İki yüzde 50’nin hikâyesi

Kemal Ay yazdı

İngiliz gerçekçi yazar Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanı şu cümlelerle başlar:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.” (Türkçe çevirisi Meram Arvas).

Türkiye için de geçerli bu cümleler. Toplumun bir yüzde 50’si için ‘zamanların en iyisi’. Çünkü işleri tıkırında, düşünceleri iktidarda, üstelik karşı oldukları ne varsa ‘Devlet’ tepelerine biniyor. Diğer yüzde 50 için ise ‘zamanların en kötüsü’… Bir sabah kalktıklarında gözaltına alınmamaları için neredeyse hiçbir sebep yok. Twitter’da yapılan bir paylaşım, yanlış zamanda yanlış yerde olmak, Bylock kullanmış biriyle dolaylı yollardan tanışmak vs. ‘Devlet’ onlara güven vermediği gibi düşmanca bir tavır belirlemiş.

DEVLET ETRAFINDA ŞEKİLLENEN MERKEZLER

Yıllarca devletin meşruiyet kaynağının ne olması gerektiği tartışıldı durdu Türkiye’de. Bu evrensel bir tartışmaydı aynı zamanda ama Türkiye’ye özgü bir takım ‘öncelikler’ ekseninde mesele darmadağın oldu. Kimisi devletin meşruiyetinin Anayasa’ya dayandığını ileri sürerken, kimisi halkoyuna dayanması gerektiğini vurguladı. İlkini ‘vesayetçi’ ikincisini ise ‘demokratik’ olarak kodlamak, 2000’lerin Türkiye’si için alışılageldik bir argümandı. Bu durum sadece bir anlam kayması değildi: Anayasa’yı savunanların güvendiği bir ‘bürokrasi’ vardı ve bürokrasiden canı yananların dayanabileceği bir ‘halk çoğunluğu’.

Darbe dönemlerinin hemen sonrasına bakalım. Ali Bulaç’ın (Allah ona sabırlar versin) tabiriyle ‘Bürokratik merkez’ darbeler aracılığı ile ‘toplumsal merkez’e karşı her daim üstün gelmeye çalışmıştı. 1950’ler, ‘toplumsal merkez’in Demokrat Parti aracılığı ile ‘konum alma’ dönemiydi ve 27 Mayıs’ta buna darbe vuruldu. Ancak 27 Mayıs’taki yapılandırmadan hemen sonra ‘toplumsal merkez’ yeniden Adalet Partisi gibi ‘toplumsal merkezin’ partilerine yöneldi. Ama cin şişeden çıkmıştı, askerin yönetime müdahale edebilir olması, yani böyle bir potansiyelin askerî hafızaya işlenmiş olması, toplumda da bir beklenti oluşturdu. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ya da 28 Şubat’ın ‘bürokratik merkez’ operasyonları olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Ancak Ali Bulaç’a itirazım şu: AKP’nin ya da önceki popüler sağ partileri ‘toplumsal merkez’ olarak adlandırmanın yanlış anlamalara yol açtığı aşikâr. Zira Türkiye’de toplumun tek bir merkezi yok. Elbette Bulaç, ‘bürokratik merkezi’ destekleyen toplum kesimlerini de oraya dâhil ediyordu. Yani sivilleşmeden değil bürokrasiden, halkoyundan değil Anayasa’dan yana olanlar. Ama bu hikâye bu kadar basit değildi. Belki siyaseten gösterilen reflekslerde bu türlü bir desen ortaya çıkmaktaydı ancak toplumun geleceğini karartabilecek kadar tehlikeli bir ‘ayrım’ noktasıydı.

Nitekim muhtemelen Erdoğan kendisini o ‘toplumsal merkezin’ lideri olarak görüyor ve ‘kavgacı’ kişiliğine uygun olarak ‘bürokratik merkezi’ tamamen mağlup etmeden durmamayı hesaplıyor. Bu yüzden de diğer yüzde 50’ye karşı en ufak ‘merhamet’ çağrısını, oyunbozanlık olarak görülüyor. Hâlen olup bitenden tatminkâr değil ki, ‘kültürel iktidar’ konusunu açarak, yeni cepheler oluşturuyor ve kitlesinin hafızasını “Cumhuriyet’ten bu yana ezilmekte oldukları” hissine göre şekillendiriyor. Yani kabaca toplumu ikiye bölüyor ve birini, diğerine ezdirmek üzere hareket ediyor. Neden? Çünkü 2002’den önce, diğer türlü oluyordu…

ZİHNİYET MÜCADELESİNİN SONU İYİ GİTMEDİ

Ergenekon davaları sürecinde bunun bir ‘zihniyet hesaplaşması olması gerektiğini’ savunan Etyen Mahçupyan’ın da topluma bakışı bu şekildeydi. Bulaç’tan farklı olarak Kürtleri ve Cemaat’i de oyundaki belli başlı aktörler olarak sunuyordu. Mahçupyan ne olması gerektiğini değil ne olduğunu anlattığını savundu hep. Yani toplumun tercihlerine bakarak, nereye gittiğimizi anlattı kendince. 2014’te AKP’ye oy verenlerin bir devrim yaptıklarının farkında olduklarını yazıyordu ancak 2017 itibariyle bu ‘devrimin’ arızalarından bahisler açıyor.

Gelgelelim ne Ali Bulaç ne de Etyen Mahçupyan, toplumdaki bu ayrışmanın bu kadar uzun süre, hem de ‘mutlak bir iktidar’ tarafından suiistimal edileceğini öngöremedi muhtemelen. Nitekim Mahçupyan’ın Zaman’da yazdığı dönemde 17/25 Aralık’a yaklaşımında bunu görmek mümkündü. Cemaat’teki insanlara, Erdoğan’ın şu an kitlesini tutabilmek için sert davrandığını ama makul bir noktaya geleceğini söylüyordu. Siyaseten buna ihtiyacı olacaktı. Gelgelelim, Erdoğan oyunu ‘sonuna kadar’ oynamaya hevesli olduğunu gösterdi. Bu hevesini, daha evvelinde de göstermiş ama ben anlamamışım.

Ergenekon ve Balyoz davalarının topluma sunuluş biçimi, muhalefetin sistemli olarak iğdiş edilmesi, Erdoğan’ın şahsındaki siyasî tercihin ‘kader’ oluşu, bize bir şeyler anlatmalıydı. 2010’daki yüzde 58’lik referandum başarısından sonra Erdoğan’ın ‘politik iktidar’ mücadelesinde mutlak zafere ulaştığını düşünerek, artık ‘tarihsel iktidara’ oynamaya başladığını düşünüyorum. Bu da, totaliter rejimlerde görülebilecek bir ‘güç mücadelesi’. Büyük idealler uğruna toplumu ‘dönüştürme’ ve zihnindeki ‘asıl toplumu’ tek geçerli kimlik kılma hikâyesi. Kemalizm’deki ‘makbul vatandaş’ kategorisine benziyor ve tam da ondan ölçüsü alınmış bir libas.

SAFLAR ZATEN BELLİYDİ, ERDOĞAN SADECE SIKLAŞTIRDI

Erdoğan’ın 2010’dan sonra sistemli şekilde giriştiği ‘kimlik’ savaşı, meyvelerini çabuk vermişti. Gezi Parkı olaylarıyla ‘karşı tarafı’ iyice tahrik eden Erdoğan ve ekibi, kısa sürede yüzde 50’yi hafızalarındaki ‘öteki’ algısına göre hizaya getirmeyi başardı. Etyen Mahçupyan’ın yazılarının alt metni, AKP ve Kürtler’in kuracağı bir ittifakın Türkiye’yi demokratikleştireceği ve Cumhuriyet’i tersine çevireceği (parantezi kapatmak) yönündeydi. Gelgelelim, Erdoğan kısa sürede Kürtlerle ittifakın kendisini hedefine götürmeyeceğini anladı ve onun yerine MHP’yle ittifakı tercih etti. Bu da 1970’lerdeki sağ-sol çatışmasının zeminine götürdü bizi. Dindar, seküler ayrışması bütün unsurlarıyla sağ-sol ayrışmasının yerini aldı.

İttifaklarda bu dokuyu görmek mümkün. Erdoğan’la ittifak eden herkesin bir ‘ötekisi’ var ve onunla iş tutarsa, bu ‘nefret ettiği ötekini’ alt edebileceğini düşünüyor. Seküler mahalleye hâkim olmak isteyen Ergenekon çevresi, bu sebeple Erdoğan’ın yanında. Ya da MHP, Kürtlerin ‘şımardığını’ düşündüğü için Erdoğan’ın yanında durarak HDP’nin bir maya tutturmasını engellemeye çalışıyor kendince. Bu siyasî tercihlerin arkasında ise ‘bürokratik merkez’ var. Yani oyun aslında başından beridir ‘toplumla’ ilgili değil. Bürokraside toplumla ilgili fikirleri olan birileri, siyaset imkânlarını belirliyor. Ne kadar dışarıdan gelirse gelsin siyasî aktörler, zamanla bu kimselerle ‘ittifak’ yapmak durumunda kalıyor. Milli Güvenlik Kurulu’nun dilinin nasıl bir anda siyasetin merkezine yerleştiğine dikkat edin isterseniz.

HİKÂYEYİ TERSTEN OKUMAYA HAZIR MISINIZ?

Şimdi Erdoğan hikâyeyi tersten yazıyor. Bir tahterevalli gibi kendi yüzde 50’sinin yukarı çıkması için, diğer yüzde 50’nin aşağı inmesi gerektiği hesabını yapıyor. Artık ‘dindar mahalle’ arkasında Devlet’i hissederek hareket ediyor. Artık ‘seküler mahalle’ ne yargıçlara ne de orduya güvenilmeyeceğini düşünüyor ve muhalefeti bir toplumsal merkezde toplamaya çalışıyor. Şimdi ‘seküler mahalle’ kendi değerlerini ayakta tutmak için fedakârlık yapılması gerektiğinin farkına varıyor. ‘Dindar mahalle’ ise tembelleşmenin faturalarını ödemeye hazırlanıyor. 100 yıllık hikâyeyi, bir 100 yıl daha tam tersinden yaşayabiliriz yani.

Zira dindarlar sekülerleri ‘vatan haini, darbeci’ görürken, sekülerler de dindarları ‘yobaz, beyinsiz’ olarak görüyor. Sosyal medyanın diline bakın isterseniz.

Bir başka ihtimal daha var: Bu ayrımları tekrarlayan, mahalle kavgası güden ve ne olursa olsun meseleyi kimliğe indirgeyenlerin saf dışı bırakılması. Bu tribünle zor ama imkânsız değil.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin