İstikrar da neymiş? Hadi bir daha seçelim

Yorum | Bülent Korucu

Seçim ve siyasi partiler kanunlarında iki temel amaç gözetilir: Temsilde adalet ve yönetimde istikrar. Bizim anayasamızda bunu talep eder. 2002 Seçimlerinde AKP’yi tek başına iktidara getiren rüzgar, halkın çok parçalı istikrarsız yapıdan bıkkınlığıydı. 2011 seçimlerinde arkasındaki seçmenin kemikleştiğini gören AKP Lideri Erdoğan yeni bir faza geçti. Gizli ajandasını uygulamak için tabanını zinde tutması ve rakiplerini abandone etmesi gerekiyordu. Her ikisinin yolu da göz açtırmayacak şekilde seçim zinciriydi. Bu yolla hem rakiplerinin toparlanma ve kendini yenileme imkanını yok ediyor hem de taraftarlarında oluşması muhtemel hoşnutsuzlukları erteliyor.

Tek parti ile yönetilmenin en büyük avantajı istikrar. Erdoğan da bu sözcüğü milyonlarca kez tekrar ediyor. Sokaktaki vatandaşa yönelik yegane şantajı; ben gidersem istikrar gider! Pekala tek partiye rağmen istikrarlı bir yönetimimiz var diyebiliyor muyuz? Ne yazık ki hayır. Siyaset bilimi literatürüne geçebilecek bir tecrübe yaşıyoruz. Tek parti bile değil tek adam yönetiminde istikrarı yakalayamıyoruz.

Şu tabloya bakar mısınız?

30 Mart 2014 Yerel Seçimi

10 ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi

7 Haziran 2015 milletvekili genel seçim

1 Kasım 2015 milletvekili genel seçim

5 Mayıs 2016 Başbakan Ahmet Davutoğlu istifa ettirildi, yerine Binali Yıldırım atandı.

16 Nisan 2017 Referandum

24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçim

Gerçekleşirse 1 Kasım Yerel Seçim.

Dört yılda yedi defa sandık başına giden bir ülkede istikrar bir yana insanlar rutin işlerini bile yapamazlar. 16 Nisandan sonra iki yıla yayılması planlanan yeni sisteme dönüş bir buçuk yıl erkene alındı. Yetmedi, şimdi bir yandan devleti tepeden tırnağa yenilerken aynı anda seçim yapılacak. Nasıl olacak? Kimin umurunda!

Erdoğan’ın başlangıçta taktiksel amaçlarla başladığı kısır döngü artık mecburiyeti haline geldi. İşin kötüsü muhalefet liderleri de bu kaotik durumdan memnun. Zira onlarla ilgili sorgulamalar da erteleniyor. Bilhassa CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun her erken seçim ihtimaline balıklama atlaması tesadüf değil. Erdoğan’ın ekonomik krize yakalanmadan seçime gitmek istemesi anlaşılabilirdi. Kemal Bey ondan daha heyecanlı biçimde sürece destek verdi. “17 ay beklemeyelim, yerel seçimler için buyurun gelin, seçimleri erken yapalım. 17 ay beklemek anlamını kaybetmiştir. Şunu söyleyebilir; seçimleri erken yapacağız da anayasa hüküm var 367’yi bulamayız. Söz, getir kardeşim, anayasayı değiştirelim, erkene alalım.” Sözleriyle 24 Haziran’a payanda oldu. Şimdi Erdoğan, Saray bahçesinin sakini küçük partilere daha yeni orta açtırırken Kemal Bey kafa topuna zıpladı. ‘Yerel seçimden umutluyuz’ açıklaması AKP’li sözcülerden bile erken geldi. Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun da liderini teyit etti.

Erken yerel seçim için CHP’nin katkısıyla anayasa değişikliği gerekiyor. AKP ve MHP’nin sandalye sayısı 367’yi bulmuyor. CHP ise dünden hazır. Parti içi muhalefet diye bir şey yok, CHP de en az AKP kadar antidemokratik bir parti. Kemal Bey sadece halktaki 24 Haziran tepkisinin kalıcı hale gelmesinden korkuyor.

Askerde boş kalınmasın diye anlamsız ve faydasız işler yaptırırlardı. Bu seçim muhabbeti de ona döndü; seçmene her gün mıntıka temizliği yaptırarak dikkatini dağıtıyorlar. Alan memnun veren memnun arada olan vatandaşa olacak. 24 Haziran’dan önce ertelenen zamlar haftası olmadan başını gösterdi. AKP, büyük krizi biraz daha erteleyip yerel seçimi de yapmak istiyor. Erdoğan’ın bu saatten sonra seçim kaybetmekten korktuğunu sanmıyorum. Sistem hazır kuruluyken yereli de aradan çıkarmak derdinde. Bir de ‘krize rağmen bu illeri nasıl kazandı?’ demesinler istiyor. 24 Haziran’da Kürt illerinin oyunu MHP’ye yazması, Erdoğan’ın naif bir diktatör olduğunu gösteriyor. Kör parmağım gözüne yapmıyor! ‘Memleketi Osmaniye’de bile oy kaybeden Devlet Bahçeli, Urfa’da patlama yapıyor.’ Seçimin fıkrası gibiydi…

HDP’nin de “pek çok belediye kayyımların elinde olduğu için bu öneriye soğuk bakmadığı” öne sürülüyor. Öneriye destek verilmemesi halinde “HDP’nin seçimlerden kaçtığı” yönünde bir izlenim oluşabileceği değerlendirmeleri yapılıyormuş. CHP’yi anladık da, HDP’nin demokrasicilik oyununa gönüllü katkısı tuhaf. Seçilen vekili tahliye eden mahkeme kararını uygulamayanlar yeni seçilen başkanları koltuğa buyur edecek sanki…

Aslında ülkenin tek seçicisi Erdoğan yerel seçimleri yaptı. Kendi partisinden Ankara, İstanbul, Bursa, Balıkesir gibi büyükşehir belediye başkanlarını kovdu. HDP’li 90 civarında başkanı görevden aldı yerlerine devlet memuru atadı. CHP Beşiktaş ve Ataşehir gibi birkaç sıyrıkla kurtuldu. Şunu kanuna yazsak, rektörler gibi belediye başkanlarını da Erdoğan baştan seçse; seçimin meşakkati ve maliyetine katlanmasak… Yok ama hem Erdoğan hem diğer liderler bu oyundan keyif alıyor, vatandaş da figüranlık yapıp onları eğlendiriyor. Vazgeçemezler.

1 YORUM

  1. “2011 seçimlerinde arkasındaki seçmenin kemikleştiğini gören AKP Lideri Erdoğan yeni bir faza geçti. Gizli ajandasını uygulamak için tabanını zinde tutması ve rakiplerini abandone etmesi gerekiyordu.” Ülkenin bugün içine düştüğü fecaatin sebebi sadece “gizli ajanda” demek suretiyle mistifiye edilerek açıklanabilir mi? 2010 referandumunu, o referandumun kazanımlarını mihenk olarak almak gerekmez mi? O referandumla birlikte hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin pekiştirilmesinde çok hayati bir dönemeç geçilmemiş miydi? Peki ne oldu, perde gerisinde ne döndü de tüm o paha biçilmez kazanımlar heder oldu? 2010 referandumunu takip eden yılların belli başlı olayları hatırlayalım:
    1. Roboski
    2. MİT Müsteşarının ifadeye çağrılması
    3. Cilvegözü ve Reyhanlı katliamları; Erdoğan’ın “Reyhanlı’da 53 sünni vatandaşımız şehit edildi” beyanatı
    3. Gezi olayları ve her nasıl olduysa ölen gençlerin tamamının Alevi oluşu
    4. Boğazın 3. köprüsüne “Yavuz Sultan Selim” isminin münasip görülmesi
    4. 17/25 Aralık soruşturmaları
    5. MİT tırları
    6. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşanan katliamalar
    7. 15 Temmuz
    Ve bu olaylar yaşanırken Erdoğan’ın dershaneleri kapatmakla başlayıp Cemaat olarak bilinen yapıyı yetkili yetkisiz, suçlu suçsuz ayırt etmeden darmaduman etmesiyle devam eden hazin süreç…
    Tüm bu hercümerç sadece Erdoğan’ın “gizli ajandası” olarak açıklanabilir mi? 17/25 Aralık soruşturmalarının konusu olan o ağır suçlar, o günden geriye doğru düşününce, tam da ülkeyi altüst eden yukarıda sıralanan belli başlı olaylar yaşanıyorken, Erdoğan’a karşı şantaj unsuru olarak hiç kullanılmadı mı? Hiç şantaj yapılmadıysa, ne oldu da bu adam amiyane tabiriyle resmen ‘kudurdu’? Nasıl oldu da, yaptıklarıyla ettikleriyle kendisine en uzak mahallelerden bile takdir alan bir adamken birden bire transformasyona uğramaya başladı? Kim, nasıl bu adamın kimyasını bozdu?
    Birbirinin zıddı iki vektörü şöyle tanımlarsak;
    1. 2004 MGK’da Cemaatin aleyhine bir karar alınması.
    2. Cemaatin buna mukabil olarak 17/25 Aralık’da faş olana kadar yaptığı Erdoğan aleyhtarı arşivleme ve faaliyetler; üstü örtük veya açık şantajlar.
    Bütün çirkinliğine rağmen Erdoğan’ın şu sorusunda hiç doğruluk, ve evet bir şantaj teyidi yok mu: “Ne istediler de vermedik?”
    Bu durumda Ergenekon yargılamaları bu vektörlerden hangisi istikametindeydi? Acaba başlangıçta bir yöndeyken, sonrasında yine Ergenekonvari yöntemlerle tamamen zıt yöne mi evrildi? Tüm bu evrilme sürecinde Cemaatte kim, hangi tarafta, nasıl durdu? Kim, hangi tarafa, nasıl hizmet etti?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin