İnsan öğütücü devlet ve son kurban: Ayşe Özdoğan

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Bundan yaklaşık 2,500 yıl önce yaşamış olan büyük filozof ve siyaset kuramcısı Aristoteles’e göre, politikanın amacı iyi ve kötü siyasal kararları araştırmak, iyi politik kararlar için lehte veya aleyhte olan faktörleri belirlemektir. Güncel bir tanıma göre ise politikanın amacı, bireylerin, bireysel olarak başka türlü ulaşamayacakları önemli hedeflere bir arada (güç birliği yaparak) ulaşmalarını sağlamaktır. Bu, aralarında yaklaşık iki bin beş yüz yıl olan iki amaç arasındaki spektrum, devletin ve siyasetin varlık nedenlerine ilişkin bir fikir edinmemizi sağlıyor. Siyasetten iyi ve kötü arası mücadele soyutlanamaz.

Siyasetin ruhu, bu mücadeledir. İyiye ya da daha iyiye yönelik hedeflere ulaşmak, öncelikle kötünün ne olduğunun anlaşılır kılınmasına bağlıdır. Siyaset iyi ve kötü arasındaki farkın bilinmesine bağlı olduğu oranda, etikle, yani ahlak felsefesiyle inanılmaz bir bağa sahiptir. Bu bağ koparsa, siyaset zulüm halini alır. Siyasetin ortak hedeflere ulaşmada bir alet (enstrüman) olması durumu ise, doğrudan demokratik siyasetle bağlantılı. Demokratik karar alma mekanizmalarının olmadığı siyasal ortamlar, ortak iyiye hizmet etmez. Belli bir grubun menfaatlerini önceler, zulüm ve çürüme doğurur.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ya politikanın en önemli enstrümanı olan devletin işlevi ve görevi nedir? Devletin işlevi ve görevi, Joseph Raz’a göre halkın mutluluğunun ve esenliğinin arttırılmasıdır. Buna göre her devlet insanların kendi hayatlarını iyi bir şekilde sürdürebilecekleri belirli türden koşullar getirmelidir. Elbette kendiliğinden anlaşılacağı üzere, bu devlet ancak liberal-demokratik hukuk devleti olabilir. Oysa bu devlet modeli, dünyada mevcut tek devlet modeli değildir. Devletin hukuk aparatı olmadığı rejimlerde, mutluluk ve esenlik doğrultusunda bir görevle hareket eden bir devletten bahsedemeyiz. Hitler döneminde Almanya ya da Pol Pot rejimi döneminde Kamboçya’da insanların hayatlarını iyi bir şekilde sürdürebilecekleri bir ortamın varlığını kim ileri sürebilir? O halde, devlet kategorisi, beraberinde “ne tür devlet?” sorusunu getirmek zorundadır.

İki tür devlet var: 1) Halkının mutluluğuna ve esenliğine hizmet eden, insanların yaşamlarını istedikleri gibi, özgürce, iyi bir şekilde sürdürmeleri için koşullar yaratan hukuk devletleri, 2) Hukuk devleti ölçütlerini yerine getirmeyen insan öğütücü devletler. 

Bu yazıyı okuyan herkesi, sadece bir dakika düşünmeye davet ediyorum: Türkiye ne tür bir devlettir? Hukuk devleti ilkelerine göre işleyen, halkının mutluluğuna ve esenliğine hizmet etmekte olan bir devlet midir? Yoksa hukuk devleti prensipleriyle de, anayasası ile de, hukuksal mevzuatı ile de bağlarını tümden kopartmış ve insan öğütücüye dönüşmüş bir devlet mi? Hangisi?

Ege’yi geçerken boğulan ve Midilli’de cesetleri karaya vuran Maden ailesi ve üç minik çocuğu bu devletin kurbanlarıdır. Meriç’i geçerken 2018’de boğulan Ayşe öğretmen ve iki küçük çocuğu bu devletin kurbanlarıdır. Meriç’i geçerken hayatını kaybeden, Teke ailesinin minik kızı Nurefşan, bu devletin kurbanıdır. Annesi Neslihan Teke’nin kurduğu şu cümleler, ileride bu insan öğütücü devletin ne olduğunu gelecek kuşaklara aktaracak: “Yüzme bilmiyordum. Suya düştüğümüzde kızımı tuttum bir müddet, ama akıntı vardı ve dayanmak oldukça güçtü. Gece yarısıydı, saat 03.00 civarıydı. Hava soğuktu. Çocuğuma ‘nefes al, kendini bırakma, bana sarıl!’ diye seslendim. O sırada herkes bir tarafa sürüklendi. Bir can pazarı yaşandı.” Can pazarını yaşatan, insan öğütücü devlettir. Masum olduğu halde Gökhan Açıkkollu öğretmeni gözaltına alan, ona işkence eden, onu öldüren, akabinde bir buçuk sene sonra utanmadan onu gıyaben görevine iade eden ve “pardon!” bile demeyen, bu insan öğütücü devlettir. 4 yıl tutuklu kaldığı cezaevindeki karantina hücresinde, bir plastik sandalyenin üzerinde hayatını kaybeden KHK’lı polis Mustafa Kabakçıoğlu’nu öldüren, bu insan öğütücü devlettir. Gazeteci Mehmet Baransu’yu suçsuz yere son beş yıldır hapishanede çürüten, onun yaşamını çalan, bu insan öğütücü devlettir. Değerli meslektaşlarım, Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’yi ve Prof. Dr. Sedat Laçiner’i yıllarca hapishanede tutarak onlara zulmeden, bu insan öğütücü devlettir. Büyük yazar ve demokrasi kahramanı Ahmet Altan’ı, kardeşi Prof. Dr. Mehmet Altan’ı yıllarca hapishanelerde tutan, onların özgürlüklerini çalan, adına devlet denilen, bu insan öğütücü habis yapıdır. Hrant Dink’i hedef gösteren, onu beyni yıkanmış bir katile öldürten, sonra ona bayrağı önünde kolluk gücü eşliğinde fotoğraflık poz verdiren ve bunu utanmadan basına servis eden, aynı ceberut ve iptidai devlettir. Yüzlerce gazeteci halen hapiste, on binlerce siyasi tutsak halen hapiste, onlarca Kürt milletvekili, en başta da Selahattin Demirtaş, hapiste! Osman Kavala hapiste! Rejim tüm bu insan öğütme içini, aleni, yani gizleme ve saklama gereği hissetmeksizin yapıyor.

Evet, devlet insan öğütüyor. Fakat daha acı olan nedir biliyor musunuz? Bu öğütülen insanların toplumun büyük çoğunluğu tarafından hazmedilmesidir. Hazım! Büyük çoğunluk derken, bazıları yanlış anlayabilir. Ya da bu yazıyı elli yıl, yüz yıl sonra okuyan biri çıkar, büyük çoğunlukla kast edilenin belki yüzde elli, ya da yüzde altmış falan olduğunu düşünebilir. Evet, bu bahsettiğim rakamlar da azımsanamaz. Fakat ey okur, bil ki, bu bahsedilen büyük çoğunluk, bir kahir ekseriyettir. En aşağı yüzde doksanlık bir kesimdir. Evet, Türkiye toplumunun en az yüzde doksanlık bir kesimi, ismini andığım insanların makûs kaderleri hakkında “ama” ve “fakat” ile başlayan cümleler kuracaklardır, yapılanları bir şekilde haklı veya mazur göstermeye çalışacaklardır. Daha halen, yüz binlerce KHK’lının kayıtsız-şartsız görevlerine iadelerini savunan bir siyasal parti çıkmamıştır. Türkiye toplumu budur. Bunu görmezden gelenler, bunu basit bir konjonktürel durum ya da siyasi baskı ortamından kaynaklanan geçici bir buhran olarak okuyanlar, fena yanılıyorlar. Halen toplumun çok ama çok büyük bir kesimi – buna bir kısım HDP’liler de dâhil olduğu için, yukarıda bahsettiğim “hazmeden çoğunluktan” da kalabalıktır! – nefret diskurunu kullanmaya devam ediyor. Kısacası, bağlamak istediğim nokta şudur: Devlet insan öğütüyor, ama toplum da bunu destekliyor. Toplum, bu devleti doğurdu, bu devlet de toplumun beklentilerine yanıt veriyor. Nasıl ki Hitler ve NAZİ partisi, Almanya sosyolojisinin bir ürünüydü ve nasıl ki Almanlar savaştan sonra ciddi bir “NAZİ’likten arındırma politikasının” muhatabı oldular, bugün Türkiye’de de bu rejim Türkiye sosyolojisinin bir ürünüdür ve bu rejimin çökmesinden sonra ciddi bir “arınma ve ayıklama” şarttır. Eğer bu gerçekleşmezse, habis patoloji tekrarlar. Zaten 1915 Ermeni Soykırımı sonrası sıklıkla karşılaşılan insan öğütme pratikleri de bu bahsettiğim saptamayı doğruluyor. Bunları reddedenler, ya devleti put yapmış, ona tapan aymazlardır, ya da algıları kapalı, daha kaba ifadeyle kafaları basmayan körlerdir.

Eğer halen anlamadıysanız, Ayşe Özdoğan size anlatsın! Yüzündeki habis ve invaziv kanserin verdiği acıyı, soğuk zindanda elinde saç kurutma makinesi, ısıtmaya çalışan, su içemeyen, son bir ayda neredeyse her gün tırım-tırım hastanelere taşınan, yolda elleri kelepçelenen, adeta yedi yirmi dört işkence halinde, taammüden öldürülmeye çalışılan, Ayşe Özdoğan!

Bundan yaklaşık 2,500 yıl önce, büyük filozof ve siyaset kuramcısı Aristoteles, Akdeniz’den insanlığın kulağına fısıldamış. Onu dikkatle dinleyin. Ne diyor? “Politikanın amacı iyi ve kötü siyasal kararları araştırmak, iyi politik kararlar için lehte veya aleyhte olan faktörleri belirlemektir.” Yüreğinizdeki o ses – ona vicdan diyoruz – size ne söylüyor? Türk devleti, uyguladığı bu “politikayla” nasıl politik kararlar vermekte? Bu devlet, mutluluğa ve esenliğe mi hizmet ediyor? Eğer siyaset iyiyle kötünün farkını gözeten pusulayı kaybetmişse, mutluluk ve esenlik sağlanabilir mi? Eğer toplumun büyük bölümü insan öğütücü bir devlete tapan müritler haline gelmişlerse, bu toplum iflah olur mu?

Ayşe Özdoğan, bu insan öğütücü sarmalda, bir sonraki kurbana kadar, son kurban. İyi ve kötü! İnsanlık bu ikisi arasındaki tercihten ibaret! Ve bu ikisi hala siyasetin temelidir.

Mesele şudur: Sizin tercihiniz ne?

4 YORUMLAR

  1. Ortada devlet falan yok. Önceden kontrollü bir devlet vardı, kontrolü kaybettikleri ve gerçek bir devlete dönüşmek üzere olduğunda, o devleti yıktılar. Daha paralel devleti kurmadılar, hala soykırım devleti varlığını sürdürüyor. Soykırım devletinin işi bitince kontrollü hukuk devleti tekrar geri getirilecek. Eski devlet ameliyata alındı, ya ameliyat edildi, oyunun kuralları yeniden belirlendi, yada eski devlet öldü yerine yenisini buldular. Yeni devlet nasıl olacak? Öncelikle yeni devlet ohal ile yani darbe ile geldi. Darbe ile gelen devlette kuralları darbeciler belirler. Devletin ne özellikte olacağını darbeciler belirler. Eski devlet avrupa birliğine girmeye çalışıyordu. Aslında girmesin diye arkasından tutuyorlarmış. Fakat kontrol ellerinden kaçınca paniklediler. Gerçekten girmek üzereydi. Bu avrupayı da panikletti. Türkler içerideki dostlarının pençesinden kurtulmuştu. Dehşeti yaşamışlardır, kesin kendilerini o günlerde çıplak, savunmasız hissetmişlerdir. Bütün adamları mhp, chp, hdp falan güç birliği yapsa da zaptedemediler. Kuş yuvadan uçmuştu artık. Şeytan hemen bir plan yaptı, dış ve iç dostlar birlikte koordineli hareket edecekti. Halkı yani yığınları kontrol etme kabiliyeti hala onlardaydı. Eski kavramlar eskidiğinden sürülere yeni bir şey vermeleri gerekiyordu. Fetö yü hediye ettiler. Artık irtica yoktu, laiklik de elden gitmiyordu, cumhuriyetin değerleri de aşınmıyordu birtürlü. Kitlelere yeni bir sayfa açtılar. Fetö vardı ve fetönün arkasında batı vardı. Artık batıdan kopmak kolaydı, insanlar bir düşmanın farkına varmanın görev ve sorumluluğunu yaşıyordu. Fetö deyince ne kadar fedakar, milli duygular ile dolu olduğu ortaya çıkıyordu. İnsanlara şeker verdiler. Yani aferin dediler, sen tam vatanseversin, ataların gibi kahramansın dediler. Bu onun hoşuna gitti ve sürüdekiler sıraya girerek aferini kaptılar. Artık sokakta yürürken bir vatansever, kahraman okarak yürüyordu. Hem sürüler uyandıklarının şuurundaydı. Fetö diye düşmanlarının farkına varmışlar yani ne kadar zinde oldukları ortadaydı. Ne olup bittiğini çözmüşlerdi. Fetö geldi tuzak kurdu, insanlar geldi kurtardı şeklinde derin düşüncelere o da sahipti. Bir ortamda bir fetö dediğinde hemen peşinden o da fetö diyerek kendisinin de uyandığını göstermeye çalışırdı.
    Artık türkleri avrupadan kopartabilirlerdi, eski devletin yani atatürkün cumhuriyetinin kurumlarının içi boşaltılabilirdi. Yeni devlet avrupadan kopuk, demokrasiden çok uzak, yeni vesayet kurumlarıyla çok daha iyi denetlenebilirdi. Kitleler ise bakalım aferini nereye kadar alacaklar. Bence ateş düştüğü yeri yakacak hemde cayır cayır. Sen hukukunu teslim edersen, ordunu teslim edersen, dünyadan koparsan belanı beklemen gerek. Başına birşey geldiğinde iyi kötü işleyen eski devletine başvuramayacaksın. Eski devlet nerede dediğin zaman sana diyecekler ki “onu kahramanlık duygularının tadını çıkardığın zaman düşünseydin”. Yani sırf biraz kahraman olacağız, fatihin torunu olacağız, dizi filmlerdeki kahramanlar gibi olacağız diye yani içini gıdıklayan duygular yaşayacam diye neleri verdiler, neleri. Ateş düştüğünde o değerleri çok arayacaklar. Oh ne güzel, türkleri dünyadan kopartalım, sonra rejim istediği kişiyle görüşsün, anlaşma yapsın. İnsanlar buna neden razılar? Çünkü şeytan yeni kavram getirdi demiştik. Kırk yıldır içimizde olanlara başka bir isim koyuvermişti. Bu kavram öyle hile dolu ki fetö kavramını tam açtığımızda içinden çıkan şey anayasaya, hukuka bağlı insanlar ve eski cumhuriyet rejimi. Yani insanlar eski rejimle savaşıyorlar, kendileriyle savaşıyorlar ama hiçbir zaman kendi olamadıklarından kendilerinden olanı bilmiyorlar. Bu insanların devleti birinin bakkalı varsa o bakkalıdır. Yani bakkala hırsız girerse savunur. Devlete hırsız girerse? İşte öyle kandırdılar zaten. Devlete hırsız girdi diye. Bu arada hırsızı yok edeceğiz diye devleti yok ettiler. Kalabalıklar da el ele bütün laik, antilaik, türk, kürt liderler ile alkışladılar. Ben bu fraksiyonların topunu 2010 referandumunda birlikte gördüm birde devlete giren hırsızla mücadelede. Yani istedikleri zaman kavgayı bırakıp hepsi bir olabiliyor. Yani yeni tiyatrolara hazır olun. Bu sefer kiminle kimi kavga ettirirler göreceğiz. Sürüler bu tarafların bir tarafında yer alarak büyük kavgada tekrar kahraman ve uyanık olduğunu gösterektir. Vatan için pardon kavga için savaşa girecektir. Girdiği savaşın adına da fatihin haçlı savaşı diyecektir.
    Ayşe özdoğan için diyeceğim şey şu; onu rehin olarak kullanıyorlar. Eğer onu rahat bırakmamızı istiyorsanız siz de sesinizi kapatın şekşinde rehine alıyorlar. Şu anda onun boğazında bıçak dayalı ve istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Şu ana kadar istedikleri yapılmamış olacak ki en acımasız sahneyi ortaya koyuyor. Bence bunların sınırı falan yok. Süre uzadıkça sürüler içinde birazcık vicdanı olanlar, az sayıda da olsa uyanmaya başlayacak. Yani rehin alanlar daha vahşi sahneleri de ortaya koyacaklar ama sürüler ne kadar çürük bir kütük gibi davransa da ya içlerinden ses çıkarmı diye korkmaktadır. Eğer o korkuları onları sınırlamasa yani çıkar duyguları engel olmazsa onların yapabileceğinin sınırı yoktur. Zaten sınırlarını çok aştılar ama kuru kütük bunu göremiyor. Kadına dokunuyorlar, yaşlıya dokunuyorlar, hastaya dokunuyorlar, çocuğa dokunuyorlar, kör bir adama darbeci diye dokunuyorlar. Kütük ise bu hikayeye inanıyor. Yani kör birinin darbeci olduğuna inanıyor. Bu kütük mucize olarak bir filiz verdi, yeşerdi, büyüdü. Bu yeşeren kısmı kestiler, tekrar eski kütük halini aldı.

  2. Bir tercihimiz insan olarak kalmaktır. Bu coğrafyada insan olarak kalabilmenin yolunun zor olduğunun farkındayım ama insan olarak kalabilmek için var gücümüzle mücadele etmeye çalışıyoruz.

    Bu coğrafya için hangi cümleleri kurarsanız hepsi de doğru çıkıyor

  3. insanların başbakanı meclisi ve cumhurbaşkanını seçme hakkının olmadığı , evlere şenlik seçimlerin yapıldığı , insanların vergi vermediği için bırakın hapis cezasını üstüne ordu yollandığı (Dersim olayları) , Menemen olayı ile 15 temmuzdaki gibi hocaların kellesinin alındığı bir kuruluş devri . 60 70 80 de balans ayarı yapılan ülkedeki siyasi kesimlerin hapislerde işkence ile öğütüldüğü otoriter cumhuriyet devri .
    2000 sonrası kendini beğenmiş otoriter bir belediye başkanı ile demokrasiye geçme çabaları …
    Sonuç olarak herhangi bir ideolojide anlaşamayan mecburen demokrasiye yönelen solcu faşist , sağcı faşist , kürtçü faşist ve akp den sürülenlerle girilecek olan seçimler.
    Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler …

  4. Seçimi başkaları yaptı, ben hep çalıştım. Yaptığımız antlaşmaya uyarak ilk kez bir seçim yapıp hesap sorduğumda karabasan gibi üzerime çöktüler. Yaptığımız antlaşmaya ihanet ederek tüm haklarımı gasp edip, beni sefalete mahkum ettiler. Bunlar olurken toplumun yarısı “iktidarımıza darbe” derken, diğer yarısı “bırakın biribirlerini yesinler” dedi. Elindeki tüm meşru hakları gaspedilen biri ne yapabilir ki, bulunduğu yeri terketmekten başka.

    Yasalar, kurumlar, insanlık, haysiyet paspas edilirken kulağı üzerine yatan, hatta yandan destek veren siyasiler mi bugün çözüm sunacak bana. Medyada ifşa olandan fazlasını bilenlerden dün çıt çıkmazken, bugün bülbül olmaya başladılar. Bunlar ancak “firavun imanı” belirtileri olabilir.

    Kader imkan verirse bir seçim yapacağım ya da daha doğrusu bir hüküm vereceğim. Hepsinin “üzerini toprakla örtüp, kürekle düzelttikten” sonra yoluma devam edeceğim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin