Hukuk ve yargının çöküşü

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Yurtiçi ve yurtdışı kurumların yaptıkları araştırma ve anketler, son yıllarda Türkiye’de hukuk ve yargının nasıl yozlaştığını, adaletten nasıl uzaklaştığını çarpıcı olarak ortaya koyuyor. Sosyal Demokrasi Vakfı’nın (SODEV) 2019 yılında yaptığı “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven” isimli anket çalışmasına göre yargıya güvenenlerin oranı % 38. Ankete katılanların yarıya yakını Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna inanmıyor.

Kamuoyu araştırma şirketi ORC’nin yapmış olduğu anket de aynı probleme dikkat çekiyor. 42 ilde 4 bin 156 kişiyle yapılan anket sonuçlarına göre yargıya güvenmeyenlerin oranı % 68. Sadece % 11.7 yargıya güvendiğini söylerken, % 20,3 ise “kısmen” cevabını veriyor.

AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül 2014 yılında, “Türkiye’de maalesef yargıya güven önceleri yüzde 60-70’lerdeyken şimdilerde yüzde 20’lerin altına düşmüştür.” itirafında bulunuyor. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit 2016 yılında yaptığı açıklamada, “Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi ise yüzde 30’lara düştü.” diyor. CHP Antalya Milletvekili Cahit Arı da 2019 yılında yaptığı açıklamada yüzde 80’lerde olan yargıya güvenin yüzde 20’lere gerilediğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay ise 2018 yılı itibarıyla yasaların herkese tarafsız ve adil uygulandığını düşünenlerin oranının yüzde 38.1 olduğunu söylüyor. Oktay her ne kadar bu sözlerini Arı’nın açıklamalarına itiraz sadedinde dile getirse de esasında 100 kişiden 62’sinin yargıya güvenmediğini itiraf etmiş oluyor.

Yurtdışı araştırma kurumlarının bu konudaki tespitleri de Türkiye’de hukuk ve yargının nasıl canına okunduğunu gösteriyor. Mesela Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde (Rule of Law Index) 2014 yılında 59. sırada yer alan Türkiye 2019’da 109. sıraya gerilemiş. Aynı şekilde Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından açıklanan “Bağımsız Yargı” sıralamasında son dört yılda 26 basamak gerileyerek 140 ülke arasından 111. sıraya düşmüş.

Hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun geçerli olduğu, yargının politize edildiği ve iktidarın güdümüne girdiği, mahkemelerin tarafsızlığını yitirdiği bir ülkede ne adil yargılanmadan ne savunma hakkından ne de mağdur haklarından bahsetmek mümkün değildir. Ülkede son 5-6 yıldır yaşanan hukuk skandalları, yargısız infazlar, hak ihlalleri, zulümler, mağduriyetler, işkenceler de bunun en büyük delilidir.

AKP, henüz etrafındaki sis perdesi aralanmayan ve farklı kesimlerce sorgulanmaya devam eden 15 Temmuz darbe girişiminden Hizmet hareketini sorumlu tuttu. Darbe akşamı daha neyin ne olduğu anlaşılmadan, darbeye teşebbüsten yakalananlar sorgulanmadan, olayla ilgili yeterli araştırma ve soruşturma yapılmadan iktidar ilk saatlerden itibaren suçluları ilan etmekte gecikmedi. AKP hükümeti darbeyle suçladığı Hizmet hareketini “terör örgütü” ilan etti. Darbeyi takip eden günlerde, önceden hazırladığı anlaşılan fişlemelerle on binlerce kamu görevlisini ihraç etti. Darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan Hizmet gönüllülerini “terör örgütü yöneticiliği” veya “üyeliğinden” tutuklamaya başladı.

TSK yapmış olduğu resmi açıklamada 15 Temmuz darbe girişimine katılan askeri personel sayısının 8 bin 651 olduğunu açıkladı. Fakat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından 15 Temmuz 2016’dan 2019 yılı Kasım ayına kadar 559 bin 64 kişi hakkında soruşturma açıldığı ve işlem yapıldığı belirtildi. Yarım milyondan fazla insanın darbeyle nasıl bir alakasının olduğu, devlet ve milletine karşı nasıl bir suç işlediği ise çok önemli değildi.

Darbe girişimi, muhalif olarak görülen Hizmet hareketinin terörize edilmesi, ezilmesi, etkisizleştirilmesi ve bitirilmesi adına hükümetin eline çok önemli bir koz verdiği için Cumhurbaşkanı tarafından “Allah’ın bir lütfu” olarak görüldü. Numan Kurtulmuş’un, “15 Temmuz olmasaydı bunları (KHK mağdurları) 2030 yılına kadar atamazdık.” şeklindeki skandal sözleri ise “Allah’ın lütfunun” iktidar açısından nasıl tecelli ettiğini gösteriyordu.

Terör örgütü ilan edilen Hizmet hareketine mensubiyetle ilgili somut ve ikna edici delillere de ihtiyaç duyulmadı. Bilakis bu konuda “makul şüphe” yeterli bulundu. Hizmet gönüllüleri tarafından açılan kurumlarda çalışmak, çocuğunu bu okullara kaydettirmek veya yine Hizmet gönüllüleri tarafından açılan Bank Asya’ya para yatırmış olmak “makul şüphe”nin oluşması adına fazlasıyla yeterliydi.

Söz konusu kurumların tamamıyla resmi olmasının ve devlet kanunlarına uygun olarak iş yapmasının ise hiçbir önemi yoktu. Bülent Arınç, Hizmet hareketini kastettiği anlaşılan bir ifadesinde “legal görünümlü illegal yapılar” ifadesini kullanmıştı. Yani bir taraftan Hizmet kurumlarının kanuni ve legal olduğunu itiraf ederken diğer yandan da hiçbir delil ileri sürmeden bunların illegal olduğunu iddia ediyordu. Tek kelimeyle bu, keyfiliğe kapı aralayan tam bir hukuk skandalıydı. Zira bu tür müphem ve kaypak ifadelerle suçlanamayacak hiçbir yapı yoktur.

Aynı şekilde Hizmet gönüllüleri tarafından kurulan sendikalara veya neşredilen gazete ve dergilere üye olmak veya evde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait kitapları bulundurmak da “terörist” damgası yemek ve hapis cezasına çarptırılmak için fazlasıyla “ikna edici” deliller olarak görüldü. Hatta Hizmete ait yayın evlerinin basmış olduğu hadis, tefsir, fıkıh ve siyer gibi İslamî ilimlere ait kitaplar dahi şüphelinin aleyhine kullanılmak üzere birer “somut delil” olarak mahkemeye sunuldu.

Daha da garibi herkesin erişimine açık olmasına ve içeriğindeki yazışmalara ulaşılamamasına rağmen “Bylock” isimli mesajlaşma uygulamasının cihaza indirilmiş olması bile suçlama adına tek başına delil olarak kabul edildi.

Bütün bunların yanında Hizmet hareketine mensubiyet veya iltisaktan ötürü yakalan kişiler serbest bırakılma vaadiyle, iknayla, zorla veya işkenceyle itirafa daha doğrusu iftiraya zorlandı. Bunlardan isim vermeleri talep edildi ve elde edilen isimler kovuşturmaya tâbi tutuldu.

Elbette iktidar sahipleri tarafından dile getirilen “paralel devlet, hain, kirli örgüt, virüs, ur, kan emici sülük” gibi ağır hakaretlere maruz kalan Hizmet gönüllülerinin tutuklanmaları ve cezaya çarptırılmaları adına aranan “makul şüpheler” bunlardan ibaret değildi. Ankesörlü telefondan aranma, Hizmet gönüllüleriyle telefon görüşmesi yapma, talebeye burs verme, kurbanını “Kimse Yok mu?” gibi Hizmet kurumları vasıtasıyla kestirme, Hizmet gönüllülerinin düzenlemiş olduğu program ve faaliyetlere katılma gibi daha bir düzine “makul şüphe” vardı.

Kısacası iktidarın talimatlarıyla hareket eden yargı mensupları ceza hukukuna oldukça orijinal ve yepyeni suçlar ilave ettiler. Hayatlarını ülkelerine ve insanlığa hizmete adamış, ömürlerini eğitim, diyalog ve insanî yardım yolunda tüketmiş binlerce Hizmet gönüllüsünü, muhtemelen rüyalarında bile görmedikleri, hayalini bile kurmadıkları suçlarla suçladılar. Mesleklerine, geçmişlerine, birikimlerine, başarılarına, fikirlerine, niyetlerine bakmadan buldukları veya uydurdukları bir kısım “makul şüphelerle” onları mahkum ettiler.

Hayatları boyunca hiçbir kriminal suça bulaşmamış, silahla tanışmamış, hep devlet ve milletinin yanında olmuş, anarşi ve terörün en küçüğünün dahi karşısında durmuş, sürekli sulh ve barışın arkasında koşmuş, her zaman sevgi ve hoşgörünün mümessili olmuş nice öğretmenler, gazeteciler, akademisyenler, devletin farklı kademelerinde görev yapan kamu görevlileri “terör” ve “darbe” suçundan hapislere tıkıldı. Halbuki onların suçlandıkları eylemlerin gerçekte isyanla, darbeyle, devleti ele geçirmekle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu. Yargıya göre olması da gerekmiyordu. Bir şekilde Hizmet hareketiyle ilişkisinin tespit edilmesi “suçlu” ve “terörist” damgasını yeme adına yetiyordu.

