İslamcılık üzerine notlar (3)

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

İslamcıların Kürtlerle beraber cumhuriyetin ötekisi olması, kendilerini bir tür emperyalizm ardılı baskılanmış yerel unsur olarak algılamalarına yol açtı. Adeta manda veya sömürge yönetimleri ve onların tasarımı olan devletler altında var olmak zorunda kalan din kardeşleri gibi, siyasal İslamcılar kendilerini yabancılaşmış bir yerel azınlık gücü altında ezilen, ötekileştirilen, değerlerinden kopartılmak istenen ikinci sınıf insanlar olarak algılamaya başladılar. Osmanlı döneminde birbiriyle rekabet halinde olan Türkçülük ve İslamcılık, Kemalist cumhuriyetin kurulmasıyla beraber sistem dışına itildi. Özellikle hukuk ve eğitim sistemi gibi alanların tümüyle dışına itilen ve bireyin alanına indirgenen İslam, aynı zamanda – Osmanlı geleneğinin bir tür devamı olarak – devlet tarafından kontrol edilmek isteniyordu. Esasen bu Türkiye devletinin asla din ve devlet ayrımı peşinde olmadığını, Kemalist laiklik ilkesinden esas olarak dinin devlet tarafından kontrolünü anladığını göstermektedir. Böylelikle bu politikaların karşısında olan dindar Müslümanların bir bölümü, oluşturulan devlet mimarisini ve ideolojisini dönüştürmek üzere yola çıktılar. Milli Görüş ideolojisinin ana zeminini bu algı oluşturmaktadır.

İslamcılara göre devlet İslamileştirilmeliydi. Yani İslam’dan arındırılan devlet mimarisi, özellikle devletin ana özellikleri (anayasal konsepti), hukuk sistemi ve eğitim politikaları bağlamında İslami özle ilintili hale getirilmeliydi. Bu nedenle, o İslami özle – her türlü Batılılaşma girişimine karşın – bağını tümüyle koparmamış olan Osmanlı geçmişine duyulan bir nostalji, öncül İslamcı düşüncenin temel taşlarından birini oluşturuyordu. Diğer yandan Kemalist devletin Osmanlı geçmişini reddetmesi ve İslam öncesi Türk tarihini vurgulayıcı bir tarih yazımının başat olması, İslamcıların işini kolaylaştırıyordu. Böylelikle İslamcılık, çok partili hayata geçilmesiyle birlikte en önemli muhafazakâr zemini oluşturmaya başladı ve giderek etkisini arttırdı. Başlangıçta Erbakan’ın Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi (MSP), ana akım İslamcı partiler olarak, merkez sağ parti geleneği olan Demokrat Parti-Adalet Partisi geleneği yanında zayıf kaldı. Bunun nedeni, birçok İslami grubun – Nurcular da dâhil – merkez sağa destek veren tutumuydu. Ancak özellikle 1980 askeri darbesi sonrasında Adalet Partisi’nin (AP) kapatılması ve liderlerinin siyasi yasaklı hale gelmeleri nedeniyle, Milli Görüş ağırlık kazanmaya başladı. Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi gibi merkez sağ seçmenin oylarına talip iki merkez sağ partinin Türk siyasetinde uzunca bir süre paralel varlık göstermeleri, merkez sağ seçmenin bölünmesine neden oldu. Merkez sağ partiler sol partilerle koalisyona gitmek durumunda kaldılar. Türk solu bakımından da benzer bir sorun vardı. İki partiye bölünen sol, tek başına güçlü bir muhalefet ya da iktidar alternatifi sunamıyordu. Merkez sağ da merkez sol da bölününce, aradan sıyrılmaya başlayan İslamcı Milli Görüş ve Milliyetçi Hareket Partisi geleneği (Ülkücüler) ağırlık kazanmaya başladılar. Bu partilerin denenmemiş olmaları (tek başlarına veya güçlü koalisyon ortağı olarak iktidara gelmemiş olmaları) seçmen nezdinde bu partilere itibar etme oranını olumlu yönde etkileyen bir diğer faktördü.

İslamcılık elbette sadece Milli Görüş’e indirgenemeyecek kadar geniş ve bir o kadar da karmaşık bir siyasi hareketti. Özellikle Türkiye örneğinde tarikat ve cemaatler bazında İslamcılık çok sesli olarak varlığını sürdürmekteydi. Her ne kadar her bir İslami cemaat İslamcı olduğu nitelemesini reddetse de, istisnasız tüm İslami hareketlerde birbirinden farklı yoğunlukta İslamcı bir dinamik mevcuttu. Özünde hiç birisi sadece bireyin (kulun) maneviyat bakımından yaratıcıya yaklaşımıyla veya bireysel ibadetler ve dini bilgilerin arttırılmasıyla ilgilenmiyordu. Devlet, toplum mühendisliği yapma aracı olarak tasarlanmış olduğundan, bu Kemalist devlet mimarisi toplumu (yeniden) İslamileştirmek için kullanılmak isteniyordu. Bu nedenle merkez sağ partilerin iktidarlarında, cemaatlerin iktidara destek olması karşılığında bürokraside ve siyasette kendilerine kontenjan oluşturmaya başlamışlardı. Bu sağ gelenek, giderek artarak devam etti. Özellikle 1980 askeri darbesi sonrasında küresel anti-komünist Yeşil Kuşak stratejisi çerçevesinde, İslamcı akımlara önemli oranda hareket sahası açıldı. Türk milliyetçiliği sağa çekilerek, Türk-İslam Sentezi ideolojisi ana devlet ideolojisi halini aldı. Bu dönemle beraber İslamcı akımların sayısında ve etkisinde artış gözlendi. Özellikle eğitim alanında ve bürokraside daha dindar bir nesil yetiştirilme amacıyla, dinin devletle (siyasetle) kesiştiği alanlarda genişlemeye gidildi. İslami değerlerin bireysel değil, toplumsal seviyede savunulmasını hedeflemesi bakımından tüm bu hareketler bir şekilde İslamcı dünya görüşüne tasnif edilmelidir.

1990’lara yaklaşıldığında, Türkiye siyasetinin ana tartışma konularının yarısını Kürtler ve Kürt hakları mücadelesi oluşturduysa, diğer yarısını da İslami değerler çerçevesinde devleti yeniden tasarlamak mücadelesi olarak tanımlanması olanaklı olan İslamcı hareketlerin mücadelesi oluşturdu. Kürtler de İslamcılar da sistemin ötekisiydiler. İslamcılar klasik cumhuriyet elitlerini ve bu elitlerin tabanı olan azınlığı “Beyaz Türkler” olarak algılamaya başladı. Yukarıda değindiğim yerel sömürge gücü benzetmesine tekabül eden bir biçimde, Beyaz Türklerin iktidardan uzaklaştırılması ve yerine “yerel unsurların” getirilmesi, Milli Görüş ve diğer irili ufaklı bağımsız İslamcı grupların ortak ideolojik hedefiydi. 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi (RP) çatısı altında İslamcı Milli Görüş hareketi oylarını %16,9’a yükseltme başarısını göstererek meclise 62 milletvekiliyle girdi. 1994 yerel seçimlerinde oylarını %19,14’e yükselterek, İstanbul ve Ankara’da büyükşehir belediyelerini kazandı. Tayyip Erdoğan – tıpkı Putin’in kariyerinde olduğu gibi – İstanbul Belediye Başkanı olarak kariyerini Milli Görüş geleneğinin genç lideri olarak tartışmasız biçimde bir ileri seviyeye taşıyacaktı. 1995 genel seçimlerinde %21 üzerinde oy alarak birinci parti olmayı başardı. Bu noktadan sonra (28 Şubat sürecindeki yapay tasarımı bir kenara bırakacak olursak!) İslamcı Milli Görüş hareketi Türkiye’nin en önemli seçmen dinamiği haline geldi. 1997’de 28 Şubat’la beraber darbe yemiş gibi görünen İslamcılar, esasında daha o dönemden “Allah’ın lütfu olan” bir muhtırayla yüzyüze gelmişlerdi. Çünkü bu süreçte efsaneleştirilen mağduriyet diskuru üzerinden, 2000’li yılların başlarına Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde en güçlü siyasal hareket olarak, hatta gücüne güç katmış halde bir geri dönüş gerçekleştireceklerdi.

(Devamı edeceğiz)

1 YORUM

  1. …saniyorum bu yakin türk politik tarhini krolojik bir sekilde yerli yerinde yorumlayip okuyucuya sunmaniz az sey degil.
    Tipki bir akünün sarja baglanmasi gibi bilgi dagarcigimi dogru kaynaklardan dolduruyor olmanin rahatligini yasayan on binlercelerden biri oldugumdan eminim.
    Tesekkürü borc bilmenin yaninda, varlik ve rasional yorumlarinizla yasanilan kahrolasi sürecin sonucu narkoz yemis hastalari terapi
    ettiginizin farkinda misiniz?
    Iyi ki varsiniz. Allah razi olsun. Duygu ve düsüncelerime tercüman oldugunuz icin binlercelerce kez tesekkür ederim.
    Ilgi ve sevgiyle izleyip, takip etmekteyim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin