
SEVİNÇ ÖZARSLAN – HABER YORUM
27 Şubat’ta Nürnberg’te başlayan 30. Türkiye-Almanya Film Festivali bu yıl yalnızca filmleriyle değil, bir konuşmayla da hafızalara kazındı.
Onur Ödülü’ne layık görülen Haluk Bilginer, ödül gecesinde yaptığı kısa ama politik mesajlı konuşmanın ardından film gösterimi sonrası dün gece katıldığı söyleşide çok daha derin bir muhasebe yaptı.
Festivalde “Maria” ve “Yan Yana” filmleri gösterilen Bilginer; sanat dünyasına, devlet tiyatrolarına, egoya, cesarete ve ölüme dair sözleriyle yalnızca mesleğini değil, insanı anlattı.
Zaman zaman sert, zaman zaman ironik ama her cümlesinde samimi bir hesaplaşma vardı. Söyledikleri dikkate değer ve önemliydi.
Hem oyunculuk camiasını, hem Kültür Bakanlığı’nı eleştirdi, hem de hayata ve ölüme dair dervişane cümleleriyle gönülleri doldurdu.
“İNSAN ÖLECEĞİNİ DAHA SIK DÜŞÜNÜRSE BU KADAR KÖTÜ OLAMAZ”
Bilginer, insanın ölüm gerçeğini unutmasının kibir ve kötülüğün temel sebeplerinden biri olduğunu söyledi:
“Zaman en büyük düşmanımız bizim. Doğduğumuzdan itibaren akıyor. Filmin sonunu herkes biliyor. Ama ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Onun için insan bir gün öleceğini daha sık hatırlamalı. İnsan öleceğini daha sık düşünürse bu kadar kötü olamaz. İnsanlar bazen öleceğini unutuyor. Sonsuza dek yaşacaklarını düşünüyorlar, onun için bu arsızlık, kötülük, kibir, o yüzden var maalesef.”
50 yıllık sanat hayatına rağmen hâlâ “daha iyisini yapma” çabasında olduğunu belirten Bilginer, “Kum saatindeki kumlar ne zaman biterse o zaman bitecek bu iş” sözleriyle hayatı bir arayış olarak tanımladı.
“KENDİMİZİ BİR ŞEY ZANNEDİYORUZ”

İnsanın egosuna dikkat çeken sanatçı, ilginç bir benzetme yaptı:
“Çok da akıllı değiliz, kendimizi bir şey zannediyoruz ama insan çok akıllı bir varlık değil. Köpek daha akıllı bence. Köpeğin seviyesine erişmek için bizim kırk fırın ekmek yememiz lazım. Köpek kadar egosuz olamayız. Bizim bazı saplantılarımız, bazı kötü yanlarımız var. Ego, hırs, arsızlık, güç bende. Güzel hayvanlarda böyle bir şey yok.”
İnsanın kendini abartma eğilimini eleştiren Bilginer, tevazunun altını çizdi.
“DEVLET TİYARROLARINDA OYUNCUYSANIZ KÜLTÜR BAKANI’NA ÖNÜNÜZÜ İLİKLEYEREK GİTMEK ZORUNDASINIZ, BENİ KİM ÇAĞIRABİLİR? KİMİN HADDİNE BENİ ÇAĞIRMAK”
Devlet tiyatrolarındaki yapıya da değinen Bilginer, sanat ile hiyerarşik memuriyet ilişkisini bağdaştırmadığını söyledi:
“Türkiye’de de, dünyanın her yerinde de devlet ve şehir tiyatroları var ama hiçbiri memur istihdam etmiyor. Memur aktör olmaz. Bizdeki durum şöyle; Devlet ve Şehir tiyatrolarında memursunuz. Memursanız amiriniz var. Amirle sanat yapılmaz. Devlet tiyatrosunda oyuncuysanız Kültür Bakanı seni makamına çağırır, sen de önünü ilikleyerek gitmek zorundasın. Beni kim çağırabilir? Kimin haddine beni çağırmak. Memur değilim bir şey değilim, sana bağlı değilim, özgür bir tiyatro yapmaya çalışıyoruz.”
Bağımsız tiyatronun cesaret gerektirdiğini vurgulayan sanatçı, özgürlüğün bedelsiz olmadığını ifade etti.
“CESARET OLMADAN HİÇBİR ŞEY OLMUYOR”
Bilginer, risk almadan yaşamanın mümkün olmadığını kaplumbağa örneğiyle anlattı:
“Bağımsız tiyatro yapmak cesaret işidir. Cesaret olmadan hiçbir şey olmuyor. Risksiz yaşam yok bence. Risk almak zorundayız. Risk almadan yaşam olmaz. Kaplumbağa yürümek için başını çıkarmak zorunda. Başını çıkarmadan yürüyemiyor. Ama başını çıkardığı an kartal onu görüyor, onun taş değil bir hayvan olduğunu anlıyor, alıyor, kayaların üstüne atıp kırıyor ve yiyor. Dolayısıyla kaplumbağa başını çıkarttığı an çok büyük bir riske giriyor. Yürümek için yahu. Ama bakın yürümek ne kadar büyük bir risk. Sen kafanı içeride tutarsan yürüyemezsin hayatta. Bu çok güzel bir örnektir. Başka türlü hayat yok. Ölüm riskini alarak yürüyor. Onun için risk alacağız, almak zorundayız.”
“OYUNCUYA, OYNAMAMAYI ÖĞRETECEKSİN”
Oyunculuk anlayışını ise şu sözlerle özetledi:
“Oyunculuk, oynamamak demektir. Oynadığınız zaman seyirci anlar. Ne kadar sahiciyseniz o kadar geçer. Oyun Atölyesi’nin girişine ‘Bu sahnede oynamak yasaktır’ yazdım.”
Bilginer’e göre iyi oyuncu; aynı anda oynayan, partnerini izleyen ve oyun sonrası “Eğlenmeye nerede gideriz?” diyebilen kişidir. Konsantrasyon, tek bir noktaya kilitlenmek değil; her şeyi aynı anda düşünebilmektir.
“BİZ OYUNCULAR…” DİYE BAŞLAYAN CÜMLELER PALAVRADIR

Oyunculuğun “üstün” bir meslek olmadığını söyleyen sanatçı, mesleğe yüklenen abartılı anlamları eleştirdi:
“Oyunculuk kendimize öğrettiğimiz bir beceridir. Kimse size oyunculuk öğretemez. Biz kendimize öğretiriz, yapa yapa. Bisiklete binmeyi öğrenmek gibi. Bu yüzden oyunculuk bana üstün, muazzam bir şey de değildir. Bulutların üzerindeymişiz gibi ‘biz oyuncular…’ diye başlayan cümlelerin hepsi palavra. Bunu söyleyenlerle karşılaşırsanız hemen uzaklaşın.”
Rolün etkisinden çıkamadığını söyleyenlere dair ise oldukça sertti:
“Oynadığım rolden hemen bir saniye içinde kopuyorum. Perde kapandığı andan itibaren bitti bu iş. ‘Ben rolün etkisi altında kalıyorum, çıkamıyorum’ diye vardır ya böyle geyikler, sakın inanmayın, bunların hepsi yalancı. Ya da sebebi yok ya da demiyorlar ki, ‘Sen hastasın, psikiyatri kliniğe yatırılman lazım, terapiye ihtiyacın var’. Üçüncü bir şık yok. ‘Karakteri uzun süre yaşamak’, ‘karakterin oyuncudan bir şeyler götürmesi’… Aman aman hiç öyle bir şey yok. Biri size oyunun etkisinin altından kalkamıyoruz, rolden çıkamıyorum diyorsa adi yalancıdır ya da ağır hastadır. Hemen kliniğe kapatalım.”
“HEP ÇABALAYARAK ÖLECEĞİZ”
Kendisini mutlu olarak tanımlayan Bilginer, 50 yıldır aslında “çalışmadığını”, hobisini yaptığını söyledi.
Öğrencilik yıllarında Londra’da hamallık, temizlikçilik, garsonluk ve anketörlük yaptığını anlatan sanatçı, ilk oyunculuk teklifinden sonra sahnenin hayatındaki yerinin değiştiğini ifade etti: “Bir gün en iyisini yapamadan ölüp gideceğiz. Hep çabalayarak geçecek.”
“25 YILDIR YILMAZ BEY’İN KİRACISIYIM”
Kurucusu olduğu Oyun Atölyesi’nin ortaya çıkış sebebinin “öfke” olduğunu söyleyen Bilginer, Türkiye’de yeterli tiyatro salonu olmamasına tepki olarak kendi sahnelerini kurduklarını anlattı.
“Oyun Atölyesini bana yaptıran şey öfkedir. Türkiye’de doğru dürüst tiyatro salonları olmadığı için kendimiz yapalım dedik. Öfke de bir enerjidir, eğer doğru kullanmayı bilirseniz, öfke cinayet de işlettirir, tiyatro salonu da yaptırır ya da film çektirir, beste yaptırır. Öfkeyle yaparsınız bazı şeyleri, her şeyi sevgiyle yapmak zorunda değilsiniz. Tabi ben tiyatro salonunu severek yaptım ama başlama sebebim öfkeydi. Niye bizim bir salonumuz yok, niye doğru dürüst bir yerde oynayamıyoruz. Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da İtalya’da var. Hepsini gezdim dolaştım, çok güzel sahneler. Bizde niye yok diye öfkelendiğim için yaptım. Orası benim mülküm değil, herkes benim zannediyor. Kiracıyım. Ben adamın boş arsasına tiyatro yaptım, şimdi bizim ev sahibimizin bir tiyatrosu oldu. 25 yıldır ordayız. Yılmaz beyin kiracısıyım.”
8 Mart’a kadar devam ececek olan 30. Türkiye-Almanya Film Festivali ile ilgili ayrıntılı bilgi için web
Haluk Bilginer: Sanat politiktir, utanmayı bilmeyenler yönettikçe dünya daha da kötüye gidecektir