Aynı zaman diliminde kadın cinayet sanıklarına “iyi hal indirimi” uygulandı. Çocuklara tecavüz davalarının üstü örtüldü. Bir şekilde hakim karşısına çıkarılan tecavüzcülere kamu vicdanını tatmin etmeyen hafif cezalar verildi. İktidar yanlılarıyla ilgili medyaya yansıyan yolsuzluk iddialarına dair soruşturma dahi açılamadı. Hapishanelerde Hizmet gönüllülerine yer açabilme adına adi suçlardan yargılanan çok sayıda hükümlü serbest bırakıldı. Bütün bu örnekler de yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı kanaatini pekiştirdi.

Hukuk ve yargıya güveni bitiren tek sebep, Bylock kullanma, sendika üyeliği, gazete aboneliği, bankaya para yatırma, çocuğunu Hizmet okullarına kaydettirme gibi icat ettikleri bu dahiyane suçlar da değildi. Yargı, “asıl adaletini” ele geçirdiği Hizmet gönüllülerine gösterdi. İktidarın kendisine verdiği ölçü ve kriterlere göre suçlar vaz eden yargı, söz konusu suçları işlediği şüphesiyle mahkemeye sevk ettiği sanıkları da “yüce adaletiyle” tanıştırdı.

Bu süreçte vuku bulan sanık savunmalarına, yargılama usullerine, hakim ve savcıların genel tavırlarına bakan bir kişi, verilecek cezaların önceden kararlaştırıldığını, savcı ve yargıçların iktidarın eğilimlerine ve direktiflerine göre kararlar verdiğini anlamakta zorlanmayacaktır. Cumhurbaşkanının yargıya emir ve talimat verdiği izlenimi oluşturan çok sayıda açıklaması da bu yaklaşımı desteklemektedir.

Soruşturmaların, kovuşturmaların, tutuklamaların, yargılamaların ve cezalandırmaların adalet ve hukuka uygun olup olmaması da bir yana; gerek şüpheli, gerek sanık, gerek tutuklu, gerekse hükümlü sıfatıyla gözaltında tutulan veya hapse konulan Hizmet gönüllülerine her türlü kötü muamele ve işkence reva görüldü. Çoğu itibarıyla adil yargılamadan ve savunma hakkından mahrum bırakıldıkları gibi, haklarında takdir edilen cezaların infaz edilmesiyle de yetinilmedi.

Doğumu yaklaşmış hamile kadınlar, ölümcül ağır hastalığa yakalananlar, seksenlik dedeler, yanlarında küçük çocukları bulunan kadınlar tutuklandı ve hapsedildi. Polisler doğum yapmak için hastaneye yatırılan kadınların kapısında nöbet tuttu ve doğum yapar yapmaz kadınları lohusa halleriyle hapse götürdü. İHD verilerine göre 2019 Aralık ayı itibarıyla cezaevlerinde 457’si ağır olmak üzere 1333 hasta, 11 bin kadın, 3 bin 100 çocuk bulunuyor. 780 çocuk ise anneleriyle birlikte cezaevlerinde yatıyor.

Bazı ağır hastaların ilaçlarını temin etmesine veya tedavi görmesine müsaade edilmedi. Bu yüzden vefat eden bazı kimseler özellikle sosyal medyada geniş yankı uyandırdı. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin verilerine göre 2019 yılında 50 tutuklu hasta hayatını kaybetti. Mahkumlar oldukça kötü hapishane şartlarında kaldılar. Pek çoğunun mağdur haklarından yararlanmasına müsaade edilmedi. Yakınlarıyla görüşmeleri kısıtlandı. Yer yer içeride okudukları kitaplara ve hatta Kur’ân’a bile müdahale edildi.

Adam kaçırma, şiddet ve işkence haberleri sürekli gündemi meşgul etti. Hatta bazı işkence görüntüleri medyaya servis edildi. Mahkemeye sevk edilen bazı sanıklar hakim huzurunda kendisine yapılan insanlık dışı işkenceleri tek tek anlattı. Bazıları da tahliye edildikten sonra maruz kaldığı kötü muameleler ve işkenceler hakkında medyaya bilgi verdi. Gözaltında tutulan veya hapsedilen bazı kimselerle ilgili taciz ve tecavüz iddiaları hiç eksik olmadı.

Sadece 2019 yılının ilk 11 ayında, 840 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) başvuruda bulundu. Aynı şekilde İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre aynı dönemde gözaltında veya gözaltı dışındaki yerlerde işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığını belirten insan sayısı 840.

Bütün bunların yanında verilen hapis cezası az bulunarak çok sayıda Hizmet gönüllüsünün banka hesapları donduruldu veya malları gasp edildi. On binlerce kamu görevlisi çıkarılan KHK’lar ile hiçbir soruşturma geçirmeden ve ifadesi alınmadan açığa alındı veya ihraç edildi. “FETÖ” üyeliğinden hüküm giyenlere iş verilmedi. Bunların pasaportları iptal edildi, kendilerine ve aile fertlerine yurtdışına çıkma yasağı getirildi. Hatta bunlara maddi yardım yapanlar dahi tutuklandı. Bir nevi açlığa terk edildiler.

Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan’ın “cadı avı” yaptıklarını itiraf etmesi, “Bunlara su bile yok.” demesi, bir AKP il başkanının kamuoyuna açık konuşmasında “Gitsinler ağaç kökü yesinler.” demesi de iktidar sahiplerinin bu konudaki kararlılıklarını gösteriyordu.

Elbette son yıllarda uydurma bir kısım suçlarla hakim karşısına çıkarılanlar ve ağır insan hakkı ihlallerine maruz kalanlar sadece Hizmet gönüllüleri değildi. Derecesi ve yoğunluğu farklı da olsa hükümeti eleştiren pek çok muhalif hakkında soruşturma ve kovuşturmalar yürütüldü, haksız gözaltı ve tutuklamalar yapıldı, tartışmalı kararlar verildi. Yazdıkları ve yaptıkları haberlerle hükümetin politika ve icraatlarını eleştirdikleri için yüzlerce gazeteci tutuklandı.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, masumiyet karinesi, mülkiyet hakları, konut dokunulmazlığı, seyahat hakkı gibi temel hak ve özgürlükler görmezden gelindi, hiçe sayıldı. Sosyal medyada dile getirilen eleştiriler yüzünden binlerce kişiye “Cumhurbaşkanına hakaretten” dava açıldı. Sadece 2017’de 20 bin 539 soruşturma başlatıldı ve bunların 6 bin 33’ü hakkında ceza davası açıldı.

Çok genel ifadelerle yargının hukuk dışı muamelelerine ve adaletsizliklerine dikkat çekmeye çalıştık. Öyle inanıyoruz ki hakim ve savcıların ceza hukukunun en temel ilkelerini göz ardı ettikleri bu haksızlık ve zulümler ileride hukukçular tarafından çok daha detaylı araştırma ve çalışmalara konu yapılacaktır.

Hiç şüphesiz günümüz yargısının bütün bu icra ve faaliyetlerinin ne derece hukuk ve adalete uygun olup olmadığının değerlendirileceği öncelikli merci Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Kanunu maddeleridir. Zira Türkiye’de uygulamada olan hukuk kuralları bunlar olduğu gibi, yargı görevlileri de bu kanunları uygulamakla sorumludur.

Ne var ki gerek yargılayan gerekse yargılananların büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için, medyada yer yer İslam’a da atıflar yapılıyor ve dinin bu konularla ilgili hükümleri merak konusu oluyor. Bazı diyanet mensuplarıyla bir kısım ilahiyat hocalarının Hizmet gönüllülerinin maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıkları meşrulaştıran bir kısım açıklamalar yapmaları ise konu etrafındaki şüphe ve merakları daha da artırıyor.

Esasında bu tür fetva ve görüşlerle; orantısız cezalar, zulümler, eziyetler, kötü muameleler, işkenceler karşısında oluşmaya başlayan rahatsızlıkların önü alınmak isteniyor ve bilfiil bu zulümlere ortak olan siyasilerin ve yargı mensuplarının vicdanları rahatlatılmaya çalışılıyor. Dolayısıyla din ve dinî hükümler siyasete alet ediliyor.

Bizce günümüz yargısının hak ve adaletten uzaklaştığı veya anayasanın en temel ilkelerini çiğnediği aşikar olduğu gibi; İslâm ceza hukukunun temel ilke ve amaçlarına muhalefet ettiği de bir o kadar aşikardır. Hepsi bir yana tefessüh etmemiş bir vicdanın ve tarafgirlik hastalığına yakalanmamış bir aklın yapılan zulüm ve işkenceleri onaylaması mümkün değildir.

Bununla birlikte dini, siyasi emellerine alet etmek isteyen bir kısım şahısların tutarsızlıklarının ve çelişkilerinin gösterilmesi ve günümüz yargısının karar ve uygulamalarının hem mer’i hem de şer’i hukukun temel ilke ve hedeflerinden nasıl saptığının ortaya konulması faydalı olacaktır. Bu sebeple sonraki yazılarımızda İslam ceza hukukunun yöneldiği gaye ve hedeflerle bu alanda geçerli olan temel ilke ve prensipleri ele almak istiyoruz. Bunların çoğunun günümüz modern hukukuyla da uyum içerisinde olduğunu belirtmekte fayda var.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin