İttihatçı-İslamcı bir sadrazam: Said Halim Paşa

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

İttihat ve Terakki genellikle Türkçü olarak bilinse de genel yapısına bakıldığında Türkçülüğün yanında Osmanlıcı ve İslamcı fikirleri savunan üyelerinin hatta önde gelenlerinin olduğu bir gerçektir. Dönemin özelliğine göre bu politikalar öne çıkarılmış veya ikinci planda kalmıştır.

İttihat ve Terakki’nin fiilen iktidarda olduğu 1913-1918 yıllarında, 1917’ye kadar sadrazamlık görevini “İslamcılık” düşüncesinin önde gelen ideologlarından Prens Said Halim Paşa üstlenmiştir. Onun başbakanlığı, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişi ve Ermeni tehciri gibi felaketlerin yaşandığı bir dönem olmuş, Paşa’nın hayatı da Bahaeddin Şakir ve Talat Paşa gibi Ermeni suikastçıların tabancasından çıkan kurşunlarla sona ermiştir.

ABDÜLHAMİT’E MUHALİF

Kahire’de 1864’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu olarak dünyaya gelen Said Halim, eğitimi sonrasında Abdülhamit tarafından “sivil paşalık” verilerek Şura-i Devlet azalığına tayin edildi.

Sonrasında başarısından dolayı terfi ettirilerek “Rumeli Beylerbeyliği” payesi verildiyse de dönemin jurnalcileri tarafından evinde “evrak-ı muzırra” bulundurduğu şikâyetiyle takibe alındı ve o da memuriyet yerine Yeniköy’deki yalısına çekilerek kitap okumak ve çeşitli eserleri incelemekle vakit geçirmeyi tercih etti.

1903’te Jön Türklerle ilişkili olduğu gerekçesiyle Türkiye’yi terk etmesi istenince önce Mısır’a sonra da Avrupa’ya gitti. Yurt dışında İttihatçılara para yardımı yapan ve İttihat Terakki’nin genel müfettişliğini üstlenen Said Halim, meşrutiyetin yeniden ilanı sonrasında Abdülhamit tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi.

Paşa, Babıali Baskını sonrasında kurulan Mahmut Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırlığı yaptı ve onun öldürülmesinden sonra sadrazamlık görevini üstlendi.

SADRAZAMLIĞI                  

Paşa’nın sadrazamlık yılları Osmanlı Devleti’nin en kötü dönemlerine tesadüf etti. İttihat ve Terakki yönetimi savaşın başında Almanlarla gizli bir ittifak antlaşması yaptı ve sonrasında Alman gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla başlayan süreç, bu gemilerin Rus limanlarını bombalaması ve Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaşa girmesiyle sonuçlandı.

Paşa, savaşa giriş için beklenmesinden yanaydı. Haberi olmadan yaşanan bu gelişme üzerine istifa kararı alsa da ikna edilerek görevine devam etti. Said Halim, Sebilürreşad’da yayınlanan hatıralarında Rusya başta olmak üzere İtilaf devletlerinin izledikleri politikaların savaşa girmeyi zorunlu hale getirdiğini ve tarafsızlığın mümkün olmadığını ileri sürmektedir.

Said Halim Hükümeti’nin önemli icraatlarından birisi de Ermeni tehciri için bir “Kanun-ı muvakkat” çıkarılması ve Ermenilerin Anadolu’nun çeşitli yerlerinden kafileler şeklinde Suriye’ye sürülmeleri oldu.

Paşa’nın sadrazamlığı sırasında günlük siyasi işlerle ilgilenmediği ifade edilmektedir. Bunun nedeni kendi kişiliği olabilir. Çünkü o siyasi kişiliğinin yanında “İslamcılık” düşüncesinin önemli bir ideoloğudur ve daha çok bu konularla ilgilenmeyi tercih etmiştir.

Elbette önemli bir neden de İttihat ve Terakki’nin “örgütsel” yapısı nedeniyle kendisine sınırlı bir alan bırakılmış olmasıdır. Nitekim devletin savaşa girmesine neden olan olaydan haberden edilmeyen Paşa, savaşın yönetiminde de devre dışı kalmıştır.

Paşa “Başbakan” olsa da İttihatçıların “üçlü triumvirası” Enver, Talat ve Cemal Paşaların kabinede yer almasından dolayı savaşın idaresi Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın, içişleri Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın yetki alanında kalmıştı.

Ayrıca Bahriye Nazırı olsa da IV. Ordu Komutanı olarak Suriye’de bulunan Cemal Paşa bilgilendirilmekte ve görüşlerine başvurulmaktaydı. Bu işleyişe İttihatçıların “komitacı” yapısı ve Teşkilat-ı Mahsusa eklenince Paşa’nın başbakanlığının sembolik düzeyde kalma nedenleri ortaya çıkmaktadır.

Said Halim başlangıçta Hariciye Nazırlığını da üstlenmişken İttihatçıların talebiyle bu görevi Halil Menteşe’ye devretmek zorunda kalmıştır. 1913 ve 1916 kongrelerinde genel başkan seçilmesine rağmen cemiyette ciddi bir gücü olmamış özellikle Talat Paşa ile aralarında huzursuzluklar yaşanmıştır.

Said Halim hakkında doktora tezi olan Hanefi Bostan, Paşa’nın “İttihatçıların kuklası” olmayıp cemiyet içindeki aşırılıkları frenleyerek “üçlü triumvari” arasında bir denge olduğu iddiasındadır. Ancak savaşa giriş gibi hayati bir konuda bile haberi olmadığı ve “İslamcı” ideolog olmasına karşın tehcirde yaşananlara engel olmadığı düşünüldüğünde Bostan’ın bu düşüncesine katılmak mümkün değildir.

Paşa kabinenin başında olmasına rağmen yeterince kendisine bilgi verilmemesinden şikâyet etmiş ve sonunda başbakanlık görevinden istifa etmiştir. Burada asıl soru, bu işleyişe dört yıla yakın bir süre nasıl tahammül ettiğidir. İlginç bir şekilde istifadan sonra da Ayan Meclisi üyeliğine devam etmiş, 1917 Kongresi’nde “Merkez-i Umumî üyesi” seçilmiş ve partiyle bağını koparmamıştır.

BATILILAŞMA SORUNU

Said Halim Paşa, İslamcılık düşüncesinin farklı bir ideoloğudur. O hem siyasetçi hem de fikir adamı olarak birikim ve tecrübesini birleştirerek İslamcılık hakkında eserler vermiştir. Onun diğer özelliği de Batı’yı görerek değerlendirmelerini buna göre yapmasıdır.

Eserlerinin temel teması, Batı ve Batılılaşma sorunudur. O Türkiye’nin Batılılaşma sürecinin problemli olduğunu ileri sürer ve sorumlu olarak aydınları görür. Ayrıca “Türkiye’de fikir hayatı olmadığı” tezini savunur.

Paşa, Müslümanların Batı medeniyetine karşı çıkmasını, Müslümanlara karşı Batılı devletlerin yaptığı “haksızlık ve zulümlerle” açıklamaktadır. “Mukallitliklerimiz” adlı eserinde ise Batı’nın siyasi ve sosyal kurumlarını almanın, örf ve adetlerin değişmesinin felaket olacağını ve çöküşe yol açacağını ileri sürmektedir.

“Buhran-ı Fikrimiz” adlı eserinde ise Batı hayranlığını bir hastalık olarak görmekte, Batı’dan yararlanma bir zorunluluk olsa da “ahmakça bir taklidin” doğru olmadığını belirtmektedir. Onun Müslüman toplumlar için öngördüğü çözüm, demokratik karakterlerin geliştirilmesi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki hak ve ödevlerin daha iyi anlaşılıp uygulamaya konulmasıdır.

Bir İslamcı olarak ırkçılığa karşı çıkan ve kavmiyetçiliği eleştiren Paşa, “nasıl ki bir İngiliz matematiği, bir Alman astronomisi, bir Fransız kimyası olmazsa, ayrı ayrı Türk, Arap ya da Hint Müslümanlığı da olmaz” demektedir.  

İslamlaşmak kavramının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde de fikirler ileri süren Paşa’ya göre, Müslümanlık, “inanç, ahlak, cemiyet ve siyaset” sistemlerini içine alan bir bütündür. O Malta’da kaleme aldığı eserinde İslam kurumlarının Batı’dan farklı olduğu ve İslam’ın farklı bir dünya görüşü olduğunu savunmaktadır. Ona göre devlet başkanı millet tarafından seçilmeli ve “güzide temsilcilerden oluşan” Millet Meclisi, hükümetin çalışmalarını denetlemelidir.

Paşa’nın eserleri ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı olsa da kendisi hakkında çok farklı yaklaşımlar söz konusudur. Hüseyin Cahit onu “gerici” olarak görürken, Samiha Ayverdi onun tezlerini “Avrupa medeniyetinin fantezisi” şeklinde değerlendirir. M. Akif’e göre ise “Ümmetin en büyük mütefekkirlerinden biridir”. Bu farklı görüşlerin nedeninin İslamcı-modernist düşüncelerinden kaynaklandığını tahmin etmek zor değildir.    

HAZİN SON

Birçok İttihatçının tersine zengin olan ve Malta sürgünü dışında ekonomik sıkıntı yaşamayan Paşa, savaş sonunda yurt dışına kaçmadı. 10 Mart 1919’da tutuklanarak önce Meclis’te sonra da Divan-ı Harbi Örfi’de yargılandı.

Malta yıllarından…

Paşa savunmalarında Ermeni tehcirini, ordunun güvenliğinin ihlali ve Ermenilerin birçok facianın faili olmalarıyla açıklamış, sevk esnasında meydana gelen suiistimallerin tahkikat komisyonları tarafından araştırıldığını ve yaşanan “istisnai muamelelerden” hükümetin haberi olmadığını belirtmiştir.

Paşa Malta’ya sürülenler arasında da yer aldı. İngilizlerin sürgünleri serbest bırakmasından sonra İstanbul’a dönmek istediyse de Tevfik Paşa Hükümeti uygun görmeyince Roma’da bir konak kiralayarak orada yaşadı. 1921’de bir Ermeni komitacı tarafından öldürülen Said Halim’in naaşı İstanbul’a getirilerek II. Mahmut türbesinin bahçesinde babasının mezarı yanına defnedildi.

Said Halim, İslamcılık düşüncesinin önde gelen fikir adamlarından olmasına karşılık İttihatçı kimliğiyle de Türkiye tarihinde önemli bir yere sahiptir. Ancak İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı’na girme, savaşın yönetimi, Ermeni tehciri ve tehcir uygulamaları gibi karar ve icraatlarına engel olamamış ve “bir kukla başbakan” görüntüsü vermiştir. Yüz yıl sonra bakıldığında İslamcılık konusundaki idealist yaklaşımlarına karşılık böyle bir konumu kabullenmesini anlamak mümkün değildir.

***

Seçilmiş Kaynakça: M. H. Bostan, “Sadrazam Said Halim Paşa”, A. Gül, “Modern Bir Düşünür ve Devlet Adamı Olarak Said Halim Paşa”, TYB Akademi, 2011, S. 3; Ö. Buçukçu, “Said Halim Paşa İttihat ve Terakki İlişkileri ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girişi”, Tezkire, 2014, S. 5; K. Kayalı, “Said Halim Paşa”, TCT Ansiklopedisi, C. 4; M. K. İnal, Son Sadrazamlar, İstanbul, 1982, Dergâh, C. 4.

1 YORUM

  1. “Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”
    Bediüzzaman da böyle diyor. Nizamoğlu’nun yazısını okuyunca aklıma geldi.
    Acaba bunu nasıl yorumlamak lazım.
    Selamlar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin