İslamcı aydınlar ve İttihat ve Terakkî

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Geçen haftaki yazımızda Abdülhamit’in “İttihad-ı İslam” politikasını değerlendirmiş ve ölümünden yıllar sonra “Ulu Hakan” olarak değerlendirilen padişaha, o dönemde birçok İslamcı aydının muhalefet ettiğini ifade etmiştik. Bu yazımızda da İslamcı aydınların, Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasına vuran İttihat ve Terakki’yle olan ilişkilerini değerlendireceğiz.

Abdülhamit’e Tepki

Rus nihilistlerinin ve Carbonari cemiyetinin örgütlenmesini örnek alan İttihatçılara, ilk dönemlerinde Mizancı Murat ve Said Halim gibi İslamcı aydınlar destek verdiler.

Abdülhamit karşıtlığının iyice artmasına paralel bir şekilde İslamcı aydınlar da eleştirilerini artırdıkları gibi Elmalılı Hamdi, Musa Kâzım gibi bazıları İttihat ve Terakki’ye (İTC-cemiyet) üye oldular. 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilanı, Abdülhamit’in “istibdat” rejimine karşı büyük bir zafer olarak değerlendirildiğinden İslamcı aydınların birçoğu İTC’yi destekleyen yazılar kaleme aldılar.

İttihatçılar yaptıkları yenilikleri halka kabul ettirmek için İslamcı aydınların desteğine ihtiyaç duyuyor, bu durum ilişkilerin olumlu bir şekilde seyretmesini sağlıyordu. Nitekim İslamcılardan Musa Kazım Efendi 1910-1917 arasında Şeyhülislam olarak görev yaptığı gibi Said Halim Paşa da 1913-1917 arasında sadrazamlık görevini üstlendi.

31 Mart Olayı iki taraf ilişkilerinde bir soru işareti oluşturduğu gibi İttihatçıların Türkçülüğü öne çıkarmaları özellikle M. Akif ve Bediüzzaman tarafından ağır tenkitlere uğradı. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, İTC “İslamcılık” politikasına sarılırken İslamcı aydınlar da kendilerini “vatan görevine” adayarak iş birliğini devam ettirdiler.

Neden Desteklediler?

Abdülhamit’in Saray merkezli rejimine karşı İttihatçıların bazı söylemleri bu yakınlaşmada etkili oldu. Bu durum bir kısmı sonradan yollarını ayırsa da Sait Halim Paşa, Seyit Bey, Elmalılı Hamdi ve Musa Kazım gibi İslamcıların İTC’ye üye olmalarıyla sonuçlandı.

İTC her yıl İstanbul’da bir kongre toplayarak Müslümanların sorunlarının görüşüleceğini, Rusya Müslümanlarının Rus askeri arasında propaganda için yönlendirileceğini, Bulgaristan’daki Türklerin eğitileceğini, Pomaklara Türkçe öğretileceğini, Sünni-Şii ayrımını kaldırmak için İran’la yakınlaşılacağını, Müslümanların birleşmesi için çeşitli cemiyetler vasıtasıyla çalışmalar yapılacağını vaat etmekteydi. Bu tür söylemler, İslamcı aydınların İTC’ye sempatiyle yaklaşmalarında etkili oldu.

Yine de İkinci Meşrutiyet sonrasında bazı İslamcıların “dinsiz ve mason” olmakla suçlanan İttihat ve Terakki’yle (İTC-Cemiyet) ilgili ifadeleri şaşırtıcıdır. Bu yazarlara göre İTC, “mübarek ve mukaddes cemiyet, fırka-i muhtereme” olup İttihatçılar da Müslümanları zilletten kurtaracak “erbab-ı fetih, ashab-ı celâdet, zamanın Halid bin Velid’leri”, yaptıkları çalışmalar da “cihad-ı mukaddesti”. 

Örneğin Nakşilerin Halidiye kolunun Bekir Paşa Medresesi müderrislerinin çıkardığı Anadolu gazetesinin yazarı müderris Ahmet Ziya; Enver, Niyazi gibi fedailerin yer aldığı İTC’yi bir “cemiyet-i mukaddese” olarak adlandırmıştı.

Mevlevilerin yayın organı Şems Konya gazetesi de Abdülhamit’e “çok abartılı” tenkitler yöneltmekteydi. Gazeteye göre Abdülhamit devrinde birçok felaket yaşanmış, ocaklar söndürülmüş hatta çok sayıda genç öldürülüp cesetleri Marmara’ya atıldığından denizdeki balıklar yenmez olmuştu. Gazete bir kıyaslama yapmakta ve Abdülhamit’in, icraatlarıyla Haccac’ları, Cengiz ve Timur’ları geride bıraktığını yazmaktaydı.

İslamcı yazarların İTC’ye destekleri sınırsız değildi. İttihatçıların otoriterleşmeye başlaması tepkiyle karşılanmış ve milletin “esir-i istibdattan” sonra bu sefer de “esir-i cemiyet” olduğu yorumu yapılmıştı. Hatta bazıları araya mesafe koymayı bazıları da cemiyetle bağlarını koparmayı tercih etmişlerdi. Örneğin Meşrutiyet öncesinde İttihatçılarla birlikte hareket eden Derviş Vahdeti tenkitlerinin dozajını artırmış ve sonrasında 31 Mart Olayını kışkırtmakla itham edilmiştir. Bu sırada İslamcı kadronun sadece on gün yaşasa da “İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti” adıyla bir parti kurduğu da görülmektedir.

İslamcı aydınların birçok eleştirilerine rağmen Birinci Dünya Savaşı ile birlikte yeniden İTC ile birlikte hareket ettikleri görülmektedir. İttihatçılarla İslamcı aydınların yakınlığının son örneği ise 1918 yılında oluşturulan ve üyeleri arasında Bediüzzaman ve Elmalılı Hamdi (Yazır)’nin de yer aldığı ve başkatipliğini M. Akif’in yaptığı Darülhikmetül İslamiye’dir.

Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır) 

Elmalılı Hamdi Efendi, Mekteb-i Nüvvab’ı birincilikle bitirmiş ve kendi gayretleriyle edebiyat, felsefe ve musiki öğrenmişti. Hamdi Efendi Abdülhamit’in tek adam rejimine karşı meşrutiyeti savunan İTC’ye üye oldu ve meşrutiyetin ilanı sonrasında İTC listesinden Antalya mebusu seçilerek meclise girdi.

31 Mart Olayı sonrasında Abdülhamit’in tahttan indirilmesine dair fetvayı dönemin Fetva Emini Hacı Nuri Efendi yazmak istemeyince kendisi kaleme aldı ve bu metni mecliste de okuyarak bu süreçte önemli bir rol üstlendi.

Fetvada Abdülhamit bazı önemli konuları şeriat kitaplarından çıkartmak, bazı dini kitapları yasaklamak, devlet hazinesini israf etmek, bazı kişileri sebepsiz yere öldürtmek, hapsetmek, sürgüne göndermek ve Müslümanlar arasında fitne çıkarıp onları birbirine öldürtmekle suçlanmaktaydı.

Elmalılı sadece İTC’ye destek vermekle kalmamış, aynı zamanda meşrutiyet yönetimini güçlendirecek yorumlar yapmış, meşrutiyetin şeriata uygun bir rejim olması için teklifler getirmişti. Hatta Hilafetin “Peygambere vekil” değil “Millete vekâlet” anlamına geldiğini söyleyerek milli egemenliği öne çıkarmış, Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan gibi kurumları güçlendiren görüşler ileri sürmüştür. Elmalılı bu görüşleriyle 1876 Anayasası’nı tadil ederek padişahın yetkilerini kısıtlayan 1909 değişikliklerinde etkili olmuştur.

Mehmet Akif 

Abdülhamit rejimine çok ağır eleştiriler yapan İslamcıların başında M. Akif gelmektedir. Yazdığı şiirlerde Abdülhamit rejimini “devr-i istibdat”, Abdülhamit’i de “korkak ödlek, baykuş” olarak nitelemiş, buna karşılık hürriyetin ilanını da övmüştür. Abdülhamit’in “dindarane” davranışlarını samimi bulmayan Akif, onu “Buharileri (Sahih-i Buhari) cayır cayır yaktırmakla” itham etmiştir.

Akif, Eşref Edip’e göre Fatin Gökmen Hoca vasıtasıyla “bütün prensiplerine uyacağına dair yemin etmemek şartıyla” İTC’ye katılmış ve bu tavrıyla cemiyetin bütün görüşlerine iştirak etmediğini göstermek istemişti.

Nitekim Akif özellikle “kavmiyetçilik” nedeniyle cemiyete ağır eleştiriler yönelttiği şiirler kaleme almış hatta 1913’de İTC’nin baskısıyla Darülfünun’daki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Enver Paşa’nın isteğiyle Teşkilat-ı Mahsusa adına bazı görevler üstlenmiştir.

Akif’in ilk görevi Şeyh Salih El-Tunusî ile birlikte Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasında Panislamizm propagandası yapmak olmuş, bu amaçla Müslüman esirlerin kaldığı kampları ziyaret etmiştir.

Akif’in ikinci görevi de Eşref Sencer’le (Kuşçubaşı) Hicaz’a gitmek oldu. Seyahatin amacı muhtemel bir Arap isyanını önlemekti ve bu nedenle Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Şammar aşireti şeyhi İbnürreşid ve Vehhabilerin lideri İbnüssuud ziyaret edildiyse de Hüseyin’in isyanına engel olunamadı.

Bediüzzaman Said Nursi 

Bediüzzaman’ın önemli bir özelliği bazı İslamcılar gibi doğrudan Abdülhamit’in yanlış uygulamalarına muhatap olmasıdır. O, Meşrutiyet öncesinde İstanbul’a gelerek “Şark Darülfünunu” projesini “vehimli” Padişah’a sunmak istemiş ve kendini önce akıl hastanesinde sonra da hapishanede bulmuştu.

Said Nursi’nin Abdülhamit ve rejimine karşı eleştirilerine bakıldığında istibdadı çok ağır bir dille eleştirdiği görülmektedir. Ona göre istibdat; suiistimale açık bir rejim olup tahakküm, keyfi muamele, zorbalık, tek kişinin kanaati, zulmün temeli, İslam’ı zehirleyip zillet ve sefalete düşüren, garaz ve düşmanlığın sebebi, kuvvete dayanarak insanlığı mahveden bir yönetim tarzıdır ve düşünce hayatını zehirlediğinden birçok baskıcı düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Bediüzzaman meşrutiyetin ilanı sonrasında İttihat ve Terakki’nin organize ettiği etkinliklere iştirak etmiş ve “İstibdadın, zulüm ve tahakküm, meşrutiyetin adalet ve şeriat” olduğunu anlatmıştı. Selanik’te de meşhur “Hürriyete Hitap” başlıklı konuşmasını yapmıştı.

Yine Münazarat’tan anlaşıldığına göre meşrutiyet rejiminin şeriata aykırı olduğu iddiaları karşısında da İTC’nin isteğiyle olduğu tahmin edilen bir seyahate çıkarak Şark vilayetlerini dolaşmış ve Kürt aşiretlerine meşrutiyeti anlatmıştır.

Cemiyetle ilişkileri inişli çıkışlı olan Bediüzzaman, İTC’ye bir tepki olarak kurulan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almış, 31 Mart Olayında asilere destek vermekle itham edilerek yargılanmıştır. Buna rağmen 1911’de İttihatçıların Arnavutluk olayları nedeniyle organize ettikleri Sultan Reşad’ın Rumeli gezisine iştirak etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda da Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteğiyle Ruslara karşı Kürt aşiret birliklerinin başında alay kumandanı olarak Köprüköy ve Bitlis civarındaki muharebelerde bulunmuş ve esir düşmüştür.

Bediüzzaman’ın birçok eleştirilerine rağmen “ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar” ve “Vakıa onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu’tekid Müslimlerdir” dediği İTC ile münasebetinin Enver Paşa üzerinden devam ettiği anlaşılmaktadır. Rusya esareti dönüşünde Darülhikmetül İslamiye azalığına Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteğiyle “Ordu-yı Hümayun” adına seçilmesi de bunu doğrulamaktadır.

Said Halim Paşa 

Mehmet Ali Paşa’nın torunu olan Said Halim, Şura-yı Devlet üyeliğine tayin edilip Mısır’dan İstanbul’a gelmiş ve Abdülhamit tarafından “sivil paşa” yapılmıştı. Ancak dönemin bir özelliği olarak hakkında jurnaller verilince memuriyete ilgisini azalttı. Daha sonra da Jön Türklerle bağlantısı olduğu gerekçesiyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı.

Önce Mısır’a ardından da Avrupa’ya giden Said Halim, orada Jön Türklere hem maddi hem de fikir yönüyle destek verdi ve İTC’nin müfettişliğine getirildi.

İkinci Meşrutiyetin ilanı sonrasında İstanbul’a dönünce de Ayan Meclisi üyesi seçildi. 1912’de İTC’nin umumi kâtibi olan Said Halim, 1913 Haziran’ında sadrazam oldu ve bu görevi 1917’ye kadar devam etti.

İTC için Paşa’nın Mısır hanedanı soyundan olması yanında İslamcı kimliği de önemli bir figürdü. İslamcılığın en önemli ideologlarından olan Paşa, bu yönüne rağmen İTC’nin başbakanı olarak beş yıl görev yapmıştır.

İslamcı aydınlarla İTC’nin ilişkilerinin son örneği olarak Darülhikmetül İslamiye gösterilebilir. Birçok yönden “seküler” olarak görülen İTC, savaşın son yılında dini konularda bir üst kurul oluşturmak istemiş ve “pozitivist” Ahmet Rıza Bey’in muhalefetine rağmen aralarında Bediüzzaman’ın da bulunduğu ve Akif’in başkatipliğini yaptığı Darülhikmetül İslamiye’yi kurmuştur.

Bütün bu örnekler devrin şartlarının bir sonucu olarak bazı İslamcı aydınların İttihat ve Terakki ile birlikte hareket ettiklerini, bazılarının da mesafeli de olsa İttihatçılarla iyi ilişkiler kurduklarını göstermektedir.

Kaynaklar

G. Geçer, “M. Akif Ersoy’un Siyasal Kimliği ve İttihat ve Terakki’yle Olan İlişkisi”, MAEÜ SBE Dergisi, S. 19, 2017; A. Ağcakulu, Meşrutiyetten Cumhuriyete Said Nursi’de Din-Siyaset İlişkisi, YTÜ SBE Doktora Tezi, 2016; M. Tekin, “Dönemin İslamcılarının Abdülhamit’e Bakışı”, Birey ve Toplum, 2011,S. 1; A. Kozan, “Elmalılı Hamdi Yazır ve Siyaset Düşüncesi”, Elmalılı Hamdi Yazır Sempozyumu, Antalya, 2012; C. Arabacı, “Abdülhamit’e Karşı İslamcı Muhalefet”, Sultan II. Abdülhamit Dönemi, İstanbul, İZÜ Yayınları, 2019; A. Özcan, “İslamcılık”, C. 23; H. Bostan, “Said Halim Paşa”, C. 35; Y. Ş. Yavuz, “Elmalılı Hamdi Yazır” C. 11; E. Düzdağ, O. Okay, “Mehmet Akif Ersoy”, C. 28, TDV İA.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin