Jallikattu, Linç Kültürü ve Hırs Kulesi

YORUM | UĞUR TEZCAN

Ara ara filmlere dayalı yazılar ve yorumlar yazmayı severim. 2019 Hint Sineması yapımı ‘Jallikattu’ da bunlardan birisi olacak bugün. Bu tür yazılar yazarken bazen yazar olarak filmin senaryosuna bizzat işlenmemiş birtakım duygu ve düşüncelere de işaret ettiğiniz olur. Geçenlerde kısa bir videoda görmüştüm; çok sis alan bir beldede havadaki su buharını toplayıp suya çeviren perde şeklinde düz paneller aracılığıyla su topluyorlardı ve bu suyu su kıtlığı olan alanlarda sulama amaçlı olarak kullanıyorlardı. Yazarlık da bir bakıma bu demek değil midir? Havadan nem kaparcasına; gözlemlenen her hadiseyi, hissedilen her algıyı ilham damlacıklarına dönüştürme işidir yazarlık.

İşte bunun gibi bazen öyle olur ki hakkında yorum yazdığınız filmin belki de hiç o şekilde bir mesaj verme gayreti olmamıştır; fakat filmi oluşturan kareler, kullanılan dekor, seçilen mekan ve karakterler, kamera açıları ve ışıklar, müzik ve olayların kurgu şekilleri sizin ruh ve zihin dünyanızın panellerine çarptığında değişik anlam damlaları şeklinde düşerler his bahçelerinize!

Jallikattu filmi bunun aksine olarak zaten bu yazıda resmetmeye çalışacağım mesajların önemli bir kısmını vermek üzerine kurgulanmış bir film. Ben onların da biraz ötesine sarkacağım ve kendime ait hisler ilave edeceğim o tabloya. Genelde Hint filmleri uzun metrajlı olsalar da, bu film; sinematoğrafisi, senaryosu ve müziği açısından son derece başarılı kısa bir Hint filmi. Hatta bu başarısına ilave olarak Batı dünyasında diğer toplumlara ait karakter analizi veya eleştirisi yapan filmlere ödül verme şeklinde bir eğilim olduğu dikkate alınırsa Jallikattu’nun Batı sinema sektöründe de ilgi göreceğinden ve ciddi ödüller alacağından eminim.

Jallikattu ifadesinin Hindistan’da yaygın olan ve kalabalığa salınan hörgüçlü bir Hint öküzünün hörgücünden yakalanmaya çalışıldığı bir oyun olduğunu bu film vesilesiyle araştırınca öğrendim. Filmde zaten kurgu olarak, kesilmek üzereyken kaçan azgın bir öküzün küçük kırsal bir kasabada yarattığı kaosu izliyorsunuz. Bunun yerel halkı nasıl büyük bir kovalamacanın içine çektiğini  ve onların buna tepki veriş biçimlerini ele alan sürükleyici bir kompozisyon sunuyor bizlere film. Bunu yaparken de geniş kapsamlı toplumsal mesajlar vermeye çalışıyor.

Bir saatin tik tak sesleri eşliğinde başlıyor film. Zamana veya gündelik yaşamın sade akışına dair bir atmosfere gireceğinizi anlıyorsunuz hemen. Filmin sonuna geldiğinizde zaman kavramının ve zamanın akıcılığına rağmen erkekler temelinde tarih boyunca insanoğlunun sergilediği vahşi duyguların, reflekslerin ve nefsaniyetin hiç değişmediğini tekrar hatırlıyorsunuz. Film başarılı bir şekilde, sade yaşamıyla ve samimi-saf görünen haliyle küçük kırsal bir Hint kasabasını saatin tik takları eşliğinde göstererek başlıyor. Film ilerledikçede o safiyetin altında aslında büyük bir kaosun, öfkenin, cehaletin, sistemsizliğin, hırsın ve bencilliğin gizlenmiş olduğunu görüyorsunuz. Öküzün boynuzları sanki o masum görünen samimiyetsizlik perdesini yırtıyor ve altındaki gerçek; yabani ve azgın linç kültürünü ortalığa saçıveriyor. Filmde bir bahçıvan, onunla eski bir davası olan avcı bir adam, nişanlanmak üzere olan bir kız başrollerde görünselerde; film başarılı bir şekilde sadece bu kişiler üzerine konu bina etmeyor. Aksine yan oyunculara ve yüzlerini göremediğiniz kalabalık yığınlar halinde koşuşturan diğer insanlara kadar herkese bir öznellik yüklüyor. Ekranda gördüğünüz her bir karakter, insan doğasının vahşiliğini sergileme noktasında temsilcilik üstleniyorlar. Hangi oyuncuya odaklansanız filmin amacını onların tavır ve davranışlarında okuyabiliryorsunuz neredeyse.

Normalde sağlıklı tepkiler veren bir toplumda kaçan bir hayvanı yetkililere bildirirsiniz ve az sayıdaki insanla belli aletler kullanarak ve sistemli hareket ederek ufak çaplı bir operasyon yapar ve sorunu çözersiniz. Oysa filmde şehrin ileri gelen kişilerinden birinin kızının nişanında kullanılacak olan öküzün kasabın elinden kaçtıktan sonra birkaç bahçeye verdiği zarar üzerine gelişen olaylar akıcı bir şekilde ele alınıyor. Kasabadaki tüm erkekler ve olayı duyarak öküzden pay almak için kasabaya akın eden diğer beldelerden insanların, aile-sosyal gruplarının ve çetelerinin de katılımıyla takip tam bir kaosa dönüşüyor. Kaçan bir hayvan kendi haline bırakılsa bir süre sonra acıkacak ve yorulacaktır aslında. Ancak yüzlerce insanın sopalarla, ateşlerle kovaladığı bir hayvanın panik içerisinde kaçması ve kaçarken de etrafa normalden fazla zarar vermesi tabiidir. Köşeye sıkıştırılmış bu korkmuş hayvanın temel bir içgüdüyle kaçarken etrafa verdiği zarar onu yakalamayı ve linç etmeyi göze almış azgın bir topluluk açısından bakıldığında bahçeleri terorize etmek şeklinde algılanabilir. Bu da bencilce bir düşünce tarzıdır ve hakikatten de rasyonaliteden de kopuk ilkel bir davranış biçimidir. Cehalet tabanlı ve sürü psikolojisinin etkisi altında hipnotize edilmiş fertlerin meydana getirdikleri toplumsal linç kültürünün, çözüm üretmek yerine daha yanlış tepkilere ve zararlara sebebiyet vermesi işte bundandır.

Hayvanın peşinden koşuşturan insanların vahşi, düşüncesiz ve grup psikolojisine esir düşmüş halleri, nefes almalarının bile yeri geldiğinde izleyicinin kulaklarına duyurulması, sürekli öfke ve panik halinde dolaşmaları ve birbirleri ile ilişkilerine yansıyan kabalıkları zihinlere işlenmeye çalışılmış. Baştan sona geçen kovalamaca sahnelerinde erkek egemen bir topluluk üzerinden bir topluluğun egosunu, çıkarcılığını, zayıfa karşı baskın gelme (domine etme) haleti ruhiyesini, samimiyetsizliğini ve maço kültürünün baskısını hissediyorsunuz üzerinizde. Eski belgesellerde izlediğiniz ‘et-toplayıcı insanoğlu’ imajı öküzü yakalayınca nasıl yiyeceğine dair planlar konuşan insanların replikleri eşliğinde sunuluyor izleyiciye. Ayrıca, bunun topluma yansıyan izleri de baştan sona kinayelerle dolu olan senaryoya işleniyor.

Mesela, kendisine tacizde bulunan ve kasap abisinin yanında çalışan kişiyi eliyle iten kızın adamın arkasından; ‘’gelirken hayvanın arkasından şu kadar et getirmeyi unutma!’ demesi genelde kadınlara, özelde de Hint toplumunda kadınlara biçilen role de bir gönderme yapıyor. ‘Et-toplayıcı’ erkek son derece vahşi hırsı ve bencilliği ile toplumdaki rolünü oynarken ‘et-pişirici’ kadına karşı sergilediği bencil, kaba, alçaltıcı tavır o ‘önemli’ görevin çarkları altında önemsizleştiriliyor ve kadın kendine biçilen bu alçaltıcı rolü benimsemeye, kabul etmeye zorlanıyor. Film, erkek egemen-maço toplumun vahşiliği, rasyonaliteden uzak azgın tavırları, ilkel tepkileri ve grup psikolojisine nasıl esir düşebildiği üzerinden mesaj vermeye çalıştığı için kadını özellikle ikinci plana itiyor. Hiç bir kadını öküzün peşinden koşturmayıp erkek egemen maço kültürünü nazara vermek suretiyle onun kadına bakış açısını nazarlara veriyor. Filmde, dövülen ve evde kocasıyla tartışan kadın imajı da bu role ilave olarak eklemleniyor ki bu üç boyutun da günümüz Hint toplumunda önemli kodsal yansımaları mevcut.

Hayvanın peşinden koşturup duran erkeklere dönelim tekrar. ‘Hayvanı ben yakalayacağım’ veya ‘yakaladım’ dedirterek ana karakterler üzerinden erkeklerin sürekli bir ego tatmini, zayıfı domine etme içgüdüsü, gurur ve hırs peşinde koşuyor olmaları resmedilirken başarılı bir şekilde bu duyguların oradaki tüm erkekler üzerinde nasıl (adeta bir virus gibi) hızlıca yayılan zehirleyici bir etkisi olduğu da irdeleniyor. Bu yapılırken de aslında bir noktaya daha temas edilmiş oluyor ki o da şu:

Öküz kaçarken bir kaç bağa ve bahçeye zarar verdiği için sanki o kadar insanın o zararı önlemek adına öküzü yakalamaya çalıştığını zannediyorsunuz. En azından o insanlar dışarıdan görüldüğünde böyle (kutsi) ve toplum menfaatine dönük bir amaç yönünde öküzü kovaladıkları duygusu eşliğinde resmediliyorlar. Dikkatlice analiz ettiğinizde ise gerçeğin öyle olmadığını, içlerinden bir kısmının sırf ego ve kişisel gurur amaçlı hareket ettiklerini, bir kısmının sırf hayvanın etinden pay almak için çabaladığını, bir kısmının da sırf kabilecilik-grup aidiyeti üzerinden ortak hareket ettiğini görüyorsunuz. Kimbilir en arka plandaki karakterleri bile öne çıkarsanız ve onların gerçek hayattaki izdüşümlerini bir karakter analizine tabi tutsanız onların amaçsız bir şekilde sadece toplumsal tepkiden-hareketten ayrı kalmamak adına, bilinçsiz-amaçsız refleksler neticesinde orada olduklarını bile görebilirsiniz.

Bu asli amaçlara ilave olarak filmde İkinci ana karakter rolünde olan avcı lakaplı kişi üzerinden de bir mesaj veriliyor. Normalde, eskiden kliseden ağaç çaldığı için hapis yatan ve sevdiği kızı kasaba kaptıran bu adam da belki elinde silahı veya namı olduğu için bu sürek avına davet ediliyor kasap hazzetmesede. İlk bulduğu kaos ortamında öç almak üzere kasabı öldürmeye çalışan bu adam şu sözleri sözlüyor: Ben aslında öküzü yakalamak için katılmadım. Sadece seni öldürmek için katıldım!

Kasabanın Hintli Katolik rahibi azgın ve öfkeli adamları ilk gördüğünde onları sukünete davet ediyor ve ‘’küfürlü konuşupta tabiata kötü etki etmeyin!’’ tarzında bilgece sözler sözlüyor. Fakat iki saniye sonra öküz gelip kendisine ait bağdaki bitkileri ezip geçtiğinde ise aynı papaz bu sefer birkaç dakika boyunca küfürler savuruyor ve hemencecik sürek avının önemli bir karakteri haline geliveriyor! İnsanlara hikmetli sözler sözleyen bir din adamının kendi çıkarları zarar gördüğünde hemen nasıl da avcı bir ‘şövalyeye’ dönüşebildiği filme güzel bir ironi ve derinlik katıyor.

Filmde dikkatimi çeken bir ders de aslında birbirinden hiç hazzetmeyen, birbirleri ile yarış halinde olan grupların-çetelerin-kabilelerin öküz peşinde koşarlarken film boyunca nasılda hep birlikte hareket ediyormuşçasına görünmeleri oldu. Bu grupların hepsi beraberce, ellerinde meş’alelerle sağa sola koşuşturup duruyorlardı. Hatta öküz (ikinci kez tekrar kaçmadan evvel) içine düştüğü derin bir kuyudan çıkarılırken bu grupların sergiledikleri ortak ve senkronize hareket tarzı son derece ilginç bir seyir tablosu oluşturuyordu. Amaçlarına kavuşmak için el birliği ile ağaçları bencilce kesip kaldıraç sistemi inşa ettiler azimle ve hırsla. Öküz, ellerinden tekrar kaçıp bataklığa saplanacağı ana kadar da ellerinde meş’alelerle hep birlikte koşuşturmaya devam ettiler.

İşte bu da bizi filmin en vurucu ve güzel sahnesine; benim ‘hırs kulesi sahnesi’ olarak tabir ettiğim sonuna getiriyor. Bataklığa saplanan öküz artık hareket edemez haldedir ve avcıyı öldüren kasap ilk yetişen kişidir. Zor hamlelerle öküzün boynuzlarını tuttuğunda diğer insanlar da yetişirler ve öküzü sahiplenmek için onunla mücadeleye girişirler. Kasabın ‘onu ilk ben buldum, bana ait!’ şeklindeki domine etme refleksi hırstan gözü dönmüş kalabalıkları durdurmaya yetmez; aksine gölerini daha da döndürür. Herbiri bataklığın çamurlarına bulanmış insanlar düşüncesizce birbirlerinin üzerine atlamaya başlarlar. Kısa bir süre içinde vücutları çamura bulanmış yüzlerce insan artık yüksekçe bir et yığını oluşturmuşlardır. Her gelen diğerinin üzerine basarak bu kulenin en üstüne çıkmaya çalışacak ve bir sonrakinin altında kalacaktır. Bu sahne bana, sanki ne olduğunu idrak edemese de hedef diye belirlediği bir kazanıma, çıkara doğru koşarken diğer insanları hiç önemsemeyen, onların altta ezilmeleri pahasına kendi ayakları altında ezilmesinde hiç bir beis görmeyen, yani toplumun kendi dışındaki hiç bir ferdi için empati beslemeyen düşüncesiz ve bencil insanlarını hatırlattı. Öküz, üzerine çöken insanların ağırlıkları karşısında artık çoktan batmış, kasap da artık altta kalan diğerleriyle beraber son nefesini vermek üzeredir.

İşte kişisel çıkar ve bencillik hırsıyla gözleri dönmüş, rasyonaliteden kopmuş; adeta hırsları tarafından hipnotize edilmiş kalabalıkların film boyunca yanyana birlikte çalışıyormuş görüntüsü vermeleri aslında aldatıcıdır. Onlar gerçekte yanyana koşarlerken bile aslında sürekli birbirlerinin çıkarlarına karşı dürtüsel bir mücadelenin içindedirler. Öküz yakalanıpta iş artık paylaşma aşamasına geldiğinde bu azgın ihtiras ve vahşi tabiat kendisini bile yok etme pahasına bir hırs kulesi inşa etmiş ve o hırs kulesi sembolüne dönüşmüş insanlık/toplum topluca kendini oluşturan tüm fertleriyle beraber bataklıkta bir ölüm kulesi oluşturarak batışa geçmiştir.

İşte bu nedenle de tüm bu mücadeleler süregiderken film boyunca işlenen ana tema; aslında vahşi-azgın hayvan (beast) olanın insan olduğu hakikatı ve erkek egemen toplumun temsil ettiği gözü dönmüş hırs ve vahşiliktir. Bu tema erkek egemen toplumun eleştirisi üzerinden bir kanaviçe gibi işlenmiştir senaryoya. Mesela, öküzün ayak izi ile insanın ayak izi bir sahnede çamur üzerinde yanyana resmedilmektedir. Sonra, kuyu etrafında meş’aleleri ile toplanan insanların yukarıdan verilen görüntüleri bir öküz başına benzetilmektedir. Ayrıca, köyün bir yaşlısının ‘’burada eskiden hep filler, kirpiler vardı. İnsanlar geldi… ama hayvanlar hala var… Şu adamlara bak, iki ayaklı yürüyebilen; ama onlar da hayvan (beast)… sözleri senaryonun bu genel mesajına ışık tutmaktadır. Film boyunca sürekli olarak bir ‘et-toplayıcı’ kültür ve yabanilik nazara verildiği için senaryoyu izlerken hep o belgesellerde izlediğimiz mağara adamları gelmişti aklıma. Yönetmen de zaten bunu kurgulamış olacak ki filmin son sahnesi bana güzel bir sürpriz yaptı ve bir grup ilkçağ mağara adamının, öldürülen bir hayvanın etrafında yaptıkları et paylaşımı kavgasının gösterilmesi ile son buldu!

Kısmetse sonraki bir yazıda bu mesajları derleyip günümüz Türk toplumuna da aynı dürbünle bakarız!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin