İsrâ ve Mi’râc’ın gerçekleştiği ortam

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

“Allah’ın selâm ve bereketi üzerine olsun ey Hadîce” buyurdu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Bu tatlı sesi kapısında duyan Annemiz, zorlansa da yatağından doğruldu. Habîbullah’ı görünce ne acısı kalmıştı ne de elemi! Her hâliyle ders veren bu azîz kadının (radıyallahu anhâ), gözlerinin içi gülüyordu.

Ancak anlayan anlamıştı; belli etmemeye çalışsa da hastalığının elemiyle iki büklüm olduğu her hâlinden belliydi.

Yine de ıstırabını gizleyen bir ses tonuyla, “Ve aleyke’s-selâm yâ Resûlallah, diye mukabelede bulundu.

Mukabelede bulunmuştu bulunmasına ama Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) gözüne ilişen manzara o kadar rikkatine dokunmuştu ki gözlerinin içi doldu; zira dünün zengin ve varlıklı kadını Hazreti Hadîce (radıyallahu anhâ), bir deri bir kemik kalmış, ateşler içinde ve tir tir titriyordu!

Göz göze geldikleri o esnada dil sükût etmiş, gözler konuşuyordu!

Dünya adına yolun sonuna geldiğinin farkındaydı; bakışlarında, dünya kadar düşman karşısında Allah Resûlü’nü yalnız bırakacak olmanın endişeleri gizliydi.

Bu nasıl bir muhabbetti ki giderken bile O’nu düşünüyordu!

Zira gönlünün gülü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’nin en ifrit günlerini yaşıyordu!

Üstelik Ebû Tâlib de yoktu; O’na kim sahip çıkacak, ıstırap yutkunup sıkıntıyla iki büklüm olduğu demlerde, “Endişe etme!” diye başlayıp kim teselli edecekti!

Sadece bakışların konuştuğu bu birkaç saniye içinde o kadar yoğun bir duygu alışverişi olmuştu ki Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) hislenmiş, giderken bile kendini düşünen bu kerîm zevcine hayranlıkla bakıyordu.

Dünya şahit ki mâmelekini Allah yolunda tüketmiş, Allah’ın davası için her şeyini ortaya koymuştu!

Bir canı kalmıştı!

Onu da verecekti!

Mihnet günlerinin “ana” kadını Hazreti Hadîce (radıyallahu anhâ), gül devrini göremeden gidiyordu!

Bir minnet duygusuyla yanına yaklaştı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve aynı zamanda kerîm zevcinin kadr ü kıymetini ifade sadedinde mübarek dudaklarından şu cümleler döküldü:

“Aslında sen, bunları yaşayacak bir kadın değildin ey Hadîce! Sırf benimle beraber bu işe baş koyduğun için sen de bunlara katlanmak zorunda kaldın! Ancak unutma ki Allah (celle celâlühû), her sıkıntı ve zorluğun arkasından, mutlaka hayr-ı kesîr murâd etmiştir!”

Ve, bir Ramazan günü, mazlûmların hâmîsi Hazreti Hadîce (radıyallahu anhâ), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek dizlerine başını koymuş vaziyette ruhunun ufkuna yürüyüverdi!

Hazreti Hadîce’nin yokluğu bir hicrandı ve ayrılığı da Allah Resûlü’ne de çok dokunmuştu. O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) mahzun ve mükedder gören bir sahâbî, “Yâ Resûlallah!” demişti, bir gün. “Görüyorum ki Hadîce’nin yokluğundan dolayı sanki üzüntüden iki büklüm gibisin!

“Evet!” buyurdu ve ilave etti:

“O çocuklarımın anası, evimin de hanımefendisiydi!”

O kadar hüzünlüydü ki uzaktan Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bu halini müşahede edenler, başına bir şey geleceğinden endişe duyar olmuşlardı.

O kadar ki ıstırap, üzüntü ve kederin üst üste sökün edip geldiği bu yıla, bundan böyle “hüzün senesi” denilecekti.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) iki temel destekten mahrum kaldığı bu günlerde çakallara gün doğmuş, fırsatçılık yapan sırtlanlar çoktan mevzi almıştı!

Bundan böyle hakaretin bini bin para, zulmün de hadd ü hesabı yoktu!

Mübarek başlarına toprak saçtıkları böyle bir günde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kızını teselli ederken şunları söyleyecekti:

“Ebû Tâlib öleceği âna kadar Kureyş, bana bu kadar kötülük yapmamıştı!”

Perdesiz ve pervâsız saldırıyorlardı!

Yedi kişinin kafa kafaya verip üzerine deve işkembesi attıkları şenâet de işte bu günlerde gerçekleşmişti!

O kadar ki Ebû Leheb gibi katı kalpli bir adam bile rikkate gelmiş ve muvakkat bile olsa teselli adına, “Bir amcan gitti ise başka bir amcan var!” demiş, sahip çıkacağını ilan etmişti.

Hadîce Validemiz’in vefatından yaklaşık 1,5 ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Tâif’e gitti; yeni yüzlere hitap edecek ve onları, dünya-Âhiret kurtuluşuna davet edecekti!

Heyhât!

Alaya aldı, Allah’ın en sevgili kulunu taşa tuttular!

Neredeyse üç kilometre taşlamışlardı!

Hayatının en acı günüydü, Resûlullah için Tâif. Yıllar sonra, “Uhud’dan daha çetin bir gün yaşadın mı, yâ Resûlallah?” diye soran Âişe Validemiz’e “Kavminden çok çektim!” diyerek başlamış ve ardından Tâif günlerini anlatmıştı.

Nefes alabilmek için durup mübarek dirseğini dayadığı taşın yanında halini Allah’a arz ederken, “Allah’ım!” diyordu. “Güç ve kuvvetimdeki zaafı, çözüm üretmedeki eksikliğimi ve insanların beni istihkar edip hor görmelerini, Sana arz ediyorum!

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi!

Benim de Rabbim!

Beni, kime bırakıyorsun?

Bana karşı kin kusan kötü ve gaddar düşmanlara mı, yoksa işimi kendisine teslim ettiğin yüzsüz ve acımasız yakınlara mı?”

Bunları söyleyip hâlini Yüce Dergâh’a arz eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), daha bir ciddileşti; sanki, halini arz ederken kullandığı bu ifadelerinden rahatsızlık duymuş gibiydi ve ardından kollarını semalara doğru daha da uzatarak şöyle devam etti:

“Şayet, celâlinle tecelli edip bana gazâb etmen söz konusu değilse, hiçbir şeye aldırmam; Senin afiyet vermen, benim için her şeyden daha önemlidir!

Senin, bana gazâbınla muamele etmemen ve dolayısıyla da bana celâlinle tecelli etmemen için, dünya ve Âhiret’e ait işleri yoluna koyan ve kendisiyle bütün karanlıkların aydınlığa kavuştuğu vech-i nûruna dehâlet edip rahmetine iltica ediyorum.

Rızanı elde edip hoşnutluğunu kazanana kadar hep Senin kapındayım!

Senden başka ne bir dayanak ne de itimat edilip güvenilecek bir güç vardır!”

Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), daha duasını bitirmemişti ki birden yanında, Cibrîl-i Emîn ile dağlara müvekkel melek beliriverdi. Belli ki Mahzûn Nebî’nin yakarışları Arş-ı A’lâ’yı titretmiş ve Allah (celle celâlühû), imdadına iki meleğini göndermişti. “Yâ Muhammed!” diyordu, Cibrîl-i Emîn. “Kavminin sana söylediklerinden ve yüz çevirip yapageldiklerinden şüphesiz Allah da (celle celâluhû) haberdar! Ve işte, bunları reva görenlere istediğin her şeyi yapması için Sana, dağlara müvekkel meleği gönderdi!”

Bu arada müvekkel melek de Efendimiz’e selam vermiş ve ardından da “Şayet istersen yâ Muhammed!” demişti, Mekke’nin iki tarafındaki dağları işaret ederek. “Ben, şu iki dağı bunların üzerine geçirmek için geldim!”

Var olduğu günden bu yana dünya, yepyeni bir şefkat ve merhamete şahit oluyordu! Rahmet Peygamberi’nin farkıydı bu! Şüphesiz ki O’nun bu tercihi, kendisinden sonrakiler için de çok şey ifade edecekti. Döndü ve “Hayır! Asla istemem!” dedi.

Gerekçesi de farklıydı; “Umuyorum ki!” dedi. “Bunların neslinden de Allah’ın (celle celâluhû), kendisine ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kullar yaratacak!”

Dupduru bir fıtratın ve her adımını yaşatma idealine bağlamış bir iradenin farkıydı bu!

Getirdiği teklifin ardında şâhidi olduğu bu enginlik karşısında taaccübünü gizleyemeyen müvekkel melek, “Gerçekten de Sen!” demeye başladı. “Rabbi’nin Seni isimlendirdiği gibi ne kadar da Raûf, ne kadar da Rahîm’sin!”

Doğup büyüdüğü şehrine girememiş ve dönüş yolu O’nu, yeniden Hira’ya getirmişti.

Başından beri O’nun için Hira, hem bir sığınak hem de sıkıntılarından uzaklaştıran bir liman mesabesindeydi!

Aynen, Hadîce Annemiz gibi… Ne zaman hoşlanmadığı bir şey duysa, ne zaman birisi O’nu reddedip yalanla itham etse, Hazreti Hadîce’nin yanına gelir ve onun vesilesiyle Allah (celle celâlühû) O’na sükûnet lütfederdi; her fırsatta O’na, hak yolda sebat etmesini söyler, hiçbir ön kabule tâbi tutmadan O’nun yaptığı her şeyi tasdik eder, her dâim işini kolaylaştırır ve kavminden gördüğü her ezâ ve cefâda, O’nun yanında yer almak suretiyle O’na yardım ederdi!

Ve, o gün Mekke’ye, kendi şehrine, evine, çocuklarının yanına Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ancak Mekkeli bir müşrikin emânıyla girebildi.

Sıkıntılarının zirveye çıktığı bir günün akşamında evine gelmişti gelmesine ama orada, O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) teselli edecek bir Hadîce (radıyallahu anhâ) yoktu!

Sonra ne mi oldu?

Çok geçmedi; gecenin bir ânında Allah (celle celâlühû) aldı ve mahzun kuluna, hiç kimseye müyesser kılmadığı bir İsrâ ve Mi’râc yaşattı!

Ve… Her şeye rağmen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden Mekke’nin bu ifrit günlerine geri döndü.

Şüphesiz ki sıkıntı, mihnet, çile ve ıstırap, bu yolun kaderi. Ancak sabahı aydın olmayan bir gece olmadığı gibi bahara kapısı kapalı bir kış da söz konusu değil ki!

Yeter ki biz, bize düşeni yapmaktan dûr olmayalım.

Habîbullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) dediği gibi, “Her sıkıntı ve zorluğun arkasından, Allah’ın (celle celâlühû) murâd buyurduğu kim bilir nice hayr-ı kesîr vardır!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin