Sis etkisi

YORUM | BEDRİ ÖZDEMİR

Bu aralar kime rastlasam ya kendini resetlemekten ya bir şeyleri unutmaya çalışmaktan yahut artık hiçbir şeyi hatırlayamamaktan hatırlamayı da istememekten dem vurmakta. Sebeplerini sormuyorum tabiî ki. İfritten günler, ifritten hadiseler, ifritten yüzler… Koskoca bir kaos var demek ki ortada, bütün toplumu yutan bir kaos. Peki, ne olacak!

Meseleye belki de biraz Toplumsal Bellek kavramı içinde bakmayı denemek lazım: Algıları bireysel olarak gören Maurice Halbwachs, belleğin iletişim aktivitesi içinde var olduğunu ve canlı kaldığını iddia ederek Toplumsal Bellek kavramını ilk defa ileri sürmüştür. Halbwachs’ın izinden gidersek bellekteki unutmaların, kesintiye uğramaların, çerçeve değiştirmesinin arkasında iletişimin kesintiye uğradığı durumları görebiliriz.

Jan Assman, toplumsal belleğin ana gücü olan hatırlama figürlerini; zamana/mekâna bağlılık,  gruba bağlılık ve tarihin yeniden kurulması ilkeleri içinde değerlendirir. Kısa söylemek gerekirse, bir toplumsal belleğin özünde ortak yaşanan bir zaman, bir kimlik inşa eden mekân, ortak anı ve duygu birlikleri içinde sürekli yeniden inşa edilen bir tarih düşüncesi olduğu görülüyor.

Kavramın detayları uzun. Bilenler bilir. Biz o zaman asıl soruya gelelim; yani “millette kimlik ve bellek duygusu uyandıran zamana ve mekâna sis çöküverirse ne olacak” sorusuna. Yani “devletin kurumlarına, inanç ve eğitim müesseselerine, taşa toprağa, köye kente kopkoyu bir sis çöküverirse bellek nerelerde çöküntüye uğrayacak ve nerelerde unutmaya ve yalpalamaya başlayacak” sorusuna.

SİS İNSANLARIN ALGISINI BOZAR

Şimdi bir başka örneğe gitmeme izin verin: 1955’te Alain Resnais tarafından yönetilen Gece ve Sis belgeseli, Nazizm’i ve soykırımı anlatır. Belgesel ele aldığı konu kadar adıyla da ilgimi çekmişti. Resnais çalışmasına verdiği adda zaman ve mekânın karartılması sonucu bizi belleğin çöküşüne götürecek yığınla yol var. Siste kitlelerin algısını bozan onu işlemez hale getiren bir şey var.

Bilge Karasu’nun 12 Mart’ı yazmak için yola çıktığı ve yazım sürecinde 12 Eylül’e de şahitlik ettiği romanın adı da sise benzer şekilde Gece’dir. Gecenin işçileri vardır orada. Akşam saatlerinde ortaya çıkarlar. Vazifeleri geceyi hazırlamak ve insanları geceye hazırlamak olan işçilerdir bunlar. Yeni yeni ürküntü yöntemleri bulmanın peşindedirler. Doğaçlama bir hukukun kuluçkasında Kafkavari korkular üretirler. Bu korkular öylesine büyür öylesine büyür ki kendileri bile bu gizden ürküntü duyarlar.

SİS KÖTÜLÜĞÜN RAHMİDİR

Zülfü Livaneli’nin yazıp yönettiği Sis filmi ise bir darbe gecesinin sonunda marşların eşliğinde uyanılan bir sabahla başlar. Ortalık pusludur ve bu kasvet film boyunca uzar gider. Hâkim Ali Fırat’ın iki küçük oğlu sisli bayram sabahında olan biteni anlamaya çalışmaktadırlar balkondan. Zamanla beraber gecenin işçileri bu iki oğlu da kuşatır ve iki karşıt fikre sahip olurlar. Sisli bir gece kardeşlerden biri öldürülür. Filmin kahramanları gibi izleyici de katilin ise diğer kardeş olup olmadığını düşünür. Cevabı yoktur bu acı sorunun. Kuşku dağları, sis ise bütün hayatı kuşatmıştır. Sis filminin sorusu da tıpkı Casablanka’daki Ilsa’nın samimi olup olmadığı sorusu gibi sürüp gitmiştir. Neticede Casablanka da bir sis ile başlar ve sis ile biter ve sisin bir cevabı hiçbir zaman olmaz.

Sis aydınlığın ve hakikatin kalın örtüsü olduğu kadar ucubenin vahşetin ve canavarlaşmanın da rahmi olur Darabont’un Öldüren Sis filminde. Şehri koyu bir sis kaplar ve bu sisin içinden o güne değin hiç rastlanmamış yaratıklar, canavarlar çıkar. Devasa böcekler, ahtapot kollu canlılar akla hayale gelmedik ne varsa sahnededir. Sis bir plasenta gibi sarar ve besler korku canavarlarını. Olayları sisin içinde bir türlü anlamlandıramayan insanlar intiharın yolunu seçmeye başlamışlardır. Filmin sonunda hem de hiç beklenmedik bir anda sisle beraber bu karanlık dünya da çekilir gider. Geride ise yıkımın, vahşetin telafi edilemez acı tablosu kalmıştır.

SİSTE İNSANLAR KORKUYLA KUŞATILIR

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Başlığı Umberto Eco’dan ödünç aldım. Eco Anlatı Ormanları kitabında Sis Etkisi’nin gerçekten çok kurmacayla izdüşümünü inceliyor. Çünkü sis gerçekten çok kurmacanın dünyasına dâhildir. Siste sanallık/algı hakikate üstün gelir. Gülün Adı romanı da ilginç biçimde sis ile başlayıp sis ile biter. Sis, eserin kurmaca gücünü beslediği kadar ortaçağın karanlığını hissettirmesi bakımından da başroldedir bu eserde. Sis, yaratık ruhlulara yaşama imkânı verir. Siste insanlar korkuyla kuşatılarak sindirilir. Bu yüzden sisle başlar en zor dönemler, sisin içinde hayat bulur.

Ama sonuç hep aynıdır: Hayat kurmaca gibi sürüp gitmez. Sis bir gün silinir ve arkada o korkunç yıkım görülmeye başlar.

Sisin dağılmadığı ama yıkımın çoktan fark edildiği günlerdeyiz.

Kendi sesine hayranlıkla başlar sis. Kendi doğrularının tek olduğuna inanmakla. Kendisinin dışında herkesi yanlış görmekle… Uyaranları duymamakla, ikaz edenleri görmemekle hatta tutup onları cezalandırmakla başlar. Öyle olduğu için de; “Burada bizden habersiz yaprak kıpırdamaz!”, “Bu uçağa binecekleri biz ayarlarız!”, “Benim olduğum yerde ekmek yedirmem!” cümleleriyle seslenen her ağız bir sis davetkarı sayılabilir.

İşin kötü yanı ise söyleneceklerin çoktan söylendiği, akil seslerin çoktan susturulmuş olduğudur.

Şimdi zihinler darmadağın. Ortak bellek sayılabilecek ne varsa anlamını yitirmiş o da değilse aşındırmış durumda. Unutmanın arandığı yahut bir şekilde yaşandığı günlerdeyiz. Her ne halde olursak olalım bu sis dağılıyor ve hep beraber sisin yıkımını izleyeceğiz, başka yapacak ne kaldı ki!..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin