır, değişir ve yayılır.
İnternet çağında bu kavram bambaşka bir anlam kazandı. Bugün “meme” bir görsel, bir cümle, bir referans sosyal medyada virüs gibi yayılıyor. Her meme, karmaşık bir fikri son derece kısa bir biçime indirgiyor. Ve bu kısalık, bir kültürel şifreye dönüşüyor: Kim bu şifreyi anlıyorsa, o topluluğa ait.
İncel ve 4chan kültüründe meme dili belirleyici. “IQ 130 ama kız arkadaşı yok.” “Nihai insan, dünyanın tanıyamadığı dahi.” “Kimse anlamıyor.” Bunlar hem gerçek ifadeler hem de bu kültürün içinde dolaşan ve tanınan kalıplar.
İsa Aras’ın metninde bu kalıplar görünüyor. IQ referansı, “nihai insan” ifadesi, yalnızlığı sebep saymama savunusu, anime karakterleriyle özdeşleşme, her biri hem kişisel bir ifade hem de belirli bir dijital kültürün dilinden ödünç alınmış bir şablon.
Aslında bu durum bir tür radikalizasyonun neden bu kadar hızlı işlediğini de açıklıyor. Altyapı zaten kurulmuş. Yalnız ve öfkeli bir genç bu dünyanın kapısına geldiğinde, ona şunu söylüyorlar: “Sen yalnız değilsin. Biz de yalnızız. Ve bu bizim suçumuz değil.”
Jenerasyon uçurumu!
Söylemiştik, bu çocuklar normalde kolay kolay konuşmaz. Suskunluk ve ketumluk bunların en önemli vasfı. Sadece izler ve dinlerler. Evde, okulda bu çocukları tanıyabilmek neredeyse imkânsızdır. Bir tür görünmezlik!
Bunun bir adım ilerisi daha karanlık. Bu tipolojidekiler konuştuklarında da, yazdıklarında da o dili anlayan yoktur.
“Konbanwa, ben Konata’yım” cümlesini okuyan bir öğretmen ne görürdü sizce? Muhtemelen garip, biraz otistik, belki yalnız bir çocuğun fantezi dünyası. “Nihai insanım” cümlesini okuyan bir anne ne düşünürdü peki? Muhtemelen ergenlik ukalalığı.
Bu okuma hataları, bu sinyallerin görülmemesinin temel nedeni. Ve bu okuma hatalarını gidermek için ise bu kültürü anlayan, bu dili bilen, bu sembollerin ne anlama geldiğini çözebilen bir sistem gerekiyor.
İşte FBI’ın Tehdit Değerlendirme Merkezi tam bu işi yapıyor. Her yıl binlerce okul, bu sistem aracılığıyla potansiyel tehditleri erkenden tespit ediyor. Sistem mükemmel değil ama var.
Türkiye’de bu sistem elbette ki yok.
Anlatı Kimliği ve Çöküş Anı
Dan P. McAdams’a göre herkesin içinde sessiz bir biyografi var. “Ben kimdim, ne yaşadım, şimdi kim oldum?” Bu biyografi sürekli yazılıyor, sürekli tashih ediliyor. Ve büyük çoğunlukla, bu biyografi tutarlı, anlamlı, ileriye dönük bir hikâye olarak kurgulanıyor.
Ama bu biyografi çökmeye başladığında — yani kişi kendisini anlamsız, görünmez ve değersiz hissettığinde — zihin bu boşluğu doldurmak için başka bir hikâye arıyor. Ve bu hikâye, bazen kahramanın yolculuğunun en karanlık versiyonunda bulunuyor: “Yanlış anlaşılmış, yalnız ama hesap günü gelecek.”
İsa Aras’ın metninin son satırı şöyle bitiyor:
“Bu dünyadaki varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde sonunda beni fark edecekler. Başka seçenekleri olmayacak. Ve bunu seviyorum.”
Bu bir tehdit değil. Bu bir anlatı tamamlanması. “Herkes tarafından görünmez kılındım. Ama hikâye böyle bitmeyecek.” Zihninde kurduğu kahraman anlatısının son sahnesi: görünürlük. Fark edilmek.
Bu arzunun bu denli yıkıcı bir biçimde çözüme kavuşması — dokuz insanın hayatı pahasına — bir bireysel başarısızlık değil. Bir sistemin, bir kültürün, bir dönemin başarısızlığı.
Farkındaysanız kaba bir bakış açısıyla baktığımızda deminden beri bir sürü şeyi bir suçluyu anlamak için yazdık. Ama anlamak, affetmek değil elbette. Suç, suçtur.
Ama şunu da söylemek zorundayız, bu metin ortaya çıkmadan önce, ortaya çıkmasına zemin hazırlayan onlarca başarısız an vardı. Rehber öğretmenin çağrısına gidilmedi. WhatsApp fotoğrafı sorulmadı. Dijital izler okunmadı. İncel ideolojisinin Türkçe versiyonu izlenmedi.
Ve tüm bunların öncesinde, 14 yıl boyunca, bu çocuğun içinde bir hikâye büyüdü. Kimsenin görmediği, kimsenin anlamadığı, kimsenin başka bir yöne yönlendiremediği bir hikâye.
Yani bu çocuklar tamamen de bağlamsız bir yerden zuhur etmedi. Bizim modern, vahşi ve rekabetçi dünyamızın uzantılarıydı. Bu tür neticeler bağlamsız ortaya çıkmaz. Bağlamı ise biz yani toplum oluşturur…
Bir sonraki yazımızda bu tablonun sistemik boyutuna bakacağız.
