Kadının konumu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Kadının edilgen – pasif – konumu sadece Türkiye toplumuna özgür bir sorun değil. Kadın haklarındaki öncü kıpırdanmalar bakımından ele alındığında, yine Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde kadın hakları konusunda eleştiriler yapan ve yazılar yazan birçok kadın ve erkek yazar olduğunu görüyoruz. Yani Türkiye modernleşme tarihinde kadının özgürleşmesi, toplumsal ve siyasal olarak erkeklerle eşit konum elde etmesi, iş hayatında varlık gösterebilmesi gibi feminist konular, oldukça erken tarihlerden itibaren akademik yayınlar ve basın sayesinde Türkiye toplumunun gündemine girdi.

Üst yapısal ve tepeden tabana gerçekleştirilen Cumhuriyet dönemi reformlarının önemle odaklandığı konulardan biri, kadının eşitliği meselesine eğilmiş olsa da, bu dönemden profesör, öğretmen, doktor pilot olabilen kadınlar çıktı. Otobüs şoförü, sigortalı işçi, tezgâhtar veya iş kadını gibi daha geniş alanda eşitlik sağlanamadı, daha doğrusu bu konuda bilinç de ilgi de fazla olmadı.

Kadın ikincil konumdaydı; tarih boyunca modern zamanlara kadar kadının konumu daima erkeklerin gerisinde oldu. İslam döneminde fazlasıyla idealize edilen, “İslamiyet’le beraber kadının özgürleşmesi” durumu, dönemi koşullarında kısmen doğru da olsa, kadının miras hukukundaki, kanun önündeki (mesela şahitlik meselesi), bir erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi ya da kurumsallaşmış cariyelik kurumu gibi yapıların gösterdiği üzere, içinde yaşadığımız yüzyılın genel eğilimlerine tekabül etmemektedir. Bugün itibarıyla Müslüman toplumların kadın hakları konusundaki durumu beklentileri karşılamaktan çok uzaktır. Oysa İslami toplumlarda kadınların eğitim düzeyi yükseliyor, modern yaşamın getirdiği yenilikler – mesela teknoloji kullanmak gibi – kadınlar tarafından erkeklerden geri olmayacak şekilde yaygınlaşıyor. Dahası, çapraz-kültürel ilişkiler ve küreselleşme gibi nedenlerden ötürü inançlı kadınlar arasında kendilerini ve kızlarını daha etkin ve eşitlikçi bir şekilde konumlandırıyor. Toplum dönüşüyor ve yeni yaşam koşulları tek eşli çekirdek aile ve birlikte ekonomik varoluş mücadelesi verilen eşler arası dinamik olarak yaygınlaşıyor. Kadının ikincil konumu artık kadınları memnun etmiyor, onlara yeterli gelmiyor. Aile reisi erkek modeli, artık birçok çift için geçerliliğini korumuyor. Bunları benimseyin veya benimsemeyin, tasvip edin ya da etmeyin, hayatın akışı bu yönde.

Toplumlar dinamiktir. Durağan – statik – değildir. Oysa dinler toplumların değişim hızını yavaşlatmak ister. Bahsettiğim elbette sadece teknik-teknolojik moderniteyi işaret etmiyor. Aksine sosyal değişimden söz ediyorum. Modernite, bir dinamiktir. Sanayi Devrimi sonrasında toplumsal değişim periferiden merkeze göçen ve tarımsal üretimden endüstriyel üretime geçen Batılı toplumlarda nasıl aile yapısından eğitime, şehirleşmeden bürokrasiye, yaşamın ve siyasetin her milimetre karesini etkisi altına aldıysa,  bu diğer din ve kültürlerin egemen olduğu toplumlarda da farklı değil. Benzer koşullar benzer sorunları ve elbette benzer sonuçları beraberinde getirir. Nasıl ki 19. yüzyılda yeni sosyoekonomik koşullar ve üretim ilişkileri örneğin kırsalda yaşayan büyük ve çok jenerasyonlu aileye, kente göçmeyi ve çekirdek aileye dönüşmeyi dayattıysa, bugün Türkiye gibi Müslüman ağırlıklı toplumlarda da benzer sosyolojik dinamikler gerçekleşiyor. Modernleşmeden pay alan kırsal kökenli aileler, kırsal ve geleneksel kültürlerini korumaya çalışsalar da, uzun erimde modernite dinamiklerine yenik düşüyor ve pes ediyor. Bu durum, kadın erkek ilişkilerine de yansıyor. Kadının çalışması işçi sınıfından gelen kırsal kökenli aileler için bir ideolojik tercihten ziyade, bir hayatta kalma stratejisi. Kadının da eve ekmek götürmediği ailelerin yoksulluk sınırının altında ezilmeleri durumu, en önemli modernite dinamiği.

Bu durum, kadının evlenme ve çocuk sahibi olma yaşını da oldukça yukarı çekti. Bu durum daha da artacak. Kadının konumunda tüm bu faktörler rol oynasa da, elbette eşitlik bu değil. Eşitliğin yasal boyutu veya statüye ilişkin boyutu gibi şeyler de değil. Esas incelenmesi gereken, bizzat sosyal ilişkilerin sosyalizasyon (toplumsallaşma) süreci ile öğrenilip adapte edildiği saha. Bu saha hayatın ta kendisidir.

Evet, kadın çalışıyor. Ama evde çocuklara bakan veya yemek yapan, evi çekip çeviren, çocuklara bakan, ütüden çamaşıra birçok “ekstra işle meşgul olan” kadınlardır. Yani eve ekmek götürmek için çalışırken, aynı zamanda ailede klasik işbölümü genel olarak devam ediyor. Akşam eve yorgun argın gelen kadın, tüm bu “doğal görevlerini” de yerine getirmek durumunda kalıyor. Erkeklerin önemli bir bölümü, yeni koşulların ezdiği eşiyle dayanışıp, evdeki işbölümünü yeniden düzenleme konusunda anlayışlı bir tutum sergilemiyor. Akşam eve gelip sanki eşi ev kadınıymış gibi yemek bekleyen, sofrayı kaldırmaya yardım etmeyen, temizlikten ütüye, çocuk bakımından bulaşığa tüm işleri kadınların görevi addeden bir profil var.

Bu toplumsal yapı, erkek egemendir. Bu yapının bir diskuru var. Bu diskur, örneğin kadınlara “bayan” diyor, kadını sanki utanılacak bir şeymiş gibi görüyor. Oysa sorsanız, saygıdan bunu yaptıklarını söyleyeceklerdir. Hâlbuki erkeklerden bahsederken bir sorun yok. Onlara “baylar” diye hitap edildiğini dudunuz mu? Tam aksine, “bay” sıfatı daha seküler ve Kemalist bir terim olarak algılanarak, özellikle İslamcı kökenli gruplarca fazla kullanılmaz. Tuvaletlere “lavabo” diyen mantık gibi, kadının ayıplanacak, aşağılanacak bir varlıkmış gibi algılanmasındandır bu. Aynısını “kız almak” veya “kız vermek” gibi ifadeler için de söyleyebiliriz. Almak ve vermek, genellikle “meta” için kullanılan, takas ekonomisinden kalma, oldukça erkek egemen bir dil. Oysa “evlendirmek” (kırsal kesimde evermek de derler!) kelimesi daha nötr ve nesnel bir kavram. Kız alıp vermek, erkeklere önemli bir güç devşiriyor. Bir insanın yaşamına ilişkin belki de en önemli kararlardan birinde, erkek egemen bir durum ortaya koyuyor. Evet, belki çoğu aile bunu bir tür gelenek olarak yerine getiriyor. Yani kız isteme törenleri, bir çeşit tanışma ve formalite durumdan ibaret. Adet yerini bulsun diye yapılanları büyük çoğunluktur. Ancak, bir kısım ailelerde – önemli bir yüzde olduğunu düşünüyorum – bunu seremoniden ziyade gayet işlevsel olarak uyguluyor. Birbirini gören ve beğenen gençlerin evlenmesi, sadece aileler (babalar veya ağabeyler/erkek kardeşler) onaylamadığı için engelleniyor. Nazım Hikmet’in “yeri öküzümüzden sonra gelen” dediği kadınlara, sol jargonda bile “kadınlarımız” deniliyor. Kadına ilişkin her şey namus sorunu addediliyor. Kadının aciz, zayıf (narin diyerek bunu kompanse ederler genelde), duygusal gibi sıfatlarla erkeklerle eşit olamayacağını vurgulayan kültür, dominant. Kadın için en ideal olanın, onu korumak olduğunu ileri süren bu anlayış, tabiatıyla onun özgürlüğünün de “o güvenlik için” bir tehdit olacağından hareket ediyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama ter sorundan dolayı uzatmak istemiyorum.

Çocuklarımızı cinsiyetlerine göre daha az veya daha çok sevmediğimize göre, neden onlara birbirinden farklı gelecekler, statüler, az veya çok özgürlük dağıtıyoruz? Bu adil mi? Daha da önemlisi, bu doğru mu? Kadının özgürleşmesi kimi tehdit ediyor?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin