Kaç gönül fethetti, kaç yürek titretti: Monna Rosa’nın öyküsü

SANAT | M. NEDİM HAZAR 

1950’lerde İtalya’daki küçük bir adadayız. Dünyaca ünlü Şilili komünist şair Pablo Neruda, siyasi sebeplerle ülkesi dışında yaşamak zorunda kaldığı sürenin küçük bir kısmını burada geçirir. Mektuplarını taşımakla görevli postacı naif Mario, Neruda’yla kısa zamanda mesafeli bir dostluk kurar. Usta ozanın verdiği tüyolarla hem içindeki şairi ortaya çıkarır hem de esmer güzeli Beatrice’in kalbini kazanmıştır. Ancak aşk kolay değildir ve sıradan bir postacı olan Mario tıkanmıştır. Aralarında şöyle bir diyalog geçer…

Mario: Sevgili şair ve yoldaş beni bu derde bulaştırdınız, şimdi de siz çıkaracaksınız. Bana kitaplar verdiniz, dillimi zarf yalamaktan fazlası için kullanmayı öğrettiniz. Aşık olmam sizin suçunuz.

Neruda: Hayır. Benim bununla bir ilgim yok. Sana kitaplarımı verdim ama şiirlerimi aşırmana izin vermedim. Meğer Matilda için yazdığım şiiri Beatrice’e vermişsin…

Mario: Şiir, onu yazana ait değildir; ona ihtiyacı olana aittir.

Güzeller güzeli İl Postino filminde geçer bu sahne.

Movie Review: 'Il Postino' Was A Labor Of Love | KMUW

Aynı dönemde, yani 1952 yazında, bambaşka bir coğrafyada bambaşka bir aşk şiiri öyküsü yazılır. İsmi Monna Rosa.

Sezai Karakoç’un henüz üniversite öğrencisi iken yazdığı ve on yıllar boyu kuşaktan kuşağa fanzinler ile ulaşan Monna Rosa için en az şiir kadar ilginç söylence efsaneler uydurulmuştur.

Bunun en önemli sebebi şairin bu konuda ketumluğu ve şiiri yaklaşık 40 yıl hiçbir kitabına koymamasındadır. Yani Monna Rosa yayınlanmamış en meşhur şiiridir şiir tarihin.

Karakoç’un 19 yaşında yazdığı bu şiiri, niçin 1998’den önce kitap biçiminde yayımlatmadığı konusu tıpkı şiir gibi münavebelidir. Şairin bu tehiri niye yaptığı tam olarak bilinmese de, bu şiirin en azından şairin hayatını etkileyip değiştirdiği kesin bilgidir.

Monna Rosa yıllar yılı gençlerin elinde ve dilinde adeta bir gönül fethedici anahtar olarak dolaşır. Belki on binlerce genç, gönüllere sızar bu mısralarla…

En başta imkansız bir aşk vardır ve efsane bir gerçeklik ile “şairi şöyle yaşamış, böyle yapmış” fısıltılarıyla okunur hep Monna Rosa. Efkar ve melankolinin başta hiçbir lirik metinde bu kadar etkili olduğu söylenemez sanırım. Melankoli satırlardan iliklere kadar sızar adeta.

Açıkçası şiiri yazdığı sene 19 yaşında olan Sezai Karakoç’un ömrü boyunca hiç evlenmemiş olması, duman tüten bu mekanda bir dönem alevlerin olduğunun da göstergesidir.

Sezai Karakoç'un hayatı - Galeri - Kültür Sanat

Ki meşhur Ece Ayhan’a göre, pingponglu bir aşk kırgınlığıdır Karakoç’u Mecnun eden. Şöyle der: “Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi Karakoç.”

Karakoç ise yıllar yıllar sonra yine alabildiğince ayrıntı cimriliğine girerek aktarıyor şiirin yazım hikayesini:

“19 yaşındaydım. Heyecanlı bir genç. Şiirde yeni bir dönem başlamıştı. Ölçüsü olmayan vezinsiz, kafiyesiz şiirler yazılmaya başlanmıştı. Hece ölçüsü de bitmişti. Serbest şiir yazılıyordu. O dönemin bu serbest şairleri, eski dönemleri kötülüyordu. Tabi isterdim ki öz edebiyatımız olan divan edebiyatı ile yazılabilsin şiirler. Ama tek başıma ben aruzu getiremem ya. Aruzu geçtim hece de gidiyordu artık. O dönem dedim ki hece ile bir şiir yazayım. Bu serbestçi şairler divanla dalga geçiyordu. Gül bülbül, gül bülbül başka bir şey yok, diyorlardı.”

Anlaşılıyor ki, genç şair aşktan önce bir inat ve karşı duruş için almıştı kalemini eline.

Peki Neden Monna Rosa ve şiirdeki en önemli ayrıntı olan akrostişin hikayesi nedir?

Şiir üzerine kafa yoranlar, yorumcular biraz da metazori yaparak Monna Rosa ismi hakkında öyle şeyler yazarlar ki, şiiri de Karakoç’u da aşıp neredeyse arşa ulaşır!

Bazı bölümleri Anadolu’da geçen ve tasavvufi bir boyutu olan bir şiirde sevgiliye yabancı bir ad verilmesi tüm eleştirmen ve şiir kamuoyunu şaşırtmıştır. Ancak Rosa’nın Latincede gül anlamı taşıdığı bilinince hemen divan edebiyatı akla gelir. Zira Gül, divan edebiyatının başlıca imgelerindendir ve gülün çağdaş Türk şiirinde Osmanlı medeniyetinin kültürel birikimini temsil eden bir imge olduğu söylenebilir. Sezai Karakoç birçok eserinde gül imgesini kullanmıştır. Monna Rosa adlı şiirde gülün Latincesini kullanması genel olarak Karakoç’un ilk eserlerinde bulunan, birçok eleştirmenin onu İkinci Yeni akımın içinde değerlendirmesine neden olan, kapalı ve saydamlıktan uzak öğelerin yoğunluğu çerçevesinde değerlendirilmelidir, filan gibi şeyler yazılır. Oysa mesele çok daha yalın ve basittir.

Dinlemeye devam ediyoruz Karakoç’u:

Sezai Karakoç siyasi şair | Kültür-Sanat Haberleri

“O dönemde şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Bir de bu serbestîler gül ile dalga geçince ben de ‘Monna Rosa’ koydum şiirin adını. Tek gül anlamında bir şey. Tamamıyla kendimi denemek için yazdım şiiri. Akrostiş şiir yazma modası vardı bir de. Genç şairler çok hevesliydi akrostiş şiirler yazmaya. Ben de gencim tabi, hem hece ölçüsüyle olsun hem de akrostiş olsun diye bir şiir de ben kaleme aldım. Okuldan bir arkadaşımın ismiyle yazdım.”

Burada ikili bir durum var. Ya şair başkalarının özelini hemen terk etmeleri için meseleyi basitleştirip, sıradanlaştırıyor ya da her şey gerçekten çok basit. Muazzez Akkaya da tesadüf ve inat, Monna Rosa ismi tercihi de…

Yine gizemli bir durum anlayacağınız. Ve başlarda birkaç yakın arkadaşı dışında kimsenin haberi yok şiirden. Önce bir piknikte arkadaşları arasında okuyor. Bunu dinleyen bir arkadaşı şiirden dönemin Hisar dergisine bahsediyor.

Meselenin o cephesinden, Hisar dergisi kurucusu ve yönetmeni şair ilhan Geçer yayımlanma öyküsünü şöyle anlatıyor:

“Mülkiye öğrencisi bir şair delikanlı ‘Mona Rosa’ adlı bir şiir getirdi bize. Şiir güzel ama çok uzun, tam on dört bağlamdan, on dört beşlikten oluşuyor. Kıt olanaklarla çıkarıyoruz Hisar’ı. Sayfa sayımız sınırlı, koymamız gereken başka şiirler, başka yazılar var. Rica ettik, ‘kısaltman mümkün mü, ya da biz kısaltabilir miyiz?’ dedik. Diretti: ‘Hayır, ya verdiğim haliyle yayımlayın, ya da hiç yayımlamayın!’ Çaresiz, olduğu gibi yayımladık. Sonradan öğrendik, meğer her bağlamın, her beşliğin ilk dizesinin ilk harfleri beşlikler arasında akrostiş oluşturuyormuş: Muazzez Akkaya’m.”

muazzez akkaya yaşıyor mu |

Aslında mesele tam olarak böyle değildir. Karakoç’a kulak verelim:

“Piknikten bir gün sonra, bizimle birlikte kır gezisine katılan 3. sınıflardan bir arkadaş vardı, yanıma geldi. Kendisi mülkiyede Yeşilay başkanı idi. Ben de içkiye karşı diye severdim bu kişiyi. Bu geldi ‘Sezai o şiiri rica edebilir miyim’ dedi. Verdim ben de. Aradan on ya da on beş gün geçmedi dönemin Hisar Dergisi yöneticileri geldiler. Beni çağırttılar okuldan, oturduk konuştuk. O arkadaş şiirimi bunlara ulaştırmış. Şiirimi çok beğendiklerini söylediler, bir de ya acaba şurasını şöyle mi değiştirsek böyle mi yapsak diye bana soruyorlardı.”

Klasik şair kibri deniler şeyin tezahürünü görmekteyiz anlayacağınız. Ki zaten Karakoç da olayın farkında:

“Şiir güzel de bunlar büyük edebiyatçılar ya illa bir yanlış bulmaya çalışıyorlar. Şiirin yayınlanması konusunda hiçbir şey konuşmadık ki, ben şiirimin yayınlanmasını asla istemiyordum. Ama 1952 Haziran’ında Hisar Dergisinde şiiri yayınladılar. Bana yayınlanmasından bahsetmediler. Çok beğenildi şiir. Sonra Hisar’a birkaç şiir daha verdim sonra da vermedim. Çünkü fikirlerime uymayan bir dergiydi sadece edebiyat yapıyorlardı. Şiir yayınlandı elden ele dağıldı…”

Monna Rosa oku yaydan çıkmış gönüllere saplanmaya başlanmıştı.

İşin ilginç tarafı ise tam 30 yıl kimse şiirdeki akrostişi fark etmemişti, diyor Karakoç…

Öyle midir, bilmiyoruz:

“Şiiri herkes çok beğendi. Ama kimse 30 sene boyunca akrostiş olduğunu fark etmedi. Ben şiirimi kıta olarak yazdığım için kimse anlamamıştı akrostişi. Bir gün Hisar Dergisi kapanınca, Hisar Dergisini anmak isteyenler bir araya gelmişti Ankara’da.  O buluşmada Hisar Dergisinin sahibine bir arkadaşı benim şiirim üzerine konuşulurken ‘o şiir akrostiş’ demiş. Tabi Hisar’ın sahibi şaşırmış ‘ya olur mu öyle şey’ diye. 30 yıl sonra tartışmaya başlamışlar. Hadi şiire bakalım demişler. Sonra incelemişler akrostişi fark etmişler tabi.”

Dergi sahibi sonraki yıllar boyunca “o şiir akrostiştir” filan deyip sağa sola hava atar ama o da 30 yıl sonra başkasından öğrenmiştir meseleyi.

Peki şiirin yazıldığı kişi?

Yani Muazzez Akkaya cephesinde durum nasıldı?

Yunus Emre Tozal ar Twitter: “Garanti Bankası reklamında oynayan Muazzez  Akkaya: O şiir (Monna Roza) gençlik tutkusuydu, devam ediyor mu bilmiyorum  http://t.co/AkQH1UyY”

Onun haberi var mıydı böyle bir şeyden? Dahası Monna Rosa için anlatılan efsanenin ne kadarı gerçekti?

Öne Muazzez Hanım’dan öğrenelim meselenin gerçeğini:

“Ben o şiiri… Yazılmış benim hiç haberim bile yoktu, hatta Altan Öymen’in eşi Aysel bir sınıf aşağıdaydı sanırım. O söyledi ‘Sınıfınızda çok güzel şiirler yazan birisi var’ diye. Ben de öyle şiirlerle falan aram yoktur, matematiğe daha ilgiliydim. Derken açığa çıktı. Çok fazla üzerime düştü bilmiyorum, biraz tutku halini aldığı, onun da bu şeye saplanmamasını arzu ederdim. Saplantı haline gelmemesini isterdim… Kendisi bir hayat kursaydı daha mutlu, huzurlu olurdum. Çok şiirler verdi, ne bileyim yazılar verdi, kitaplar verdi, ama yakınlık duyamadım…”

Bu kadar, hepsi bu….

Efsane meselesini ise yine birinci ağızdan, Sezai Karakoç’tan dinliyoruz:

“Şiirin akrostiş olduğu çözüldü. Sonra da herkes bir rivayet uydurdu. Şiiri mülkiyede okumuşum da birisi intihar etmiş. Ne şiiri mülkiyede okudum. Ne de birisi intihar etti. Şairinin reddettiği şiir diyorlar. Hepsi uydurma. Birisi benim yüzümden intihar etse ben yaşayabilir miyim? İşte böyle bir daha bu şiirle ilgili hiçbir şey söylemeyeceğim ilk ve son…”

“Hepsi uydurma…”

Sanırım sihirli cümle buydu.

Şiir severlerin zihinlerin tamamladıkları bir öyküye dönüşmüştü Monna Rosa. Karakoç bunlara zerre miktar katkıda bulunmamıştı ama belki de susarak efsanenin dallanıp budaklanmasına vesile olmuştu…

Ancak Cemal Süreya, bambaşka şeyler anlatır bu konuda ve sanki Karakoç’un meseleyi aydınlığa kavuşturmaktan ziyade üzerine örtmek için masum hamleler yaptığını hissederiz.

Cemal Süreya’dan okuyalım:

“Bilirsiniz (!) güzel kızlar Mülkiye’yi kazanamaz. Geyveli bir kız vardı sınıfımızda, Muazzez Akkaya. Güzelce. Neşeli. Konuşkan. Az konuşan, durgun, içe dönük, Diyarbakırlı taşra çocuğu Sezai’yi onun bu şen şakrak hali çekti. Eğlenmeyi, dans etmeyi, gülüp oynamayı seven bir kızdı. Onu hiç elinde bir kitapla görmedim. Şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu. Umurunda olmadı Sezai’nin aşkı. Hoş Sezai de peşinden koşmadı. Bilirsin düşkündür onuruna. ‘Mona Roza’ şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömdü.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin